9 Şubat 2018 Cuma
ALEVİLERİN CEMLERDE DUA İLE ANDIKLARI SELMAN-I FARİSİ KİMDİR ?
SIFFİN SAVAŞININ KOMUTANI MALİK EŞTER KİMDİR ?
MALİK EŞTER KİMDİR ?
Hz. Ali halife olunca Şam, Basra, Küfe, Yemen ve Mısır valilerini görevden alarak yerlerine yenilerini atadı. Muaviye, görevinden ayrılmayacağını ve Hz. Ali'ye de biat etmiyeceğini ilan etti. Daha önce biat eden Zübeyr ve Talha'da asker toplayarak, baş kaldırdılar. Hz. Ali, iki karşı güçle mücadele etmek zorunda kaldı. Basra'da Zübeyr, Talha ve onların yanında yer alan Hz. Ayşe, diğer tarafta, Şam valisi ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye vardı. Hz. Ali'nin ordusunun başında Malik Eşter vardı. Eşter süvarileri ile Cemel adı verilen savaşta, Zübeyr ve ordusunu dağıttı. Kesin bir zafer kazandı. Hz. Ayşe, koruma altına alınarak, Hz. Ali'nin ordusunda yer alan kardeşi Muhammed tarafından evine götürüldü.
Malik Eşter'in şehit haberi Muaviye tarafında ise, sevinçle karşılandı. Savaşta yenemedikleri bir komutanı zehirli şerbetle şehit etmişti. Muaviye'nin, Malik Eşter'in ölüm haberini alınca “Ali'nin iki kolu vardı. Birini Sıffinde kestim, diğerini de Mısır'da.” şeklinde konuştuğu belirtiliyor. Sıffin savaşında şehit olan Ammar bin Yasir, Hz. Ali'nin çocukluk arkadaşı ve iyi bir komutanıydı. Malik Eşter ise, kendisini halife yapan ve bütün savaşlarda en önde yer almış, iyi bir ordu komutanıydı. Muaviye'nin söylediğinin gerçek payı vardı. Bu iki kahraman askerin şehit edllmesinden sonra, Hz. Ali önce Mısır vilayetini, daha sonra da diğerleri üzerindeki hakimiyetini kaybetti.
kaynak:-19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fak. Öğ.
OSMANLI SANAYİ DEVRİMİNİ NİYE ATLADI?
OSMANLI SANAYİ DEVRİMİNİ NİYE ATLADI?
Avrupa ülkeleri 18. ve 19. yüz yılda sanayi devrimlerini yaparken, Osmanlı İmparatorluğu bu gelişmeyi niye atladı? Ya da Bizans (Roma) imparatorluğunun başkentini feth eden Osmanlı, bu mirası neden devam ettiremedi? Bu makalemizde bu sorulara cevaplar vermeye çalışacağız.
İstanbul (Konstantinapolis) Bizans imparatorluğuna yaklaşık, bin yüz yıl başkentlik yapmıştı. Hem Latin hem de Grek (Yunan) kültür ve medeniyetlerinin başkentiydi. Bütün dünyayı etki altına alma gücüne ulaşmıştı. Avrupa, Afrika ve Asya’ya Hristiyanlıkla birlikte Latin-Grek dilini ve kültürünü de yaymıştı. “Barbar” dediği Gotları (Cermen), Slavları, Hunları ve Peçenekleri Hristiyanlaştırmış ve dillerini de asimile etmişti. Kısaca, Avrupa’nın kültür ve medeniyetine damga vurmuştu. Ünlü felsefeciler, tarihçiler, yazarlar, şairler ve sanatçılar yetiştirmişti.
Bu kültür birikiminin büyük çoğunluğunu oluşturan eserler İstanbul’un 1453 yılındaki fethinden sonra İtalya’ya taşınmıştı. İtalya’daki şehir devletleri, Konstantinapolis’ten gelen sanat ve bilim adamlarına kucak açtılar. Krallar ve dükler gelenleri koruma altına alarak, onlara maddi ve manevi destek sağladılar. Bizans’tan gelenler, birlikte yazılı eserleri de getirmişlerdi. Burada, yerel bilim ve sanat adamları ile ortak akademiler kurdular. Bilgi alış-verişinde bulundular. Eski Roma klasikleri olan Aristo ve Platon’un felsefesini güncelleştirdiler. Batının ve doğunun kültürünü ortak noktalarda birleştirdiler. Resim ve heykel sanatına yeni stiller ve yorumlar getirdiler. Bu akademilerde yetişenler, İtalya’da Rönesans ve Reform hareketini başlattılar. Bu yenilikçi hareketler daha sonra Avrupa’nın diğer ülkelerine de yayıldı. Roma İmparatorluğunun eski eyaletleri olan İngiltere, Fransa ve Almanya bunların başında geliyordu.
Ticaret mallarının geldiği yolların 15. Yüz yılda Osmanlı imparatorluğunun denetimine geçmesinden sonra, batılılar okyanusu dolaşarak doğudaki malların Avrupa’ya nakledilmesi için yeni alternatifler arayışına girdiler. Okyanusları geçmek için yelkenli gemi teknolojisini geliştirdiler. Ve daha dayanıklı büyük gemiler inşa ettiler. İspanyollar, Portekizliler ve İngilizler denizcilikte öne çıkan ülkeler oldular. Doğuya yapılan bu yolculuklar sayesinde Amerika kıtası keşfedildi. Denizcililkte gelişen bu ülkeler, Amerika kıtasını feth ederek burada koloniler kurdular. Sonra da buraları sömürgeleştirdiler. Kıtadaki doğal kaynakları ülkelerine taşıdılar. Sömürgeleştirdikleri bölgelere Afrika’dan esir aldıkları Siyahileri çalıştırmak üzere, yeni kıtaya taşıdılar. Siyahi köleler, karın tokluğuna bu geniş arazilerde tarım ve maden işçisi olarak çalıştırıldılar. Bu arazilerden elde edilen şeker kamışı, pamuk, mısır, buğday gibi tahıllar ve altın, gümüş gibi kıymetli madenler Avrupa kıtasına taşındı. Bu ürünler, Avrupa’nın gelişimini ve sermaye birikimini sağladı.
Yeni kıtanın fethi ile birlikte, Avrupa ülkeleri hızla zenginleştiler. Krallar ve dükler kendilerine saraylar ve şatolar inşa ettiler. Silah ve ulaşım sanayisine yüklü miktarlarda para aktardılar. 18. yüz yılın sonu ve 19. yüz yılın başlarında, buharlı gemiler ve uzun menzilli toplar icat ederek, deniz ticaretinde öne geçtiler. Amerika’da başlayan sömürgecilik, Afrika’ya, oradan da Asya kıtasına kadar yayıldı. Avrupa devletleri, kendi topraklarının on misli, yirmi misli coğrafyaya hakim oldular. Yeni fethedilen yerler doğal kaynak depoları haline getirildi. Bu yeni topraklar, Avrupa’nın ihtiyaçları doğrultusunda kullanılmaya başlandı. Kısaca, Avrupa bugünkü zenginliğine ve gelişmişliğine sömürgelerden elde ettiği doğal kaynaklar ve buradan elde ettiği ürünler sayesinde ulaşmıştı.
Avrupa’da tüm bunlar yaşanırken, Osmanlı daha önce kazandıklarının üstüne oturarak hazırdan harcamalarına devam etti. Avrupa’daki yenilikleri kavrayamadı. Denizcilikte ve silah sanayisinde yenilikler yapmak yerine, satın alarak dışarıya bağımlı hale geldi. Oysa, iki bin yıllık bir imparatorluğun mirasını devir almıştı. Tüm bu yenilikleri kendisi yapabilirdi. Onun alt yapısı ve bilgi birikimi de mevcuttu. Ancak, onu koruyamadı. Eğitimde ve bilimde gerekli yatırımları yapamadı. Fatih Sultan Mehmet’ten sonra padişah olanlar, uzak görüşlü olamadılar. Batıdaki kral ve dükler bilim ve sanat adamlarına sahip çıkarken, Osmanlı’da Galata kulesinden Üsküdar’a kanatla uçan Hazerfan Çelebi gibi bilim insanları hakkında tutuklama kararları çıkarıldı. Özgür düşünce ve sanatın önünü tıkadılar. Bunda elbette, devlete hakim olan din anlayışının etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bütün yenilik ve icatlara Şeyhülislamlardan fetva alınması gelişmelerin önünü tıkamıştı. İslam’da modernizmi ve reformu temsil eden ve İslam’ın bir Türk yorumu olan Bektaşilik düşman ilan edilip, yerine çok tutucu ve statükocu olan Nakşibendilik hakim kılındı. Dinde aklı kullanmayı reddeden, bilimi “Şeriat”a aykırı bulan bağnaz ve tutucu bir anlayış Avrupa’daki yenilikleri anlayabilir miydi? Bütün yeniliklere “gavur icadı” “Şeriata aykırı” diyen, matbaa, resim ve sanata savaş ilan eden soyut bir din anlayışına sahip olan bir Şeyhülislam’la, Rönesans ve sanayi devrimi yakalanabilir miydi? Kendi aydınını ve bilim adamını yetiştiremeyen ve sahip çıkmayan bir ülke bunu başarabilir miydi? Osmanlı'nın sanayi devrimini atlamasının başlıca nedenleri bunlardı.
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, yapılan yenilikler sayesinde bilgi birikimi sağlayan Ülkemiz, son yıllarda bunları da kaybetmeye başladı. Ülkemizde yetişen çok sayıda bilim ve teknik adamına sahip çıkılamamaktadır. Ekonomik istikrarsızlık ve şiddet eylemleri nedeniyle, beyin göçü vermeye devam edilmektedir. Ülkeyi yönetenler yıllardır hamasi nutuklarla, vatandaşları oyalamaktadırlar. Aynen Osmanlı’nın son yıllarındaki gibi insanları dini motiflerle ajite edip, gerçekleri gizlemeye devam ediyorlar. Eğitimde, bilime dayalı mesleki ve tekniki ders saatleri azaltılırken, din içerikli programlara daha fazla alan açılmaktadır. Eğitimdeki kilit kadrolar da Cemaat ve tarikat mensuplarına teslim edilmektedir. Cumhuriyetin yüzüncü yılında Osmanlı dönemindeki eğitim modeline geri dönülmektedir. Devleti yönetenlerin bir an evvel bu politikalardan vaz geçmesini, eğitimde aklı ve bilimi hakim kılmasını temenni ediyorum.
Saygılarımla.
Hamdullah
DEDEOĞLU
27.12.2017
Hz. ALİ'YE SUİKASTİ MUAVİYE Mİ ÖRGÜTLEDİ ?
Mekke’liler, Bedir’deki yenilgiyi unutmadılar. İki yıl sonra, Uhud savaşında bu kez müslümanlar ağır bir yenilgi aldılar. Hz. Muhammed’in amcalarından Hz. Hamza şehit oldu.(M.626) Bir yıl sonra da Medine’yi kuşattılar. Tarihe Hendek savaşı diye geçen çarpışmalarda başarılı olamadılar ve Mekke’ye dönmek zorunda kaldılar. Medine’liler güçlenirken, Mekke’liler her geçen gün zayıfladılar. Miladi takvime göre 630 yılında, Mekke, fethedildi. Mekke’nin fethinden sonra, Ümeyye oğulları da müslüman oldu.
MALİK EŞTER’E SUİKAST
HZ. ALİ’YE SUİKASTI MUAVİYE Mİ ÖRGÜTLEDİ ?
Burada dikkat çeken bir nokta bulunuyor. Sözde, haricilerden seçilen üç ayrı grup, aynı gün hem Hz. Ali’yi, hem Muaviye’yi, hem de Amr ibn ül As’ı öldürecekti. Alınan bu kararı, yakalanan hariciler, sorgularında “ itiraf” etmişlerdi. Ama ne tesadüftür ki, Amr, hasta olduğu için, Muaviye’de korumaların sayesinde bu suikastlerden kurtulmuştu. Elimizde kanıt bulunmuyor, ancak Muaviye’nin daha önceki suikast ve adam eksiltme yöntemleri göz önünde tutulduğunda, bu saldırının da planlanmış olduğu varsayılabilir. Ayrıca, Kadının söyledikleri ile Harici hareketin sözde aldığı kararlar arasında çelişkiler var. Böyle bir senaryo, Muaviye tarafından kurgulanmış olabilir. Bu senaryo gereği, Muaviye açısından peygamberin damadı ve yiğenini katletmiş birisi olmadığını kanıtlamak açısından kamuoyunu ikna etmek için de kolay olacaktı. Zira, Irak, Mekke, Medine ve Basra’da Ehlibeyt’e sevgi ve destek verenlerin sayısı oldukça yüksekti. Onların düşmanlığını kazanmak, Muaviye’nin yararına olmazdı. O yüzden direkt yerine, dolaylı olarak suikast eylemini el altından yönlendirmiş olabilir.. Bu kanaati güçlendiren bir olay da, daha sonra, Hz. Hasan’nın eşini oğluyla evlendireceği vaadiyle kandırıp, Hz. Hasan’ı zehirlettiği bilinmektedir. O yüzden, Muaviye’den bu tür eylemler her zaman beklenir.
UYDURULAN HADİSLER
KADERCİLİĞİ İMANIN ŞARTLARI ARASINA KOYDU
“Sana ne iyilik gelirse Allahtan’dır. Ne kötülük gelirse, kendindendir.” Yani kötülüklerin sorumlusu insandı. Nisa suresinin 40. ayetinde bu açık bir şekilde belirtilir:
“ Şüphe yok ki, Allah haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik olsa, onun sevabını kat kat artırır. İyilik yapana pek büyük mükafat verir.”
Yine, Ali imran suresi 182. ayetinde, “ Allah kullarına zulm etmez” 140. Ayet’de de “ Allah, zalimleri sevmez” der. Kısaca, Allah iyilik yapmayı emrederken, kötülük yapmayı yasaklıyor.
CAMİLERDE (MESCİT) HZ. ALİ VE EHLİBEYT’E LANET OKUTTURDU
Saygılarımla.
8 Şubat 2018 Perşembe
MUAVİYE ARAP “ MİLLİYETÇİSİ” MİYDİ ?
Arap ülkelerinin bugünkü durumuna gelince; durum içler acısıdır. Dünya coğrafyasının kan ve göz yaşının dinmediği bir bölgesi olmuştur. İşgalci ve saldırganlara karşı birlikteliklerini hala sağlayamadılar. Aralarındaki bölünme ve çatışmalara bir türlü son veremediler. Kendi aralarındaki kabilecilik anlayışı devam etmektedir. Onlara, Muaviye'nin kavmiyetçiliğini değil, Mustafa Kemal Atatürk'ün Laik ulus devlet anlayışını örnek almalarını öneriyorum.
TÜRKÇE'NİN FARSÇA İLE İLİŞKİSİ
Bilindiği gibi, batı Asya'da kurulan Karahanlılar, Büyük Selçuklu devleti, Anadolu Selçuklu Türk devletlerinin resmi ve yazışma dili Farsça'ydı. Osmanlı devletinin resmi dili “ Osmanlıca” olmasına rağmen, yazışma dili, Farsçaydı. Osmanlıca her ne kadar “eski Türkçe” diye geçiyorsa da, kelimelerinin büyük çoğunluğu Farsça'dan harf ilave edilerek, ya da değiştirilerek oluşturulmuştu. Osmanlıcanın diğer kısmı da, Arapça kelimelerden meydana geliyordu. Kısaca çok karma bir dildi. Büyük devrimci önder, Mustafa Kemal Atatürk'ün cumhuriyeti ilan etmesiyle, bu karmaşık dile de bir çözüm getirilmesi gerekiyordu. Farsça ve Arapça kökenli kelimelerin yerine Türkçeden kelimeler üretildi. Sonunda bugünkü Türkçe meydana geldi. Avrupa dilleri de böyle oluştu. Hemen hemen hepsi Latinceden etkilenmiştir. Ve o dilden çok sayıda kelime almışlardır. Bugün konuşulan İtalyanca, İspanyolca, Portekizce ve Rumence dilleri eski Latinceye en yakın dilleri oluşturmaktadır. İngilizce dahil, diğer avrupa dillerinde de hatırı sayılır derecede Latince kökenli kelimeler bulunmaktadır.
KURMANÇ DİLİ İLE FARSÇA'NIN İLİŞKİSİ VAR MI ?
Uzun süre içiçe yaşayan halklar da Farsçayı öğrenmek zorunda kaldı. Ancak, Farsça'nın da lehçeleri bulunuyordu. Bu bölgelere göre değişiklik arzediyordu. Bugünkü Farsça, Pehlevi ve Dari lehçelerinin birleşiminden oluşmuştur. Bunu sağlayan da Firdevsi'dir. Bu dilin gelişmesinde Firdevsi'nin büyük katkıları vardır. Firdevsi, yaklaşık bin yıl önce, Otuz yıllık çalışma sonucunda, Farsça'yı gramerle bir kalıba sokmuştur.
Kurmanç dili ile Farsça arasındaki bağı kavramamız açısından, bugün konuşulan Farsça ile Kurmanç dilinde yer alan ortak sözcük ve kelimelerin bir kısmının dökümünü çıkardık. Bu kelime ve sözcükler incelendiğinde, Kurmanç dilinin Farsça içinde yer aldığı görülecektir.
Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
07.12.2016
Popular
-
KÜRDLER KÖYÜ- ALAKADI 1840 NÜFUS KAYITLARI KÜRDLER KÖYÜ-ARDIÇLAR KÖYÜ 1840 NÜFUS KAYITLARI KÜRDLER KÖYÜ -AKDAĞ 1840 NÜFUS KAYITLARI KÜRDLE...
-
KERBELA’NIN İNTİKAMINI ALAN MUHTAR SEKAFİ KİMDİR ? Emevi halifesi Yezid’in ordusu tarafından Miladi 680 yılında Kerbela’da şehi...
-
ÇULPARA KÖYÜNÜN KISA TARİHÇESİ ÖNSÖZ Köyümüzün tarihini yazmamızın nedeni nedir? Bu sorunun cevabını herkes merak edecektir. B...
-
OSMANLI BELGELERİNDE TÜRKMAN EKRADI- (TÜRKMEN KÜRDÜ) AŞİRETLER Daha önceki yazılarımızda Osmanlı belgelerinde yer alan “EKRAD” kelimes...
-
ALEVİLER NEDEN TAVŞAN ETİ YEMEZ ? Alevilerin tavşan eti yemediğni herkes bilir. Alevilere en çok sorulan sorulardan biri de buydu. Klas...