28 Şubat 2026 Cumartesi

KURMANÇ DİLİ SOĞDLARIN KONUŞTUĞU TACİKÇE Mİ?


Bugut Yazıtı günümüzde Moğolistan'ın Arhangay şehrinin Çeçerleg Müzesi'nin bahçesinde sergilenmektedir.

SOĞDLARIN YAŞADIĞI MAVERAÜNNEHİR (İKİ NEHİR ARASI) BÖLGESİ

KURMANÇ DİLİ SOĞDLARIN KONUŞTUĞU TACİKÇE Mİ?

Önceki makalemizde Kurmanç dilinde yer alan iki yüz on yedi Tacikçe kelimeyi ele almıştık. Bugünkü makalemizde bu ilişkinin nereden geldiğini ve Anadolu’da Kurmançca konuşanların bu dili nasıl öğrendiğini ele alacağız.

Edindiğimiz son bilgiler Amuderya ve Siriderya nehirleri arasındaki bölgede (Maveraünnehir) yaşayan Soğd’ların (Taciklerin ataları) Türkçe dili üzerinde de etkili olduklarını ve bu dilin Çin’ e giden İpek Yolu boyunca konuşulduğunu tespit ettik.

Öyle ki, 1956 yılında Moğolistan’nın Bugut şehrinin on kilometre batısında Arahangay bölgesinde 1. Göktürk Kahanlığı (M.S. 580-582) döneminde dikilmiş bir yazılı taş bulundu. Taş yazıtın bir tarafı Soğdça (eski Tacikçe) diğer tarafı Brahmi alfabesi (Hint) ile yazılmıştı. Yazıt, Moğol Hakanı Mahan Tegin için dikilmişti. Yazıt da Göktürk kağanlarının iktidarda bulundukları dönem anlatılmaktadır. Bu taş yazıtın önemi, Soğdça yazılmasından geliyordu. Japon bilim insanı Türkolog, Prof. Dr. Masao Mari, 1983 yılında yayınlanan bir makalesinde, Soğdçanın 6. yüzyılda Göktürk Kağanlığında yazı dili olarak kullanıldığını belirtmektedir.

Soğd dilinin bu kadar geçerli bir dil olması nereden geliyordu? Bu soruyu yanıtladığımızda  hem Kurmanç dilinin kökeninin nerden geldiğine hem de daha sonra kurulacak Türk devletlerinde doğu Farsça’nın (Tacikçenin) neden yazışma dili olduğuna cevap vermiş olacağız. O halde, Soğdlar kimdi?

Soğdlar, Amuderya (Ceyhun) ve Siriderya (Seyhun) nehirleri arasındaki topraklarda yaşayan İrani bir halktı. Yaşadıkları bölgeye Soğdanya deniliyordu. Yaşayanlara Soğdlular, konuştukları dile de Soğdça deniliyordu. Soğdça, Farsçanın doğu lehçesiydi. Soğdlular, tarım ve ticaretle uğraşıyorlardı. Aynı zamanda zanaatkardılar. Bakırcılıkta ve dericilikte ustaydılar. Sulu tarım da yapıyorlardı. Bunun için de su kanalları yapmışlardı. İpek böcekçiliği de gelişmişti. İpek kumaş konusunda da uzmandılar. Buhara’nın “Zendeci”, Semerkant’ın “Veyzariyye” kumaşları çok ünlüydü. Tarihi ipek yolu üzerinde yaşamalarından dolayı ticaret de de uzmandılar. Çin’den Bizans İmparatorluğu’na kadar uzayan yolda ticaretin yönetimini ellerinde bulunduruyorlardı. Aynı zamanda ülkeler arasında elçilik görevlerinde de bulunuyorlardı.

Soğdlular, eğitime de çok önem veriyorlardı. İlk medreseler de Semerkant ve Buhara’da açılmıştı. Beş yaşına gelen çocuklarına okuma yazma öğretiyorlardı. Yirmi yaşına gelen gençleri ise, ticaret kervanlarına dahil ediyorlardı. Bu nedenle ipek yolu üzerinde Çin’e kadar uzanan bölgede koloni şeklinde kasabalar kurmuşlardı.

Tüccar bir halk olmaları nedeniyle, farklı inançları da beraberinde götürüyorlardı. Örneğin, Mani dinini, Budizmi ve Zerdüşt inancını Orta Asya’dan Çin’e kadar yaymışlardı. Uygurlara Mani dinini de Soğdlular empoze etmişti.

Soğdlar hakkında bu kısa özetten sonra, Soğd dilinin Türkçe üzerindeki etkisine geçebiliriz.

Kaşgarlı Mahmut, Divanu Lügati’t Türk adlı eserinde Soğdlularla birlikte yaşayan Türklerin iki dilli olup, hem soğdça hem de Türkçe konuştuklarını belirtmekteydi. Tarihi kayıtlar da bunu doğrulamaktadır. Bu ilişki sayesinde Soğd tüccarları Orta Asya’dan Çin’e kadar güven içinde ticaret yapabiliyorlardı. Soğdlu tüccarlar bu güvenli geçiş karşılığında Türk kağanlarına ve beyliklerine geçiş vergisi ödüyorlardı. Ancak Soğdların yerleşik bir halk olması onlara kültür ve sanat da üstünlük sağlamıştı. Yazılı bir dilleri ve kültürleri bulunuyordu. Egemenlikleri altına girdikleri Türk kağanlıklarında zamanla bürokraside etkin görevlere geliyorlardı. Yönetim kadrolarında bulunmaları nedeniyle, devletin resmi ve yazışma dili de Soğdça oluyordu. Bu uygulama daha sonra kurulacak olan Türk kağanlıklarında ve devletlerinde devam edecekti. Örneğin Karahanlıların, Selçukluların ve Osmanlıların yazışma dili Farsça’nın doğu lehçesi olan Soğdça yani klasik Tacikçeydi. 

Nitekim; Mevlana Celaleddin Rumi de eserlerini Farsça’nın doğu lehçesi olan Soğdça yani Tacikçe ile yazmıştı. Mevlana Celaleddin Rumi’nin eserlerini Tacikçe yazmiş olması ve Tacik kökenli olması, Türklerin Soğdlularla bin beş yüz yıldan beri içiçe yaşadığını doğrulayan kanıtlardan biridir.

Soğdluların Türk kavimleri ile olan ilişkisi, Türkçe üzerinde de etkili oldu. Örneğin; Prof. Dr. Mehmet Kanar’ın “Osmanlıca-Türkçe Sözlük” adlı eserinde yer alan 11.472 kelimenin 2.562’sinin Farsça’dan (Soğdça-eski Taciikçe) geldiği belirtilmektedir. Bu da yukarıda verdiğimiz bilgilerle örtüşmektedir. Zira Soğdlular ile Türk kavimlerinin birlikte yaşamalarının geçmişi en az bin beş yüz yıl öncesine dayanmaktaydı. Bu kadar etkileşimin olması doğaldı. Soğd halkı yerleşik ve tüccar bir topluluk olduğu için savaşçı bir halk değildi. Ancak kültürel yönden çok ileriydiler.

Osmanlıca’da yer alan Tacikçe (Soğdça) kelimelerin büyük çoğunluğuna Kurmanç dilinde de rastlmaktayız. Bu kelimelerin benzer ve aynı olması Kurmançların Soğdlularla birlilkte yaşadıklarını göstermektedir. Zira, Soğdluların Maveraünnehir’den Çin’e kadar kurmuş oldukları kasaba ve şehirlerde Türk kavimleri de yaşıyordu. Arapların 8. yüzyılda Soğd bölgesini işgal etmelerinden sonra, tarihi kaynaklar Soğd halkının doğuya, Türk kavimlerinin bulunduğu bölgelere göç ettiğini yazmaktadır. Bu göçler de Soğdlularla Türk kavimlerinin içiçe geçtiğini ve birbirlerinin kültürlerini etkilediğini göstermektedir. Ayrıca karşılıklı evliliklerin olması da bu kültürel etkileşimi artırdığını belirtmeliyiz.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:  Kurmançca konuşanlar Horasan coğrafyası içinde bulunan bölgelerden gelmişlerdir. Kurmançların ataları da Horasan’dan geldiklerini ifade etmişlerdi. Tarihi bilgiler de sözlü gelenekten gelen bu bilgileri doğrulamaktadır.

Kurmança konuşanların aynı zamanda Türkçe’yi de bilmeleri hem yukarıdaki tarihi gelişmelerle hem de Kaşgarlı Mahmut’un bin yıl önce yazmış olduğu eserdeki bilgilerle örtüşmektedir. Yani, Kurmançların Kürt halkı ile bir ilgisi bulunmamaktadır.Anadolu’da Kurmançca konuşanlar, Horasan bölgesinde Soğdlarla birlikte yaşayanlardır. Kurmançca konuşanların büyük çoğunluğunu Moğol istilası sonrasında Horasan bölgesinden, Anadolu’ya gelenler oluşturmaktadır. Osmanlı kayıtlarında Kurmançca konuşan bazı aşiretlere “Ekrad-Kürt” denilmesinin nedeni ise, konuştukları dil nedeniyledir. Zira, Osmanlı yönetimi İrani dilleri konuşan bütün toplulukları “Kürt” olarak değerlendiriyordu.

Hamdullah Dedeoğlu

27.02.2026.

Kaynaklar:

--Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugati’t Türk, Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2025.

--Prof. Dr. Masao Mari, “Soğdların Orta Asya’daki Faaliyetleri “ adlı Makalesi,

 1983, Türk Tarih Kurumu Yayınları

--Ali Han Babaoğlu, “Bir Kültür Köprüsü Soğdlar” adlı makalesi, Tarih, Ekonomi, ve Siyaset Araştırmaları Derneği Yayınları, 2019.

--Aydın Usta, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Samaniler” maddesi,

--Prof. Dr. Boris Marshak, “Türkler ve Soğdlular” adlı makalesi.

--Prof. Dr. Mehmet Kanar, “Osmanlıca-Türkçe Sözlük”, Say Yayınları.

 

17 Şubat 2026 Salı

SAVUNMA SANAYİNİN ÖNEMİ VE CUMHURİYETİN KAZANIMLARI

 

SAVUNMA SANAYİNİN ÖNEMİ VE CUMHURİYETİN KAZANIMLARI

 Savunma sanayinin son yıllarda ulaştığı başarılar hepimizi gururlandırmaktadır. Ancak iktidar yanlısı bazı gazete yazarları ve televizyon yorumcuları bunu Ak Partinin başarısı olarak nitelendirmektedirler. Bunları söylerlerken de cumhuriyetin seksen yıllık birikimini ve yatırımlarını da inkar etmektedirler. Hatta daha önce hiçbir şeyin olmadığını dahi iddia ederek, kendilerinin “yerli ve milli” olduklarını hergün tekrar etmektedirler. Peki gerçek böyle mi?

Önce, savunma sanayisinde öne çıkan Aselsan, Roketsan, Havelsan, Aspilsan, Tei gibi Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na ait olan şirketleri ele alalım:

Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı, 1974 Kıbrıs barış harekatından sonra halkın bağışları ile kurulan bir vakıftır. Amerika Birleşik Devletleri Kıbrıs barış harekatından sonra Türkiye’ye silah ambargosu başlattı. Bu olaydan sonra, iktidarda olan CHP-MSP koalisyon hükümeti bağımsız savunma sanayinin geliştirilmesi kararını aldılar. Bülent Ecevit Başbakan, yardımcısı ise, Prof. Dr. Necemettin Erbakan idi. Halkın bağışlarıyla 1975 de ilk kurulan şirket Aselsan’dı. Bu şirket şu anda dünya savunma sanayi şirketlerinde ilk yüz arasındadır. Şirketin 2025 yılı hasılatı 53,7 milyar TL, ihracatı ise, 958 milyon dolar olarak açıklandı.

Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı,1981 yılında Aspilsan,1982 yılında Havelsan, 1985’de Tei,1988’de Roketsan şirketlerini kurdu. Bu şirketler de dünyadaki savunma şirketleri arasında ilk sıralarda yer almaktadırlar.

Diğer öne çıkan savunma şirketlerinden Makina Kimya Endüstrisi (MKE) 1950’de,Tubitak 1963’de, Tubitak Sage 1972’de, Tusaş 1973’de devlet tarafından kurulan şirketlerdir.

 Savunma sanayinde öne çıkan özel sektöre ait şirketlerin çoğu da yine Ak Parti iktidarından önce var olan şirketlerdendir. Örneğin; OTOKAR 1963, BMC 1964, NUROL 1966, BAYKAR 1984, FNSS 1985.

Şimdi de bu savunma şirketlerinin 2003’den önce ürettikleri savunma sanayi ürünlerinden bazılarını verelim:

Aselsan, 1978’de ilk sırt ve tank telsizlerini, 1980’de ilk el telsizi ve banka alarm sistemlerini, 1985’de sahra telefonlarını, lazer ölçme cihazlarını, 1986’da Termal kamera cihazlarını, 1991’de Radar sistemlerini, 1996’da cep telefonlarını üretmiştir.

Roketsan, 1999’da 11-40 kilometre menzilli roketler, Çok Namlulu Roket Atarlar (ÇNRA), Aspilsan firması telsiz ve silah batarya sistemleri, Telekomünükasyon batarya sistemleri, Medikal batarya sistemleri, Makine Kimya Endüstrisi top, tüfek, kapsül ve 1950’de “UĞUR 44” markası ile tek motorlu Türk uçağının üretimini yapmışlardır.

Özel şirketler de  zırhlı araçlar, sahil güvenlik botu ve gemi üretiminde yer almışlardır. Otokar, FNSS ve Nurol firmaları dünyadaki savunma sanayi firmalarında öne çıkan şirketlerdir. Türkiye dışında çok sayıda fabrikaları ve üretim tesisleri bulunmaktadır.

Peki, savunma sanayi şirketlerinin üretimde kullandıkları ana maddeler olan demir-çelik, alüminyum ve saçları nereden tedarik etmektedirler. Bu malların üretimi de yine Ak Parti iktidarından önce kurulmuş olan şirketler tarafından yapılmaktadır. Örneğin; Karabük Demir Çelik Fabrikası 1937’de, Ereğli Demir Çelik 1960’da, İskenderun Demir Çelik 1970’de, Sivas Demir Çelik 1987’de, Seydişehir Alüminyum fabrikası 1969’da üretime başlamışlardır.

Yukarıdaki bilgiler ilgili şirketlerin resmi internet sitesinden alınmış olup, herkese açık bulunmaktadır. Dolayısıyla, “bizden önce hiç bir şey yoktu” gibi içi boş iddialar tamamen propaganda amaçlı olup, esas hedefin cumhuriyeti karalamaya dönük art niyetli sözler olduğu anlaşılmaktadır. Ama ne yazık ki, bu iddialara yeterince cevap verilememektedir.

Aynı çevrelerin “yerli ve milliyiz” sözlerine de cevap vermek yerinde olacaktır. Örneğin milli ve yerli imkanlarla deniz kuvvetlerini 21. yüzyıla taşıyan “MİLGEM” projelerinin “babası” olarak tanınan oramiral Özden Örnek ve arkadaşlarını hedef alan Ergenekon ve Balyoz davalarına kimler destek verdi? FETÖ operasyonlarına destek verenler şimdi yerli ve milli oldu, operasyonlara karşı çıkan ve mücadele edenler ise “gayri milli” mi oldu?

Yine aynı şekilde Fenerbahçe Spor Kulübünün eski başkanı Sayın Aziz Yıldırım’a FETÖ tarafından yapılan operasyonlara bu çevreler sahip oldukları yayın organları ile destek verdiler. Her gün yalan ve iftiraları tekrar ettiler. Aziz Yıldırım’ın sahibi olduğu DEARSAN firması hem TSK hem de yabancı ülkeler için hücum botu ve savaş gemileri üretmektedir. Peki, Sayın Aziz Yıldırım şimdi mi “yerli” ve “Milli” oldu? Daha önce değil miydi?

Bu çevrelerin diğer bir yanlışı da savunma sanayi şirketleri arasında taraflı olması, hatta bazıları hakkında sık sık olumsuz haber yapmalarıdır. Örneğin, Akit gazetesi neredeyse her hafta Koç grubu ya da bağlı şirketler hakkında olumsuz haber ve yorumlarda bulunmaktadır. Bunun sebebi ne olabilir? Koç grubunun Cumhuriyeti ve Atatürk’ü her daim savunmuş olmasından kaynaklanabilir mi? Altay tankına bir milyar dolar harcama yapmasına rağmen, ihalenin bu gruba verilmemesinin altında acaba bu gerekçe olabilir mi ?

Burada şunu da belirtmekte yarar var. Cumhurbaşkanın damadı ve Baykar şirketinin de ortaklarından olan Selçuk Bayraktar’ın geliştirdiği İnsansız Hava Araçları konusundaki başarısı taktire şayandır. Hiç kimse bunun aleyhinde bulunamaz, bulunmamalıdır da. Zira, üretilen Sihalar bu ülkenin çıkarlarına hizmet etmektedir. Ayrıca yaptıkları ihracat da ülkemiz ekonomisine büyük bir katkı sağlamaktadır.

Ancak, Baykar gibi, İnsansız hava araçları üreten Vestel grubuna da aynı destekler veriliyor mu? Eğer verilmeyip, Koç grubunda olduğu gibi ayırım yapılıyorsa, bu da doğru değildir. Zira hepsi bu ülke için katma değer üretmekte ve binlerce insanımıza iş imkanı sağlamaktadırlar. Bu nedenle de hepsi yerli ve Milli'dirler.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; savunma sanayi bir ülkenin hem siyasi hem de ekonomik bağımsızlığı ve gelişimi için olmazsa olmazlardandır. Savunma sanayisinin gelişmesi aynı zamanda diğer sektörlerin gelişmesine de katkı sağlamaktadır. Zira orada kullanılan teknolojiler diğer sektörlere de aktarılmaktadır. Bu nedenle, ülkemizin kalkınması ve gelişimi için ayırım yapılmadan bütün savunma şirketlerine destek verilmelidir.

Savunma sanayindeki şirketlerde teknoloji üreten mühendisler ve teknik elemanlar da cumhuriyetin kurmuş olduğu teknik liselerinde ve üniversitelerinde yetişmişlerdir. Eğer, cumhuriyetin getirmiş olduğu eğitim sistemi olmasaydı; bu mühendis ve teknik elemanlar yetişir miydi? Dolayısıyla, şirketlerimizle birlikte bunların hepsi cumhuriyetin  kazanımlarıdır.

Son olarak, “Bizden önce hiçbir şey yoktu” diyenlere, şunu sormak gerekir: Yirmi yıl içinde Afganistan’ı veya Uganda’yı Türkiye yapabilir misiniz?

Hamdullah Dedeoğlu

17.02.2026.

 

 

 

 

 

 

 

 

15 Şubat 2026 Pazar

DEDE KORKUT HİKAYELERİNDE EHLİBEYT SEVGİSİ


 DEDE KORKUT HİKAYELERİNDE EHLİBEYT SEVGİSİ

 “Şah-ı merdan (erenlerin şahı) Ali görklü (güzel).

Ali’nin oğulları, Peygamber’in nevereleri (torunları),

Kerbela yazında (çölünde) Yezidler elinde şehit oldu.

Hasan’la Hüseyin iki kardaş bile (birlikte) görklü. (güzel)”

 (Oğuzların Diliyle Dedem Korkudun Kitabı, Mustafa S. Kaçalin, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2023, Sayfa, 309-310)

Amasya Belediyesi, 27 Eylül-5 Ekim 2025 tarihleri arasında  bir hafta devam eden kitap fuarı düzenlemişti. Amasyalıların kitap fuarına ilgisi çok iyiydi. Fuar alanı hergün kalabalıktı. Amasyalıların yazarların imza günlerine olan ilgileri de yoğundu. Bu, beni oldukça çok memnun etmişti. Zira kitap alanların büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyordu. Bu durum, beni ayrıca sevindirmişti. Ben de bu kitap fuarında çok sayıda kitap almıştım. Bunlardan biri de Mustafa S. Kaçalin’in Türkçe çevirisi ile Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanan “OĞUZLARIN DİLİYLE DEDEM KORKUDUN KİTABI” idi.

Kitabı incelerken, eserde yer alan destansı şiirlerde ve hikayelerde Hz. Muhammed ve  Ehlibeyt sevgisine rastladım. Hikayelerde ayrıca Hızır Aleyhisellam inancına da yer verilmişti. Bu bilgileri önemli bulduğum için okuyucularla paylaşmanın yararlı olacağını düşündüm. Buraya geçmeden önce, Dedem Korkut’u ve eserini tanıtmamız gerekecektir. Zira bunu anlattığımızda, eserde yer alan bilgilerin önemi daha da artacaktır.

Konunun uzmanı olan akademisyenler, Dedem Korkut kitabında yer alan hikayelerin 7. ve 8. yüzyılda hüküm süren Göktürk ve Türgiş Hanlığı zamanında meydana gelen çatışma ve savaşları konu edindiğini tespit etmektedirler. Ancak kitabı 14. veya 15. yüzyılda kaleme alan ismi bilinmeyen yazar; bu olayları 11. 12. ve 13. yüzyıldaki savaş ve çatışmalarla birleştirerek, o dönemin yer ve mekan isimlerini vermektedir.

Akademisyenler, eserde yer alan Dedem Korkut hikayelerinin sözlü gelenekten nesilden nesile gelmesinden dolayı, bu ilavelerin yapılmasının normal olduğunu ifade etmektedirler.

Eser hakkında bu kısa bilgilerden sonra, Dedem Korkut hakkında da bilgi vermek yerinde olacaktır.

Miladi takvime göre, 670-770 yılları arasında yaşayan Dede Korkut, Kopuzla (sazla) şiirler-destanlar okuyan bilge bir din adamıdır. Aynı zamanda o dönemin Han ve Beyleri ile tanışan ve görüşen bir ozandır. Eserin iki el yazma nüshası bulunmaktadır. Birisi, Vatikan kütüphanesinde altı hikayeden, ikincisi Almanya’nın Dresden Kütüphanesinde bulunmakta olup, on iki hikayeden oluşmaktadır. Dresden kütüphanesinin el yazmasındaki eserin giriş bölümünde Dede Korkut şöyle tanıtılmaktadır:

“ Resul Aleyhi’s-selam (selam ona) zamanına yakın Bayat boyundan Korkut Ata derler bir er koptu (çıktı). Oğuz’un o kişi tamam bilicisiydi, ne derse olurdu, gayipten türlü haber söylerdi. Hak taala onun gönlüne ilham ederdi.”

“Korkut Ata eyitti (söyledi) : “Ahır zamanda hanlık (Hakanlık) geri (tekrar) Kayı’ya değe (değecek). Kimse ellerinden alamaya, ahır zaman olup kıyamet kopuncaya kadar.”  Bu dediği Osman neslidir, işte sürüp gidiyor. Ve dahi (daha) nice buna benzer söz söyledi.”

“Korkut Ata Oğuz kavminin müşkülünü hallederdi (çözerdi). Her ne iş olsa Korkut Ata’ya danışmayınca işlemezlerdi. Her ne ki buyursa kabul ederlerdi, sözünü tutup tamam ederlerdi.” (Sayfa, 307)

Kitabın Yazarı, bu girişten sonra Dede Korkut’un şiirlerini-destanlarını nakletmektedir. 3. şiirde Hz. Muhammed’in ve diğer ehlibeyt mensuplarının isimleri de geçmektedir. O şiir şöyledir;

 “Ağız açıp över olsam.

Üstümüzde Tanrı görklü.(güzel)

Tanrı dostu, din serveri, (başbuğu)

Muhammed Mustafa Görklü. (güzel)

Muhammed’in sağ yanında namaz kılan,

Ebu Bekr-i Sıddık görklü. (güzel)

Yazılıp düzülüp gökten indi.

Tanrı ilmi Kur’an görklü. (güzel)

Ahır sıpara (en sondaki cüz) başıdır, Amme görklü. (güzel)

Hecesinleyin (hecesiyle) düz okunsa Yasin görklü (güzel)

O Kur’an’ı yazdı düzdü.

Ulemalar öğrenince (öğreninceye kadar) güydü (bekledi) baktı. (gözledi)

Alimler serveri Affan oğlu Osman görklü. (güzel)

Kılıç çaldı, din açtı,

Şah-ı merdan (erenlerin şahı) Ali görklü. (güzel)

Ali’nin oğulları, Peygamber’in nevereleri, (torunları)

Kerbela yazında (çölünde) Yezidler elinde şehit oldu.

Hasan’la Hüseyin iki kardaş bile (birlikte) görklü. (güzel)”

(Aynı eser, Sayfa, 309-310)

Eserde, daha sonra hikayeler anlatılmaktadır. “Salur Kazan’ın evinin (çadırının) yağmalandığı boyu (hikayeyi) beyan eder (anlatır)” bölümünde, Salur Kazan’ın obasına yapılan “Kafir düşman”ın saldırısı anlatılmaktadır. Hikayeye göre, Salur Kazan Han ava çıktığı sırada, obası düşman saldırısına uğrar. Eşi Uzun Borla Hatun, oğlu Uruz Bey, kırk genç kız, üç yüz genç savaşçı esir alınır. Salur Kazan Hanın Obası yağmalanır ve tüm mal varlığına düşman tarafından el konulur.

Salur Kazan Hanın ava çıktığı bölge, obasına üç günlük mesafededir. Düşman saldırısının olduğu gece rüyasında kuduz kurtların obasına daldığını görür. Bunun üzerine, Konur (kahverengi) atına binen Salur Kazan Han üç günlük yolu bir günde kat ederek obasına gelir. Obasının yağmalandığını gören Salur Kazan Han, düşmana doğru yola çıkar. Önüne bir su (ırmak) çıkar. Düşmanın buradan geçtiğini düşünerek, “suyla haberleşeyim” der ve şöyle hitap eder:

“Çağnam çağnam (çağıl çağıl) kayalardan çıkan su.

Ağaç gemileri oynatan (yürüten) su.

Hasanla Hüseyin'in hasreti su.

Bağın bostanın ziyneti (bezeği) su.

Aişe ile Fatman’nın nikahı su.

Şehbaz (Şahin) atların gelip içtiği su.

Kızıl develerin gelip geçtiği su.

Ak koyunların gelip çevresinde yattığı su.

Ordumun (çadırımın-obamın) haberini bilir misin De bana.

Kara (yalnız) başım kurban olsun, suyum sana.”

(Aynı eser, Sayfa, 329)

Hikayenin devamında, Salur Kazan Oğuz boylarına haber verir, bir ordu kurup düşman kalesine doğru yola çıkarlar. Bu sırada düşmanlar, oğlu Uruz Beyi idam etmek üzere bir ağacın yanına getirmişlerdir. Uruz Bey burada ağaca serzenişte bulunur. Ağactan, kendisine bağlanarak asılmasına engel olmasını ister ve şöyle der:

“Ağaç ağaç dersem sana, azlanma (azımsama) ağaç.

Mekke ile Medine’nin kapısı ağaç.

Musa Kelim’in asası ağaç.

Büyük büyük suların köprüsü ağaç.

Kara (koca) kara (koca) denizlerin (ırmakların) gemisi ağaç.

Şah-I Merdan (Erenlerin Şahı) Ali’nin Düldülünün eyeri ağaç.

Zül-fekarın kınıyla kabzası ağaç.

Şah Hasan’la Hüseyin’in beşiği ağaç.

Eğer (ister) erdir, eğer (ister)avrattır korkusu ağaç. (sopa)

Başını alıp (tutup) bakar olsam başsız ağaç.

Dibini alıp (tutup) bakar olsam dipsiz ağaç.

Beni sana asarlar, götürme (kaldırma) ağaç.

Götürecek (kaldıracak) olursan yiğitliğim seni tutsun ağaç.

Bizim elde gerek idin, ağaç.

Kara Hindu kullarıma buyuraydım,

Seni pare pare doğrayalardı, ağaç.”

(Aynı eser, Sayfa, 334)

Hikayenin sonunda düşmanlar Uruz Beyi asmak üzereyken, Salur Kazan Han ve ordusu zamanında gelir. Düşmanla savaşa tutuşurlar. Düşman yenilir, kalesi ele geçirilir. Tüm esirler ve yağmalanan hazinesi ve malları geri alınır.

Her iki şiir-destanda da Hz. Muhammed ve Ehlibeytinin saygıyla anıldığı görülmektedir. Bu da Türk kavimleri arasında Ehlibeyt sevgisinin yaygın olduğunu göstermektedir. Aynı eserde Hızır Aleyhi Selamdan da bahsedilmektedir. İlgili bölüm şöyle:

BOZ ATLI HIZIR

Eserde yer alan “Dirse Han oğlu Boğaç Han boyunu (hikayesini) beyan eder (anlatır)” rivayetinde ise, Boz atlı Hızır anlatılmaktadır. Dirse Han oğluna bey yetkisi verir.Oba beyleri, oğlunu kıskanırlar ve iftiralarda bulunurlar. Bu suçlara karşılık oğlu Boğaç Beyin öldürülmesi gerektiğini söylerler.

Eşinden çekinen Dirse Han, bir av partisi düzenler. Oğlunun da bu ava katılmasını ister. Amacı oğlunu av sırasında okla vurarak öldürmektir. Dirse Han av sırasında oğlunu okla vurur ve ormanda bırakıp obaya döner. Annesi oğlu Boğaç’ın neden gelmediğini sorar. Dirse Han, oyalayan cevaplar verir. Durumdan şüphelenen anne, yanına yardımcılarını alarak av bölgesine gider. Sonunda oğlunu yaralı olarak bulur. Devamı şöyle anlatılmaktadır:

“Ana ağlama, bana bu yaradan ölüm yoktur. Korkma, Boz atlı Hızır bana geldi. Üç kere yaramı sığadı. “Bu yaradan sana ölüm yoktur. Dağ çiçeği (kuşburnu) ananın südü sana merhemdir” dedi. Böyle deyince kırk ince kız yayıldılar, dağ çiçeği (Kuşburnu) devşirdiler (topladlar.) Oğlanın anası emciğini (memesini) bir sıktı, südü gelmedi. İki sıktı, südü gelmedi. Üçüncüde kendisine darp eyledi (vurdu), kanı doldu, sıktı, sütle kan karışık geldi. Dağ çiçeğiyle (Kuşburnu) südü oğlanın yarasına vurdular. Oğlanı ata bindirdiler, alıp ordusuna (çadırına) gittiler. Oğlanı hekimlere ısmarlayıp (emanet edip) Dirse Handan sakladılar.”

Bu hikayeden de görüleceği gibi, Türk kavimleri arasında Hızır inancının da yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Alevi İslam inancında her yılın Şubat ayı içinde üç gün Hızır orucu tutulmakta, orucun bitiminde lokmalar dağıtılmaktadır. Alevilerin tuttuğu Hızır Orucu da Kur’an’ı Kerim’deki İnsan suresinin 7. 8. ve 9. ayetlerine dayanmaktadır.

Alevilikteki on iki posttan biri de Hz. Hızır’a aittir. Hz. Hızır bazen Hz. Ali adı ile de anılmaktadır. “Yetiş Ya Ali” buradan gelmektedir. Hz. Hızır, genellikle ak sakallı, nurani yüzlü, merhametli, cana yakın, tatlı dilli bir kimse olarak da tarif edilir. Bazen de yoksul, üstü başı dağınık biri olarak  görünür. Hz. Hızır darda kalan insanların imdadına yetişir, onları sıkıntıdan kurtarır. “Hızır gibi yetişmek” “Kul sıkışmayınca Hızır Yetişmez” deyimleri bu inançla ilgilidir.

Hızır Aleyhisellam’a Mayıs ayının altıncı gününde rastlanacağına inanılır. Altı Mayıs gününe “Hıdırellez” denmesinin nedeni de budur.

Dede Korkut hikayelerinin sonunda bir dua mutlaka yer almaktadır. Bu dualardan biri şöyledir:

“Yerli kara dağların yıkılmasın!

Gölgelice kaba (koca) ağacın kesilmesin’

Ak sakallı babanın yeri uçmak (cennet) olsun!

Ak bürçekli (zülüflü) ananın yeri behişt (cennet) olsun!

Ahır sonu arı (halis) imandan ayırmasın!

Ak alnında beş kelime (cümle) dua kıldık, kabul olsun!

Günahınızın adı görklü (güzel) Muhammed Mustafa!

Yüzü suyuna bağışlasın.”

Yukarıdaki duanın sözleri ve Dede Korkut hikayelerindeki destanlar incelendiğinde, şiirlerin ve anlatımların, Alevi İslam inancıyla yakından ilgili oldukları anlaşılmaktadır. Zira destanların ve şiirlerin Kopuz (saz) eşliğinde Alevi ozanların diline benzer bir biçimde söylenmesi de bu görüşümüzü doğrulamaktadır.

Makalemize burada son verirken, Oğuz Türkçesinde Dede kelimesi “Baba” anlamında kullanılıyordu. Yani, “Dede Korkut Hikayeleri” dediğimizde, bugünkü dile çevirdiğimizde “Baba Korkut Hikayeleri” dememiz gerekmektedir. Baba kelimesi de yukarıdaki yorumumuzu desteklemektedir. Zira, Aleviler, inanç önderlerine “BABA” ön ismiyle hitap ediyorlardı. Örneğin Baba İlyas gibi.

Yararlı olması dileği ile.

Hamdullah Dedeoğlu

15.02.2026.

DEDE KORKUT COĞRAFYASI (HARİTALAR, SAYIN DURSUN CAN EYÜBOĞLU'NUN MAKALESİNDEN ALINMIŞTIR)



 

 

13 Şubat 2026 Cuma

DİVANU LUGATİ’T TÜRK’TE İSİMLER-KELİMELER VE TÜRK BOYLARI

 

DİVANU LUGATİ’T TÜRK’TE İSİMLER-KELİMELER VE TÜRK BOYLARI

Kaşgarlı Mahmud’un Miladi 1076 yılında yazdığı DİVANU LUGATİ’T TÜRK isimli eserini incelerken ilginç isim ve kelimelerle karşılaştık. Bu isimlerden bazıları destanlarda adı geçenler bulunduğu gibi, sultan olmuş, devletler kurmuş olanlar da yer almaktadır. Aynı eserde bugünkü kelimeler içinde yer almasına rağmen, anlam bakımından farklı karşılıkları olduğunu da gördük. Bu isim ve kelimeleri sizinle paylaşmak istedik. Bu vesile ile bin yıl önceki kelimelerin ve isimlerin geçmişini de görmüş olacağız.

Önce eserde yer alan erkek isimlerini verelim:

Atış, Azak, Abı, Bektur, Beglen, Badruk, Bulgak, Buluç, Çağrı, Kaban, Kutluk, Kalalduruk, Kılıç, Sökmen, Tapar, Tapdu, Sünüş, Laçin, Ötemiş, Tutuş, Kavşut, Utar, Alpagut, Alp Apa, Kutlup, Salgur.

Sözcükler:

Eren: Adamlar, yiğitler, Kahramanlar.

Etrek: Sarışın adam. (Osmanlı kayıtlarında Türkmen aşiretleri içim “Etrak” sözcüğü kullanılıyordu. Bu terim buradan gelmiş olabilir. Araplar da Türklere Etrak diyordu.)

Eşkinci: Hızlı posta götüren atlı. (Osmanlı devletinde “Eşkinci” adıyla atlı birlikler bulunuyordu.)

Aydın: Ay ışığı

Yılkı: Serbest bırakılmış hayvanlar.

Yenik. Her şeyin hafif olanı.

Yazı: Açık arazi, çöl, otlak, mera.

Sun kişi: Yumuşak huylu ve iyi kalpli.

Çın kişi: Güvenilir ve sadık adam.

Ata: Baba.

Dede: Baba

Ebe: Anne

Turumtay: Yırtıcı bir kuş. (Amasya’da Torumtay türbesi ve medresesi bulunuyor. Selçuklu döneminde Amasya’da valilik yapmıştır. İsmi buradan gelmiş olabilir.)

Togrıl: Yırtıcı Kuş. (Selçuklu Sultanı Tuğrul Beyin isminin de buradan geldiği anlaşılmaktadır.)

Sunkur: Yırtıcı bir kuş.

Tüzün: Yumuşak huylu kişi.

Uçmak: Cennet.

Kuyma: Bir çeşit yağlı ekmek.

Yavuz: Her şeyin kötüsü.

İldrük: Barsagan Lehçesinde (Kırgız) Üzerlik otu.

Yüzerlik: Oğuz lehçesinde Üzerlik otu.

Tarıgçı: Çiftçi

Tugay: Dayı

Çıgay: Fakir

Çıpçırga: Serçe.

Lantu: Şehriye çorbası.

Soku: Dibek.

Kaşagarlı Mahmut’un eserinde ismi geçen Türk boy-kabile-aşiretler ise şunlar:

Afşar, Alka Bölük, Basmıl, Başgırt, Bayundur, Bayat, Beçenek, Bulgar, Büğdüz, Begtili, Çepni, Çigil, Çomul, Elke Bulak, Eymür, Halaç, İğdir, Karluk, Karabölük, Kay (Kayı), Kençek, Kıfçak, Kınık, Kırkız, Oğuz, Suvar, Salgur, Totırga, Tohsi Çigil, Toger, Topüt, Ugrak, Ulayundlug, Uygur, Üregir, Yabaku, Yagma, Yava, Yazgır, Yimek, Yüregir.

Hamdullah Dedeoğlu.

13.02.2026.

Kaynak:

Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugati’t- Türk, Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Karakoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2025.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MÜRCİE EKOLÜ NASIL HANEFİ MEZHEBİ OLDU?

 


MÜRCİE EKOLÜ NASIL HANEFİ MEZHEBİ OLDU?

 “ Ehli Sünnet “ mezheplerinin nasıl oluştuğunu daha önceki yazılarımızda açıklamıştık. Bugünkü makalemizde  Ehli Sünnet” mezheplerine dahil edilen Hanefiliğin nasıl ortaya çıktığını ve İslami yorumunu anlatacağız.

Bu konudaki kaynağımız, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün  “İmamı Azam Savunması” adlı eseri ile Prof. Dr. Sönmez Kutlu’nun Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisine yazdığı “ Mürcie “ maddesi olacaktır.

Ehli sünnet mezhepleri Abbasi halifesi Kadir Billah döneminde (M. 1029) “ Ehli Sünnet  İtikadı “ adıyla hazırlanan mutabakatın din adamlarının saraya çağrılarak imzalatılmasıyla oluşturulmuştu. Yetmişin üzerinde olan mezhep sayısı dörtle sınırlandırılmış ve her mezhebe de bir imamın adı verilmişti. Abbasi halifesinin bunu yapmasının nedeni iktidarının devamını sağlamak ve  Mısır’da devlet kuran Şiiliğin İsmailiye koluna mensup olan Fatimiliği engelleme amacını taşıyordu.

 Bu mutabakatın din adamlarına zorla imzalatılmasından sonra, diğer mezhepler yasaklandı ve “ İslam dışı” sayıldı. Bu dört mezhepten birisine de İmam Ebu Hanife’nin ismi verilerek “ Hanefi Mezhebi denildi.  Ancak İmam Ebu Hanife (İmamı Azam) bundan 262 yıl önce vefat etmişti. Görüşlerini öğrencileri devam ettiriyordu. Üstelik, Ebu Hanife Abbasi Halifeleri döneminde eziyet görmüş, kırbaçlanmış ve en sonunda saraya çağrılıp zehirletilerek katledilmişti.

Ebu Hanife’nin Küfe’de temsilcisi olduğu mezhep ya da ekolün ismine “ Mürcie” deniliyordu. Kelimenin içeriği “ Ertelemek” “ Sonraya bırakmak “  ”ümit etmek” anlamlarını taşıyordu. Mürcie Mezhebi,  İslam coğrafyasında en çok taraftarı olan bir ekoldü. Bunun nedeni diğer mezheplere karşı hoşgörülü olması, ibadetler konusunda zorlayıcı olmamasından kaynaklanıyordu. Ehli Sünnet mezheplerine dahil edilmesinin nedeni de buydu. Amaç, bu ekole mensup olanların desteğini almaktı. Savundukları görüşlerin özeti şöyleydi:

-Dinde aklı kullanmayı öne alıyordu.

-İmanın kalple tasdikini ve dil ile ikrarını savunuyordu.

-Amellerin -İbadetlerin yapılıp, yapılmamasının imanı artırıp ya da azaltmayacağını savunuyordu. Bu görüşünü de ibadetlerin imandan dolayı yapılmasına dayandırıyordu.

-Büyük günah işleyenlerin Cennet ya da Cehennem’e gidip, gitmeyeceğinin, Allah’ın taktirinde olduğunu savunuyordu.

-Bütün Müslümanları eşit görüyordu. Mevali – Arap ayırımına karşıydı.

-Emevi ve Abbasi iktidarlarının Ehlibeyt’e ve Mevali’ye (Arap olmayan Müslümanlar) uyguladıkları baskı ve zulme karşı çıkıyorlardı.

-Kur’an’ın tercümesiyle namazın kılınabileceğini  savunuyorlardı.

-Emevi ve Abbasi iktidarlarını İslam dışı bir despotizm olarak görüyorlardı.

- Zeyd bin Ali’nin ve Eba Müslim Horasani’nin isyanlarını bu nedenle haklı bulup, destek vermişlerdi.

-Şarap dışındaki içkilerin, sarhoş olmayacak kadar içilmesine ceza verilemeyeceğini savunuyorlardı.

-Din ile şeriatın eşitlenmesine karşı çıkıyorlardı. “ Din değişmez, ama Şeriat değişir” diyorlardı.

Hanefilik mezhebinin kaynağını oluşturan Mürcie ekolünün İslam dini ile ilgili olarak savunduğu görüşlerin özeti kısaca böyleydi. Bu görüşleri nedeniyle, İslam coğrafyasında daha çok kabul gördüler. Bu bölgelerin başında İran, Horasan, Maveraünnehir, Anadolu, Suriye geliyordu. Bu ekol, miladi 11. Yüzyıla kadar “ Mürcie Mezhebi” olarak tanınıyordu. Miladi 1029 yılında Abbasi Halifesi tarafından yasal olarak tanınan Şafiilik, Malikilik ve Hanbeliliğin yanına dördüncü mezhep olarak eklendi. Ekolün en etkili temsilcisi olan Ebu Hanife’den dolayı bu mezhebe “Hanefilik” adı verildi.

Ancak, Ebu Hanife’nin İslam yorumu ile diğer üç mezhep arasında çok farklı görüşler bulunuyordu. Diğer üç mezhep imamı (İmam Şafi, İmam Maliki, İmam İbn Hanbel) yukarıda görüşlerini özetlediğimiz İmam Ebu Hanife’nin görüşlerine karşı çıkıyorlardı. Hatta, Ebu Hanife’yi “Dalalet içinde olmakla” yani, kafirlik sınırına gelmekle itham ediyorlardı.

Maliki mezhebinin İmamı Maliki ise, en sert tepki verenlerdendi. İmam Ebu Hanife İçin şu sözleri kullanmıştı:

“Ebu Hanife, dini mahveden hastalıklardan biridir.” (İbn Adi, el Kamil fi Zuafai’r Rical, 8/237, Aktaran Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, İmam Azam Savunması, Sayfa, 233, Yeni Boyut Yayınları, 2. Baskı, 2017)

İmam Maliki’nin, Hatib El Bağdadi’nin yazdığı “Tarihu Bağdad” adlı eserindeki sözleri ise şöyledi:

“Ebu Hanife’nin yaşadığı bir beldede yaşamak caiz değildir.”

“Ebu Hanife dine tuzak kurup hile yaptı. Dine tuzak kuranın dini olmaz.”

“Ebu Hanife’nin bu ümmet içinde yarattığı fitne, İblis’in fitnesinden daha zararlıdır. Böyle olmasının iki sebebi var: Birincisi, Ebu Hanife’nin Mürcie mezhebinden oluşu, İkincisi ise, Ebu Hanife’nin sünneti işe yaramaz hale getirmesidir.” (Hatib el Bağdadi, Tarihu Bağdad,13/400, Aktaran Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, İmamı Azam Savunması, Sayfa, 233, Yani Boyut Yayınları, 2. Baskı, 2017)

İmam Maliki’nin sözlerinden de görüleceği gibi, Ebu Hanife ile diğer üç mezhep imamının, İslam dininin yorumu hakkındaki görüşlerinin birbirine zıt olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, Abbasi halifelerinin amacı, Hanefi ekolünün taraftarlarını önce tarafsızlaştırmak, sonra da desteğini alarak, iktidarını devam ettirmekti. Bunda da başarılı oldular. Ebu Hanife’nin ekolünden olan din alimlerini kadılık makamlarına atayarak, kendilerine bağlı kıldılar. Yani, Ebu Hanife’nin çizgisinden koparıp, menfaat karşılığında kendilerine yandaş yaptılar.

Sonuç olarak, Hanefilik ekolünün Ehli-Sünnet’e dahil edilmesinin nedeni tamamen siyasiydi. Zira, dört İmamın ismi ile kurulan mezhepler, Abbasi Halifesinin iktidarına destek vermek amacıyla oluşturulmuştu.

Bu tarihten sonra, Abbasi İmparatorluğunun yönetim merkezinde, Ehli-Sünnet Mezheplerinden en şekilci olan Ahmet İbn Hanbel’ın  ekolü hakim oldu. Dinde aklı kullanmak yerine, nakil esas alındı. Fikir ve inanç özgürlüğü ortadan kaldırıldı. Bu yönetim anlayışı sonucunda, İslam coğrafyası ortaçağ karanlığına gömüldü. Bu anlayışı devam ettiren ülkeler, bugün emperyalistlerin hegemonyasında yaşamaya devam ediyorlar.

Hamdullah Dedeoğlu

08.10.2019

 

 

8 Şubat 2026 Pazar

DİVANU LUGATİ’T TÜRK’TE ALEVİ BİR GELENEK VE ATASÖZLERİ

 

DİVANU LUGATİ’T TÜRK’TE  ALEVİ BİR GELENEK  VE ATASÖZLERİ

Kaşgarlı Mahmud’un Divanu Lugati’t-Türk adlı eserini incelerken çok ilginç, bir o kadar da önemli bilgilere ulaştık. Bu makalemizde, eserde yer alan ve bugün hala geçerli olan atasözleri ile Alevi inancında devam eden bir geleneği ele alacağız.

Ancak, bu bilgilere geçmeden önce, Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanan Kaşgarlı Mahmud’un eserini bugünkü Türkçe’ye çeviren Sayın Ahmet B. Ercilasun ve Sayın Ziyat Akkoyunlu’ya teşekkürlerimi iletiyorum. Eseri okurken kendimi bin yıl önceki Orta Asya ve Horasan’da hissettim. Bin yıl sonra bize bu duyguları yaşatan bilim insanı Kaşgar’lı Mahmud’u şükranla anıyor, mekanı cennet, ruhu şad olsun diyorum.

Yazarımız Kaşgarlı Mahmud, eserinde kendisini şöyle tanıtıyor:

“Kitabın sahibi Mahmud dedi ki: ...atalarımız xemir diye adlandırılan emirler idi; çünkü Oğuzlar emir diyemezlerdi. Elif’i xa’ya (ha) dönüştürdüler ve xemir dediler. Samanoğullarından Türk diyarını fetheden atamızdır. Adı, El-’emir Naşr Tigin idi.”

Unvanlarından Karahanlı hanedanından olduğu anlaşılan Kaşgarlı Mahmud (D.T.1008-Ö.T.1105), babasının Isık Göl (Kırgızistan) civarındaki Barsgan şehrinden olduğunu belirterek, yazdığı eseri Abbasi Halifesi el Muktedi bi Emrillah’a sunduğunu  açıklamaktadır. (Miladi, 1076)

Eseri Türkçeye çeviren Sayın Ahmet Ercilasun ve Sayın Ziyat Akkoyunlu kitabın giriş bölümünde, Kaşgarlı Mahmud’un DİVANU LUGATİ’T-TÜRK (Türk Lehçelerini Toplayan Kitap) eseri hakkında şu özet tanımlamayı yapmaktadırlar:

1-Dokuz bin civarında Türkçe kelimenin Arapça karşılıklarını veren bir sözlüktür.

2-11. yüzyıl ölçünlü Türkçesinin küçük bir grameridir.

3-Türk boylarının ağızları hakkında bilgiler veren diyalektolojik bir çalışmadır.

4-11. yüzyıldaki Türk boy ve alt boyları hakkında bilgiler veren etnolojik bir eserdir.

5-11. yüzyıl coğrafyasına ait birçok şehir, kasaba, köy, akarsu, göl, dağ adlarını içine alan, bunların birçoğunu bir haritada gösteren ve bazıları hakkında kısa bilgiler veren bir coğrafya eseridir.

6-Yer adları yanında, kişi adlarına da yer veren onomastik bir çalışmadır.

7-Türklere ait bazı efsaneleri, çeşitli adet ve inanışları içine alan; tarım, hayvancılık, avcılık, çeşitli zanaat ve mesleklerle; giyim-kuşam, süslenme, eşya ve aletler, silahlar ve at takımları, çeşitli yiyecek, içecek ve yemeklerle ilgili bilgiler veren; eğlence, oyun ve çalgı aletleri hakkında bilgilenmemizi sağlayan bir halk bilimi eseridir.

8-Çeşitli hastalıklar, tedavi şekilleri ve ilaçlar hakkında bilgi veren bir halk hekimliği kitabıdır.

9-Eser, 300’e yakın atasözü ile, 11. yüzyıla ait bir atalar sözü külliyatıdır.

10-Eserde, çeşitli kelimelere örnek olarak verilmiş, tamamı 764 mısra tutan dörtlük ve beyitleriyle 11. yüzyıla ait bir şiir antolojisidir. 

Eser hakkındaki ön bilgileri verdikten sonra, atasözlerine geçmeden önce, bin yıl önce Orta Asya ve Horasan bölgesinde yaşayan Türk kavimlerinin bir geleneğini verelim. Eser de “BASAN” kelimesinin anlamı verilirken şöyle denilmektedir:

“Ölüyü gömdükten sonra yapılan yemek. Buradan yög basan denir.” (Sayfa, 172)

Sayfa 406 da ise, bununla ilgili olarak daha geniş bilgi verilmektedir:

“YÖG: Ölüyü gömmekten dönenler için yapılan yemeğin adı. Üç veya yedi gün sürer.”

Bin yıl önce Türk kavimlerindeki bu geleneğin Aleviler tarafından bugün hala devam ettirildiğini görmekteyiz. Alevi toplumunda, bir Can toprağa verildikten sonra bazen mezarlıkta bazen de şartlara göre Cemevinde cenazeye katılanlara yemek verilmektedir. Yemekten önce, Dede tarafından dualar edilmekte ve Kur’an’dan sureler okunmaktadır. Hakk’a yürüyen bu Can için ayrıca ailesi tarafından bazı bölgelerde 3. gün bazı bölgelerde 7. gün bazı bölgelerde 40. gün kurbanlar kesilerek yemek verilmekte ve dualar edilmektedir. Ayrıca vefat eden Can için “Dardan İndirme-Helalleşme- Cem’i” de yapılmakta ve Cem’e katılanlara yemek ve helva verilmektedir.

Kaşgarlı Mahmud’un bin yıl önce yazdığı eserde yer alan bu geleneği önemli bulduğum için sizinle paylaşmak istedim. Aynı eserde, ilginç bulduğum ve bugün hala tekrarlanan atasözlerini de vermenin yararlı olacağını düşündüm. Zira bu atasözlerinin büyük çoğunluğunun bugün hala söylenmesi, kültürlerin kolay kolay unutulmadığını ve nesilden nesile sözlü gelenek yoluyla devam ettiğini göstermektedir. Eserde yer alan üç yüze yakın atasözlerinden seçtiklerimiz şunlar:

--Buzağının Başı Olmak, Öküzün Ayağı Olmaktan İyidir. (Anlamı: Kendi kendini yönetmek, başkasına tabi olmaktan iyidir.)

--Güç ve Saltanat Bulduğun Zaman Huyunu Güzelleştir. (Mevkii ve güç sahibi olduğunda alçak gönüllü ve hoşgörülü ol anlamında söylenir.)

--Kelin Gelişi, Börkçü Dükkanınadır. (“Gitme vaktim gelince beni bul, yabani hayvan gelince onu vur” "yapılması gerekeni yap"  anlamında söylenir.)

--İnsanın Alacası İçindedir, Hayvanın Alacası ise, Dışındadır. (Gerçek kimliğini gizleyip, arkadan vuranlar için söylenir.)

--Yüksek Dağ Kementle Tutulmaz, Denizin de Önü Kayıkla Kesilmez. (Önemli bir işin, basit bir sebeple reddedilmemesi için söylenir.)

--Yiğit Düşmanla Karşılaşmada, Yumuşak Huylu Münakaşada sınanır. (İnsanların eylemlerde ve uygulamalarda tanınması için söylenir.)

--Tilki kendi İninde Ürüse, Uyuz olur. (Kabilesini, ülkesini inkar edip, kötüleyenler için söylenir.)

-Avcı Avlanmak için Ne Kadar Hile Bilirse, Ayı da o Kadar Yol Bilir. (İki eşit güç karşı karşıya geldiği zaman söylenir.)

--Kaz Gölden Kalkarsa, Ördek Oraya Sahip Çıkar. (Bir kavmin büyüğü uzaklaştığı zaman, orada büyüklük taslayan için söylenir.)

--At  Arpayı Yemeyince, Engeli Aşamaz. ( İşlerde yardımlaşma tavsiye edildiği zaman söylenir.)

--Yılan Kendi Eğriliğini Bilmez, Devenin Boynunun Eğri Olduğunu İddia Eder. (Kendi ayıbını görmeyip, başkasını ayıplayanlar için söylenir.)

--Ateş, Alevle Söndürülmez. (Fitnenin fitneyle değil, barış yoluyla yatıştırılacağını anlatmak için söylenir.)

--Et İle Tırnak Birbirinden Ayrılmaz. (Akarabalar arasında ayrılık olmayacağını belirtir.)

--Kim Düşmana Karşı Silah Hazırlatırsa Tay Bulur, Kim hazırlanmayı Unutursa Tutsak Olur. (Düşmanlara karşı hazırlıklı olunması için söylenir.)

--Sana Su İçirmeyene, Sen Süt İçir. (Kötülük yapana, iyilik yapılması için söylenir.)

--Dağ Dağa Kavuşmaz, İnsan İnsana Kavuşur. (İki rakip Hanın buluşması için söylenir.)

--İki Koç Başı Bir Tencerede Pişmez. (İki Bey bir şehir için dalaştıklarında birinin oradan çıkması için söylenir.)

--Yaşlı Öküz Baltadan Korkmaz. (Alışık olduğu şeyle korkutulan için söylenir.)

--Bıçak Keskin Olsa da Kendi Sapını Kesemez. (Başkalarının işinde mahir olup, kendi işinde aciz olan için kullanılır.)

--Çifte Kılıç Bir Kına sığmaz. (Aynı iş için karşı karşıya gelen için söylenir.)

--Zulüm Evin Avlusundan girse, Töre ve İnsaf Bacadan Çıkar. (Aile ve akrabalar arasında yapılan haksızlıklar için kullanılır.)

--Aslan Kükrese, Atın Ayakları birbirine dolanır. (Bu zayıf birinin, bir büyüğe mukavemet etmesi; büyük üstüne gelince de titremesi durumunda söylenir.)

--Kan, Kanla Yıkanmaz. (Yani, anlaşmazlıklar barışla yatıştırılır anlamındadır.)

--Güzün Gelişi, İlkbaharın Gelişinden Belli Olur. (Bu başından beri nereye gideceği bilinen iş için kullanılır.)

--Aslan Yaşlanınca Sıçanın Deliğini Gözetler. (Büyük bir işi yapmaktan aciz kalıp, küçüğüne razı olan ihtiyar için kullanılır.)

--Baba ve Ane Ekşi Elma Yese Oğulun Dişi Kamaşır. (Kötü bir iş yapan anne ve babadan çocuklarının sorumlu tutulması için söylenir.)

Yukarıda verdiğimiz atasözlerinden görüleceği gibi, aynı veciz sözlerin bugün söylenmeye devam edildiğini görmekteyiz. Ayrıca bu sözlerden bir kısmının Hacı Bektaş Veli'nin eserlerinde yer alması da dikkatimizi çekti. Bu da kültürlerin nesilden nesile aktarıldığını göstermektedir. 

Bin yıl önceki atasözleri, gelenekleri, yaşam tarzını bize canlı bir şekilde aktaran Kaşgarlı Muhmud’a bir kez daha teşekkür ediyoruz.

Hamdullah Dedeoğlu

08.02.2026.

 

 

Popular