SİYASALLAŞMIŞ DİN Mİ, ÖZGÜRLÜK MÜ?
İslam coğrafyası aradan bin dört yüz yıl geçmesine rağmen, dinin siyaset üzerindeki etkisini hala kıramadı. Avrupa ülkeleri Rönesans ve Reform hareketleri ile dinin siyaset üzerindeki tahakkümüne son verirken, İslam coğrafyası bunu başaramadı. Bu nedenle de sanayi devrimini atladı. Ve dünyadaki gelişmelerin gerisinde kaldı.
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geçtiğimiz bu günlerde; İslam coğrafyası iç çatışmalarla ve işgallerle uğraşmaktadır. Doğal kaynakları bol olmasına rağmen, yoksulluk ve dışa bağımlılık konularında dünyadaki ülkeler arasında ilk sıralarda yer almaktadırlar. Oysa, İslam coğrafyasında kurulan devlet ve imparatorluklar on birinci yüzyıla kadar dünya medeniyetine önemli katkılarda bulunmuşlardı. Bilimde, kültürde ve sanat da ileriydiler. Tıpta, Kimya da Matematikte, Astronomide, Cebir de çok sayıda bilim insanı yetiştirmişlerdi. Örneğin; İbn Sina’nın 11. yüzyılda yazdığı Tıp Kitabı, Avrupa’da on yedinci yüzyılın sonlarına kadar ders kitabı olarak okutulmuştu.
O halde; ne oldu da on birinci yüzyıldan sonra İslam coğrafyası gerilerde kaldı. Bunun nedeni fikir özgürlüğünün ortadan kaldırılması, aklın dışlanması, kaderci anlayışın hakim kılınması, saltanatın, dolayısıyla yöneticilerin ve iktidarların kutsallaştırılması, muhalif fikirlerin baskı altına alınması ve cezalandırılmasıdır. Bu politikanın mimarı ise, o dönem İslam coğrafyasında manevi liderliği elinde bulunduran Abbasi İmparatorluğu’nun başında olan Halife Kadir Billah’tır.
Kadir Billah, Miladi 1029 yılında “Ehl-i Sünnet İtikatnamesi” adı ile yayınladığı bir genelgeyle fikir ve inanç özgürlüğünü ortadan kaldırmış, aklı kullanmayı devreden çıkarmış, kendisini “Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi” olarak ilan etmiş, Hayır ve şer’in, kaza ve kaderin Tanrı’dan geldiğini iddia etmiş ve bunu “Din” diye halka sunmuştu. Buna uymayan ya da karşı çıkanlar en ağır şekilde cezalandırılmış, farklı fikirlere ve inançlara ait binlerce eser meydanlarda yakılmış, sözde din alimi olan Ahmet İbn Hanbel’in şekilci-Selefi ve aklı kullanmayı reddeden dini yorumu hakim kılınmıştı.
Halifenin din ve inançlarla ilgili bu politikası, İslam coğrafyasındaki tüm Beylik ve Sultanlıklara da bildirildi. Alınan kararın aynen uygulanması istendi. Bunlar arasında Gazneliler ile Selçuklular da yer alıyordu. Örneğin; Halifenin bu genelgesinden sonra Sultan Gazneli Mahmut, hakimiyeti altındaki topraklarda Şia, Kaderiye, Mutezile, Mürcie, Karmati, Cehmiye mezhebi mensuplarına karşı takibat başlatmış, temsilcilerini idam ettirmiş, eserlerini ise meydanlarda yaktırmıştı. Gazneli devletinin yıkılmasından sonra, aynı bölgede hakimiyeti ele alan Selçuklu Sultanları da Halife’nin bu politikalarını devam ettirdiler.
Peki; Halife Kadir Billah ve ondan sonra gelenlerin takip ettiği politikanın İslam dini ile bir ilgisi var mıydı? Kesinlikle ilgisi yoktu. Yasaklamalar tamamen kendi iktidarlarının devamını sağlamayı amaçlıyordu. Zira, Kur’an’da aklın kullanılması, Kader ve kaza, Hayır ve Şer ile ilgili ayetler gayet açıktı. Buna, Kur’an’da yer alan Aklı kullanmayı, adaletli yönetim, hayır ve şer, zalimlere karşı mücadele ile ilgili ayetleri örnek olarak verebiliriz.
Konuya ilgi duyanlar, Zümer Suresi 9. Ayet, Sad Suresi 29. Ayet, Yunus Suresi 100. Ayet, Nisa Suresi, 40, 58, 79. Ayetleri, Maide Suresi 8. Ayet, Bakara Suresi 193, 258. Ayetleri ve Araf Suresi 44. Ayetlerine bakabilirler. Ayetler incelendiğinde, Abbasi Halifesinin almış olduğu kararlarla taban tabana zıt olduğu görülecektir.
Yani, kısaca Abbasi Halifesi ve ondan sonra gelen iktidarlar, din istismarı üzerinden kendilerine alan açmışlar, dini siyasallaştırarak, özgürlüklerin ve adaletli yönetimlerin gerçekleşmesini engellemişlerdir. İslam coğrafyasını tembelliğe ve uyuşukluğa sevk etmişlerdir. Fikir özgürlüğünün, adaletin ve inanç özgürlüğünün olmadığı bir yerde gelişme ve ilerleme sağlanabilir mi? Nitekim Abbasi Halifesinin politikalarını bugün devam ettiren ülkelerin bilimde ve teknolojide en geri ülkeler olduğu görülecektir.
Farklı mezheplere sahip olmalarına rağmen, İran ve Suudi Arabistan’ı bu konuda örnek verebiliriz. Her ikisi de 7. yüzyıldaki şeriatı-hukuku bugün “din” diye uygulamaktalar. Hicaz bölgesine ait olan örfleri, giyimleri ve kuşamları “din” adı altında toplumlarına dayatmaktadırlar. Dinde aklı kullanmayı reddederek, evrensel bir din olan İslam’ı 7. yüzyıl yaşam tarzı ve hukuk anlayışı ile sabitlemektedirler. Oysa, dinler toplumları geriye değil, ileriye götürmek içindir. Toplumları sabitleyen ve geriye götüren bir din evrensel olabilir mi? Böyle bir din anlayışı gelişmeleri ve yenilikleri yakalayabilir mi?
Bu baskıcı, tutucu ve bağnaz yönetimler aynı zamanda kendi mezheplerinin yayılması için dünya çapında faaliyet göstermektedirler. Sahip oldukları mezhebin hakim olması için silahlı mücadele yöntemlerine dahi başvurmaktalar. Kendi inançları dışındaki bütün inançları da “din dışı” olarak görmekteler. İzledikleri bu yayılmacı ve çatışmacı politikalar nedeniyle emperyalistlere alan açmaktalar ve onların çıkarlarına bilerek veya bilmeyerek hizmet etmektedirler. Böyle bağnaz, tutucu ve saldırgan yönetimlerin hakim olduğu bir ülkede, insanlar özgürce fikirlerini beyan edebilirler mi? Fikir ve inanç özgürlüğünün olmadığı bir yerde sanat, kültür, edebiyat gelişir mi? Fikir özgürlüğünün olmadığı yerde bilimde, teknolojide gelişme sağlanabilir mi?
İşte; İslam coğrafyasının dünyadaki yerini alabilmesi için; Abbasi halifelerinin bin yıldır devam eden “siyasallaştırılmış din” anlayışından kurtulması gerekir. Bunu başaramadıkları müddetçe, başkasına bağlı olmaktan, sömürgeci-emperyalist ülkelerin baskı ve tahakkümünden kurtulmaları mümkün olmayacaktır.
Bu kadim coğrafyanın ayağa kalkabilmesi için; denenmiş ve başarı kazanmış olan Mustafa Kemal’in yüz yıl önceki devrim ve reformlarını örnek alması gerekir. Bunu gerçekleştiremeden, gelişmişlerin ve söz sahibi ülkelerin arasına giremeyecekleri kesindir.
Hamdullah Dedeoğlu
05.02.2026.
