3 Şubat 2026 Salı

KAR VE YAĞMUR YEŞİLIRMAK'I COŞTURDU

 KAR VE YAĞMUR YEŞİLIRMAK'I COŞTURDU

Amasya bölgesinde kar ve yağmurun bu yıl Ocak ve Şubat ayı içinde önceki yıllara oranla etkili olması Yeşilırmak'ı coşturdu. Özellikle derelerden ve çaylardan gelen ağaç dalları ve köklerinin şehir içine kadar gelmesi dikkat çekti. Öyle ki bazı ağaç dalları köprülerin ayakları önünde set oluşturdu. Bu nedenle, Amasya Belediyesi ekipleri köprü ayaklarında biriken ağaç ve dalları temizlemek zorunda kaldılar. 

Bizde bu durumu fırsat bilerek, fotoğraflar çekmek amacıyla,  makinemizle ırmak kenarında, yani sahil boyunda bir gezintiye çıktık. Karşılaştığımız anları fotoğrafladık. O anları sizinle paylaşmak istedik. İşte o anlardan kareler:
















29 Ocak 2026 Perşembe

SÖMÜRGE TEORİSİNDEN, SÖMÜRGECİLERİN PİYONLUĞUNA

 

SÖMÜRGE TEORİSİNDEN, SÖMÜRGECİLERİN PİYONLUĞUNA

1980 öncesinde sol örgütler içersinde tartışılan bir teori vardı. Bu teoriyi savunanlar Kürt halkının yaşadığı bölgeleri “Kürdistan” olarak görüyor ve bulundukları ülkeleri de “sömürgeci” olarak adlandırıyordu. Yani, Kürtlerin yaşadığı ülkeler olan Türkiye, Suriye, Irak ve İran’ı “Sömürgeci” devletler olarak tanımlıyorlardı.

PKK’nın bugün ve geçmişteki yaptığı eylemleri de bu teoriye dayanmaktadır. Bu teoriyi kavramadan PKK’nın eylemlerini ve izlediği politik çizgiyi anlayamayız. O halde, bu teori neyi savunmaktadır? Bugünkü makalemizde bu teori üzerinde duracağız.

PKK ve bazı sol örgütler “Sömürge” teorisini, Lenin’in birinci dünya savaşı öncesinde formüle ettiği “Sömürgecilik ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” tezlerine dayandırıyordu. Bu tezleri savunanlar kısaca şöyle diyorlardı:

 “Kürtlerin yaşadığı bölgeler (Kürdistan) egemen devletlerin işgali altındadır. İşgalciler, Türkiye Cumhuriyeti, İran, Irak ve Suriye'dir. Baş düşmanlar bu devletlerdir. Bu devletlere karşı, silahlı kurtuluş mücadelesi meşru bir haktır. Bunu da ulusların kendi kaderini tayin hakkından almaktadır. Baş düşmanlara karşı, bütün devletlerle iş birliği yapmak ve onların desteğini almak hakkımızdır." 

Savundukları tezlerin özeti buydu. Şimdi bu tezi kendi savundukları sözde “Marksist-Leninist” ideolojiye göre ele alalım.

Marksist doktrine göre, bir devletin sömürgeci olabilmesi için; kapitalist ve aynı zamanda emperyalist bir ülke olması gerekir. Peki, sömürgeci olarak tanımlanan ülkeler hem kapitalist hem de emperyalist ülkeler mi? Yani, 2003’den beri ABD ve destekçilerinin işgali altında bulunan Irak, 2011’den beri yine aynı emperyalistlerin saldırısı ve işgali altında olan Suriye kapitalist ve emperyalist bir ülke mi? Yine aynı emperyalistlerin bombalı ve füzeli saldırılarına uğrayan İran hem sömürgeci hem emperyalist bir ülke mi? Emperyalistlerin baskılarına maruz olanTürkiye sömürgeci bir ülke mi? Elbette ki hiç biri değil.

Lenin’in, birinci dünya savaşı öncesi sömürgeci ve emperyalist olarak tanımladığı ülkeler, İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, Hollanda, İtalya gibi ülkelerdi. Osmanlığı İmparatorluğu için ise, “yarı-sömürge” tanımlaması yapmıştı.

Lenin, sömürgeci ve emperyalist ülkelerin işgali ve denetiminde olan halkların ve milletlerin “Kendi Kaderini Tayin Hakkı”nı savunuyordu. Lenin’in, Kurtuluş savaşı sırasında emperyalistlere karşı savaşan Mustafa Kemal’e para ve silah desteği vermesinin nedenlerinden biri de bu ilkeye dayanıyordu. Eğer, PKK ve bazı sol grupların dediği gibi olsaydı, Lenin, Türkiye’nin bağımsızlık savaşına destek verir miydi?

Dolayısıyla, hem PKK’nın hem de bazı sol grupların savunduğu “Sömürge” teorisinin “Marksizm” ve “Leninizm” ile bir alakası yoktu. Bu tezin amacı, gerçek sömürgecileri gizleyerek, emperyalizmin hedefinde olan Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin etnik temelde bölünmesini ve parçalanmasını hedefliyordu. Nitekim bu tezin amacının ne olduğu bugün daha iyi anlaşılmıyor mu? Aynı ülkeler emperyalistlerin saldırısı altında değiller mi? Sömürge teorisini savunan PKK ve ona siyasi destek veren bazı sol gruplar bugün emperyalistlerle aynı cephede değiller mi? ABD ve yandaşı olan sömürgeci ve emperyalist ülkelerden siyasi, ekonomik ve silah desteği almadılar mı?

PKK’nın ve ona destek veren bazı sol örgütlerin bugün geldikleri durum daha önceden belliydi. Biz onları yıllar önce yazdığımız makalelerle uyarmıştık. Aynen şöyle demiştik:

“Türkiye’yi, İran’ı, Suriye’yi ve Irak’ı baş düşman alan, emperyalizmin yanına gider. Onların piyonu ve askeri olur.” Söylediklerimiz bugün doğrulanmıştır. Emperyalistler kendilerini terk ettiğini açıklayınca ağlamaya ve sızlanmaya başladılar. Emperyalizm işte böyledir. İşi bitene kadar kullanır. İşi bitince de bir kenara koyar. Emperyalizmin bağımsızlık ve özgürlük getireceğine inananlar sonuçlarına da katlanırlar. Ama ne var ki, yıllardır savundukları ve yaptıkları ile emperyalistlere piyonluk yapanlar hem Kürt halkına hem de yaşadıkları ülkelere onarılmaz zararlar verdiler. Vermeye de devam ediyorlar.

“SÖMÜRGE” teorisini savunanlar, bu tezi savundukları müddetçe emperyalizmin işbirlikçisi ve piyonu olmaktan kurtulamazlar.  

 

 

25 Ocak 2026 Pazar

ABBASİ HALİFESİNİN DÖRT MEZHEP KARARI HALA YÜRÜRLÜKTE Mİ?

ABBASİ HALİFESİNİN DÖRT MEZHEP KARARI HALA YÜRÜRLÜKTE Mİ?

İktidarlar, Cemevlerini Alevilerin ibadet mekanı olarak tanımaktan hala imtina ediyorlar. Bütün parti liderlerinin Cemevlerine yasal statü verilmesini savunmasına rağmen, meclise ortak bir yasa teklifi vermekten de çekindikleri görülmektedir. Bunda “çevre baskısı” ve tarikatların etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu anlayışın temelinde Abbasi Halifesi Kadir Billah’ın bin yıl önce (M. 1029) almış olduğu kararın etkisinin de bulunduğu kanaatindeyim. Abbasi halifesinin bu kararı hakkında kısa bir bilgi vermek yararlı olacaktır.

Abbasi Halifesi, siyasi iktidarının devamını sağlamak amacıyla, imparatorluk coğrafyasında bulunan yetmişin üzerindeki tarikat ve mezhebi dörtle sınırlandırma kararı almıştı. Bu kararla dört ekolün-mezhebin dışında kalan yorumları yasaklamıştı. Yasaklananlar arasında Şia, yani Ehlibeyt taraftarı olan tarikat ve ekoller de bulunuyordu. Bunun nedeni, halifenin bu ekolleri kendi iktidarına bir tehdit olarak görmesiydi.

Halifenin, yasal olarak tanıdığı mezhepler arasında Hanefilik, Şafiilik, Malikilik ve Hanbelilik yer alıyordu. Yasal olarak tanınan bu mezheplere ismi verilen din alimleri olan Ebu Hanife (699-767), İmam Şafii (767-820, Malik Bin Enes (712-795), Ahmet Bin Hanbel (780-855)  yılları arasında yaşamışlardı. Yani, Abbasi Halifesinin dört mezhebe ismini verdiği İmamlardan hiçbiri bu tarihte hayat da değillerdi. Halifenin bu dört İmamın ismini mezheplere vermesinin nedeni, takipçilerinin desteğini sağlamak amacını taşıyordu. Zira bu mezheplerin, diğer bir deyimle ekollerin, imparatorluk coğrafyasında hatırı sayılır bir taraftar kitlesi bulunuyordu.

Halife Kadir Billah, yasal olarak tanıdığı mezheplerin temsilcilerini saraya davet ederek, “Ehli-Sünnet İtikatnamesi” adı ile bir belgeyi imzalattırdı. Bu kararla, yasal olarak tanınan mezheplerin dışında kalanları yasakladı. Yasaklanan mezheplerin temsilcileri ve takipçileri hakkında idamlara varan kararlar alındı. Alınan bu karar, Abbasi Halifesi tarafından İslam coğrafyasındaki tüm Beylik ve Sultanlıklara da bildirildi. Bunlar arasında Gazneliler ve Selçuklular da bulunuyordu.

Ancak, dört mezhebe ismi verilen İmamlardan olan Ebu Hanife ve İmam Şafii, yaşadıkları dönemde Ehlibeyt taraftarı olmuşlardı. Bu nedenle de yargılanmışlar ve ağır cezalara çarptırılmışlardı. Ancak, önce Kadir Billah, daha sonra da Kaim Bi Emrillah, bu imamların öğrencilerini saraya davet ederek, hazırlattıkları “Ehli- Sünnet İtikatnamesi"ni bunlara zorla imzalattırdılar. Bu karardan sonra gerek İmam Hanife gerek İmam Şafii takipçilerinin; muhalif çizgilerinden terk edilmeleri sağlanarak, iktidarla uyumlu hale getirildiler. Hatta, Abbasi halifelerinin kadılığına kadar yükseldiler. Ancak izledikleri çizgi, temsil ettikleri İmamların ekolü ile hiç bir ilgileri kalmamıştı.

Günümüze gelecek olursak; Abbasi Halifesinin Miladi 1029 yılında almış olduğu kararların bugün gayrı resmi olarak hala yürürlükte olduğunu görmekteyiz. Aradan bin yıl geçmesine rağmen, Abbasi Halifesinin almış olduğu kararların sanki kutsal bir metin gibi, pratikte uygulandığına şahit olmaktayız. Dört mezhep dışında kalan mezhep ve ekollere aradan bin yıl geçmesine rağmen, hala aynı yasakçı tutumun devam ettiğini görmekteyiz.

Oysa, iktidarların Alevilerden çekinecekleri bir durum yoktur. Abbasi Halifeliği yıkılıp gitmiş, saltanat dönemleri de kapanmış. Yüzyıl önce cumhuriyet rejimi gelmiş, kulluk, sultanlık kaldırılmış, anayasa ve kanunlar önünde herkesin eşit olduğu bir sistem kurulmuş. Dolayısıyla, hem Anayasa’nın hükümleri hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Aleviliğin resmi olarak tanınması için vermiş olduğu kararlar ortada durmaktadır. Bu kararların uygulanması yasal bir zorunlulukla birlikte; ülkemizdeki kardeşliğin ve birliğin sağlanması açısından da yararlı olacaktır.

Tabanda bir hoşgörü  ortamı bulunmasına ve siyasilerin Aleviler hakkında o kadar olumlu söz söylemesine rağmen, bir türlü gerekli adımlar atılamıyor. Ya da siyasiler adım atmaktan kaçınıyorlar. Bazen bir adım atar gibi oluyorlar, sonra tekrar geri çekiliyorlar. Daha önce 1/1000 ölçekli imar planlarında Cemevleri için “İbadet Merkezi” olarak yapılan tanımlama, 22 Ocak 2026 günlü resmi gazetede yayınlanan genelge ile “ Kültür Merkezi” olarak değiştirildi. Bu geri adıma, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı sayın Esma Ersin’in de onay verdiği belirtilmektedir. Sayın Esma Ersin’in hangi gerekçeye dayanarak buna onay verdiğini açıklaması gerekir. Aksi taktirde, Alevi toplumunun başkanlık hakkındaki olumlu tutumu, olumsuzluğa dönüşecektir.

Alevi toplumu İslamiyet’ten sonra kurulan tüm Türk devletlerinde kurucu unsur olarak yer almıştır. İlgili devletlere ait topraklar işgal ve istilaya uğradığında, yine en önde mücadele edenler onlar olmuştur. Gerek Moğol işgaline gerek batılı emperyalistlerin Anadolu’nun işgaline en sert tepkiyi Aleviler göstermiştir. Özellikle, Moğol işgalinde en büyük bedeli Aleviler ödemiştir. Zor zamanlarda Alevileri hatırlayanlar her ne hikmetse daha sonra unutmayı tercih etmişlerdir. Gerek Osmanlı’nın gerek Cumhuriyetin kuruluşunda Alevileri devletin “kurucu unsuru” olarak görenler, sıra Alevilerin haklarını vermeye gelince; binbir bahane üreterek sorumluluktan kaçmayı tercih ediyorlar. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti anayasasında eşitlik ilkesi ve inanç özgürlüğü bulunmaktadır. Anayasa’nın 10. ve 24. maddesinde aynen şöyle denilmektedir.

"MADDE10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir."

"MADDE 24-  Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir."

Burada sözü edilen 14. madde ise şöyledir:

"MADDE 14-Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz."

Alevilerin 14. maddede belirtilen “devletin ülkesi ve milletiyle, demokratik ve laik cumhuriyetle” bir problemi olmadığını herkes bilmektedir. O halde, Alevilerin anayasal hakları neden verilmemektedir? Devlet bürokrasisinde liyakatlı Alevilere neden görevler verilmemektedir?

Alevilere yasal haklarını vermeyenler ondan sonra da “Aleviler neden muhalif oluyorlar” diye yazılar yazmaktadırlar. “Sizin haklarınız verilmeseydi, siz ne yapardınız?”  Şeklindeki sorularımıza ise, cevap verilememektedir.

Makalemizi tamamlarken Alevi toplumu, kendilerini temsil eden tüm Alevi-Bektaşi dernek ve vakıflardan şunu bekliyor:

Aranızdaki kısır çekişmeleri ve görüş ayrılıkları bırakın. Ortak ilke ve talepler etrafında  birleşin. Demokratik yollardan Alevilerin haklarını savunun.

Hamdullah Dedeoğlu

24.01.2026.

 

 

23 Ocak 2026 Cuma

ALEVİLİĞ’E SOYUT, DEDELERE CAHİL DİYENLERE CEVAP


ALEVİLİĞ’E SOYUT, DEDELERE CAHİL DİYENLERE CEVAP

Alevi İslam inancının kurumsallaşmasını hazmedemeyenler harekete geçmiş bulunmaktalar. Bunlar arasında maalesef Alevi bir aileden gelip, aslında “Ateist” olup, kendilerini sözde “aydın” “entelektüel” gibi görenler de yer almaktadırlar. Bu şahıslar, Alevi toplumunun değer yargılarına ve inanç önderlerine hakarete varan bir dille saldırmaya başladılar.

Bu tür bir anlayışı savunanların, Aleviliği köklerinden koparıp, kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullanmak istedikleri anlaşılmaktadır. Ancak, bu amaçlarına ulaşmak için Aleviliği bugünlere taşıyan Dedeleri ve ocakları etkisiz bir duruma getiremeden başaramayacaklarını da bilmektedirler. Zira son yıllarda Aleviliğin, dernek ve vakıflar aracılığı ile kurumsallaşmaya doğru gitmesinin bu çevreleri rahatsız ettiği görülmektedir.

Bu anlayışın temsilcilerinden olduğu anlaşılan künyesinde avukat-yazar olduğu belirtilen Ali Yıldırım adlı bir zat, sosyal medya hesaplarından Aleviliği “soyut” bir inanç olarak görmekte, dedeleri de “Cahil-cühela” olmakla suçlamaktadır. Bu şahsın yayınladığı paylaşımlardan bazı bölümleri aktarıp, sahip olduğu bilgi birikimini göstermek ve ithamlarına cevap vermenin bir zorunluluk olduğunu düşündüm.

Zira bu “entelektüel” arkadaş, meydanın boş olduğunu sanarak, tarihi gerçeklerden kopuk, temelsiz ve seksenden önce kalma “solculuk” anlayışı üzerinden kendine bir alan açmak istediği anlaşılmaktadır. Bu şahsın "ALEVİLİK "DEDELERE" BIRAKILMAYACAK KADAR CİDDİ BİR KONUDUR" başlığı altında yaptığı paylaşımlar şöyle:

 ... Çünkü Alevilik bir bütün olarak yaşanan hayatın bütün alanlarını kapsayan, o alanlardaki ihtiyaçlara cevap üreten inançla sarılmış bir pratikler demetiydi.

İhtiyaçlara yanıt veren başka mekanizmların varlığında geriye "soyut bir inanç" kaldı.

Bu "inançsa" esas olarak mitolojik bir tarih, edebiyat ve kültürel değerler bütününden oluşuyor.

Doğma yok, iman yok...

Dedenin tarih anlatısı mitolojik bir kurgudan ibaretti... Öykü, hikaye, masal...

O anlatı  şimdi tarihsel bilgi olarak tekrarlanınca derin bir kriz yaşanmaya başlanıldı.

Sözgelimi Alevi anlatısına konu olan Ali tarihte hiç yaşamamıştı...

Uğruna gözyaşı dökülen "Kerbela" özü itibariyle bir iktidar savaşıydı.

Peygamber kimliğinden arındırılarak ceme alınan İslam Peygamberi Muhammed farklı inançalara karşı fetihler yapan bir ümmetin lideriydi...

12 İmam diye adları anılan şahsiyetlerin Alevi deryasına bir damla olsun katkıları yoktu..

İlgili arkadaş, maddi temellere dayanmayan, gerçeklerden kopuk fikirlerini genelleştirerek, Dedeler hakkında şu yorumlarda bulunuyor:

 Bugün 60 yaşının altındaki dedelik iddiasında bulunan hiç bir şahsın ocak-dede-talip ilişkisi içerisinde bulunarak yol sürdüğü, eğitildiği, bilgi ve görgü sahibi olduğu söylenemez... Bu şahısların bir mesleği, bir unvanı olabilir, ama Alevilik adına kesinlikle cahil, cüheladırlar... Normal değil mi, cem yoksa, yol yürümüyorsa nereden bilgi edinipte kendilerini yetiştirecekler ki?

 Tarihsel bilgi ve hakikatler mitolojik anlatıyı paramparça etmekteydi. Alevilik şimdi insani, vicdani, kültürel ve bir direnç unsuru olan yapısıyla varlığına devam ederken soylu bir kana sahip olduğunu öne süren bir takım şahsiyetler Alevi toplumu nezlinde yönetme ve iktidar iddiasında bulunmaya başladılar. Ve onlar mitolojik anlatıyı yeniden yeniden üreterek gerek kendi zeminlerine meşruluk kazandırmaya çalışırken bir yandan da Aleviliğe yönelik en büyük asimilasyon hareketinin temsilcileri haline geldiler. 

Bugün 60 yaşının altındaki dedelik iddiasında bulunan hiç bir şahsın ocak-dede-talip ilişkisi içerisinde bulunarak yol sürdüğü, eğitildiği, bilgi ve görgü sahibi olduğu söylenemez... Bu şahısların bir mesleği, bir unvanı olabilir, ama Alevilik adına kesinlikle cahil, cüheladırlar...

“...Bu sıfatları kullanarak açıkça yola ihanet içerisinde olanları ise hiç saymıyorum... 

Bu zat, yukarıdaki paylaşımlarından özetle şöyle demektedir:

1-Dedelerin bugüne kadar taşıdığı Alevi İslam inancı, “mitolojik bir kurgu, öykü, hikaye, masal” dır.

2-Hz. Ali hiç yaşamamıştır.

3-Kerbela olayı bir iktidar savaşıydı.

4-Hz. Muhammed, farklı inançlara karşı fetihler yapan bir ümmetin lideriydi.

5-On iki imamların Alevi inancına bir katkısı yoktu.

6-Bugün kü Dedeler, “Cahil-cüheladırlar”

7-Dedeler asimilasyona hizmet etmektedirler.

8-Dedeler yola ihanet içerisindedirler.

9-Alevilikten bugüne “soyut” bir inanç kalmıştır.

Şimdi Ali Yıldırım isimli “entelektüel” ve “çok bilgili” olan bu arkadaşın iddia ve ithamlarına cevap verelim.

En sonunda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim. Bu arkadaşın ne dinler tarihi ne de İslam tarihinden bi haber olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir bilgiye sahip olmadığı gibi, inançlara karşı saygılı birisi olmadığı da anlaşılmaktadır. Alevi bir aileden gelmiş olmasına rağmen, Aleviliğin “Yetmiş iki millete aynı gözle bakarız” anlayışından da nasibini almadığı belli olmaktadır. Ondan da vazgeçtik; medeni olan birisinin inançlara saygılı olma ilkesinden dahi uzak olduğunu, kullandığı ifadeler göstermektedir.

Alevi Dedelerine “Cahil-Cühela” diyen bu çok bilene kısa bir tarih dersi vermek gerekiyor.

Aleviler, geçmişteki kültürlerini İslam inancı ile yoğurarak bir sentez yaratmışlardır. Bu inanca ve kültüre “Alevilik” adını vermişlerdir. Bu tanımlamayı da yaşantısı boyunca Hakk’tan, hukuktan ve adaletten yana olan Hz. Ali’den almışlardır. Zira Hz. Ali, hep mazlumun yanında, zalimin karşısında yer almıştır. Hem yiğit bir cengaverdir. Hem de bilgili ve adil bir şahsiyettir. O’nun soyundan gelen on iki imamlar da aynı yolu takip etmişlerdir. Yaşadıkları dönemlerde zalim yöneticilerin karşısında, halkın yanında yer almışlardır. Bu yolda da bedel ödemişlerdir. Hz. Hüseyin ve yoldaşları da bu  nedenle şehit olmuşlardır. Kerbela, tabi ki zalim iktidara karşı, mazlumun iktidarını kurmak içindir. Mazlumun hakkı başka nasıl sağlanabilir ki?

Hz. Ali’’nin hiç yaşamadığını ancak zır cahil birisi söyleyebilir. Gerek Mekke’de gerek Medine’de tefeci-bezirgan Mekke oligarşisine karşı mücadele eden siz miydiniz? Yoksa hayallerinizde yaşattığınız birisiydi mi? Hz. Ali hem Bedir de hem Uhud da hem de Medine'yi kuşatan Mekke oligarşisinin ordusuna karşı en önde savaşmış ve kimsenin karşısına çıkmaktan korktuğu ünlü bir savaşçı olan Amr Bin Verd’i düello da yenen tek cengaverdir. Böyle bir cengaveri kim sevmez? İşte, Aleviler böyle bir cengaverin takipçileridir. Tarihleri boyunca da hep haklının, mazlumun yanında, zalimin ve haksızın karşısında durmuşlardır. Alevilerin tarihini okumayan birisi elbette bunları bilemez.

Hz. Muhammed ise, yeni bir dinle birlikte Hicaz bölgesine hakim olan tefeci-bezirgan sınıfın düzenini yıkmış, onun yerine 7. yüzyıl şartlarına göre hukuk ve adalete dayanan bir sistem inşa etmiştir. Ancak, önyargılı olan ve İslam tarihine Avrupalı oryantalistlerin penceresinden bakanlar bunu da bilemez ve kavrayamaz.  Hz. Muhammed hiç bir zaman saldırı savaşları değil, savunma savaşları yapmıştır. Fethedilen bir yer var ise, o da zorla çıkarıldığı Mekke şehridir.

Alevi toplumuna yüzlerce yıldır önderlik yapan Dedelere gelince;

Alevi dedeleri bugünkü eğitim ve iletişim çağında elbette yüz yıl önceki bilgilerle önderlik yapamazlar. Onlar da kendilerini yenileyerek, bilgilerini artırmak zorundalar. Bu bütün toplumlar ve inançlar için geçerlidir. Kaldı ki, Alevi İslam inancı, insanlığın bugün için savunduğu değerleri yüzyıllardır savunmaktadır. Bu bile Alevi İslam inancının hem hümanist ilkeler hem de gerçekler üzerinde yürüdüğünü göstermektedir.  

Alevi Dedeleri, geçmişten gelen bilgilerini yenileyerek, Aleviliği daha ileriye götürmek için çaba sarf etmekteler. Alevi Dedeleri, hiç bir karşılık beklemeden, gece-gündüz, yaz-kış demeden o köyden, bu köye yüz yıllarca Alevi toplumuna hizmet etmişlerdir. Şimdi o Dedeleri Aleviliği asimile etmekle ve yola ihanetle suçlamak akla ve vicdana sığar mı?

Alevi İslam inancını “soyut” olarak değerlendiren bu arkadaşın İslam dininin kutsal kitabı olan Kuran’ı Kerim’i de okumadığı ve bilgi sahibi olmadığı anlaşılmaktadır. Kendisini “aydın” ve “entelektüel” gören birisinin bir dinin tarihini ve kutsal kitabını okuyup anlamadan fikir yürütmesi “soyut” olmaz mı? Bir konu hakkında bilgi sahibi olmadan fikir yürütülebilinir mi? Kaldı ki Alevi İslam inancı, insan sevgisini, hoşgörülü olmayı, adaletli ve iyi ahlaklı olmayı Kuran’ı Kerim’deki ayetlerden almaktadır. Kur’an’ı Kerim’de bu konuda onlarca ayet bulunmaktadır. Bu arkadaşın bu ayetlerden de habersiz olduğu ve sadece kulaktan dolma ve yüzeysel bilgilerle yorumlarda bulunduğu anlaşılmaktadır.

Bu arkadaşa kolaylık olması açısından Kur’an’ı Kerim’de insan sevgisi, iyi ahlak ve adaletle ilgili ayetleri vermenin yararlı olacağı kanaatindeyim. İlgili ayetlerden bazıları şunlardır:

Nisa suresi, 58. Ayet, Maide Suresi 42. Ayet, Kalem Suresi 3-4. Ayetler, Nahl Suresi 90. Ayet, İsra Suresi, 32. Ayet, Furkan Suresi, 68. ayet, Sebe Suresi 37. Ayet, Maun Suresi, 1-7. ayetleri.

Makalemizi Hz. Ali’nin hala yaşayan ve bugün bile geçerli olan Veciz sözleri ile tamamlayalım.

“GÜZEL AHLAK EN İYİ ARKADAŞTIR.”

“HALKI AYAKTA TUTAN ADALETTİR.”

“EN GÜZEL SÜS AKILDIR.”

“EN ÜSTÜN MEZİYET BİLİMDİR.”

Hamdullah Dedeoğlu.

22.01.2026.

 

 

 

 

20 Ocak 2026 Salı

KURMANÇCA’NIN TACİKÇE İLE İLİŞKİSİ VE KURMANÇLARIN ETNİK KİMLİĞİ


KURMANÇCA’NIN TACİKÇE İLE İLİŞKİSİ VE KURMANÇLARIN ETNİK KİMLİĞİ

Bir önceki makalemizde Taciklerin ataları olan Soğdların Horasan’da özellikle de Orta Asya ve Maveraünnehir (Ceyhun-Seyhun arası) bölgelerinde Türklerle birlikte yaşadıklarını ve birbirlerinin dillerini konuştuklarını açıklamıştık.

Bugünkü makalemizde ise, Modern Tacikçe de bulunan ve  Kurmanç dilindeki kelimelerle aynı olan sözcükler ile Kurmançların etnik kimliği üzerinde duracağız. Tacikistan, Kiril-Rus alfabesini kullandığı için sözcükler bu alfabe ile verilecektir. Kurmanç dilinde günlük konuşmalarda kullanılan 88 kelimeyi seçtik.  Zira, hepsini verdiğimizde makalemize yar kalmayacaktır. Tacikçe ve Kurmanç dilinde aynı olan kelimeleri verdikten sonra, tespit ve yorumlarda bulunacağız.

Tacikçe ile aynı olan Kurmanç kelimelerden seçtiğimiz 88 sözcük şunlar:

TACİKÇE-KURMANÇCA-TÜRKÇE

1-Ҳаво       HAVO             HAVA

hava

2-Себ         SEB                ELMA

elma

3-Талх        TALH                 ACI

acı

4-Кӯр          KÜR                KÖR

kör

5-Хун          HUN                KAN

kan

6-Шиша      ŞİŞA               ŞİŞE

şişe

7-Нон          NON               EKMEK

ekmek

8-Панир      PANİR            PEYNİR

peynir

9-Як             YAK                BİR

bir

10-Ранг       RANG              RENK

renk

11-Гов         GOV                İNEK-ÖKÜZ

inek

12-Дари      DARI               KAPI

 

 

13-Хушк     HUŞK              KURU

 

 

 

 

14-Ҳашт      HAŞT             SEKİZ

 

15-Панҷ      PANÇ              BEŞ

 

16-Орд        ORD                UN

 

17-Чаҳор   ÇAHOR           DÖRT

 

18-Пеш       PEŞ                 ÖN

 

19-Худо      HUDO             TANRI

 

20-Даст      DAST               EL

 

21-Сар       SAR                  KAFA

 

Гарм          GARM              SICAK

 

22-Баланд  BALAND        YÜKSEK

 

23-Асп          ASP               AT

 

24-Сад         SAD               YÜZ (SAYI)

 

25-Кушта     KUŞTA          ÖLDÜRMEK

 

26-Корд       KORD            BIÇAK

 

27-Танбал  TANBAL         TEMBEL

 

28-Пӯст       PÖST              DERİ

 

29-Дурӯғ    DURÜF           YALAN

 

30-Мард     MARD             ERKEK

 

31-Усто      USTO              USTA

 

32-Гӯшт      GÜŞT                ET

 

33-Шир         ŞİR                  SÜT

 

34-Ном       NOM               İSİM-AD

 

35-Шаб       ŞAB                 GECE

 

36-Пиёз      PİYAZ             SOĞAN

 

37-Роҳ        ROH                YOL

 

38-Хом        HOM               ÇİĞ-HAM

 

39-Сурх      SURH              KIRMIZI

 

40-6Иринҷ   BİRİNÇ           PİRİNÇ

 

41-Халос     HALOS           KURTULMAK

 

42-Такрор   TAKROR        TEKRAR

 

kurtulmak

43-Рост        ROST             SAĞ

 

44-Шанбе    ŞANBE           CUMARTESİ

 

45-Мактаб   MAKTAB         OKUL

 

46-Ҳафт      HAFT               YEDİ (SAYI)

 

47-Кӯтоҳ      KUTOH            KISA

 

48-Шаш        ŞAŞ                 ALTI (SAYI)

 

49-Мор         MOR               YILAN

 

50-Барф       BARF              KAR

 

51-Собун     SOBUN           SABUN

 

52-Нарм      NARM             YUMUŞAK

 

53-Шӯрбо    ŞÖRBO            ÇORBA

 

54-Дуздӣ     DUZDI              ÇALDI

 

55-Тӯфон     TUFON             FIRTINA-TUFAN

 

56-Қувват    KUVVAT           KUVVET

 

57-Шакар    ŞAKAR               ŞEKER

 

58-Муносиб  MUNOSİB        MÜNASİP-MÜSAİT

 

59-Якшанбе  YAKŞANBE      PAZAR

 

60-Албатта     ALBATTA         ELBETTE

 

61-Ширин       ŞİRİN               TATLI

 

62--Вазифа   VAZİFA             GÖREV-VAZİFE

 

63-Чой            ÇOY                  ÇAY

 

64-Муаллим      MUALLİM       ÖĞRETMEN

 

65-Даҳ                DAH                ON (SAYI)

 

66-Онҳо             ONHO              ONLAR

 

67-Дузд              DUZD              HIRSIZ

 

68-Сӣ                  Sİ                     OTUZ

 

69-Ҳазор            HAZOR            BİN (SAYI)

 

70-Се                  SE                     ÜÇ

 

71-Панҷшанбе  PANÇŞANBE   PERŞEMBE

 

72-Тунука          TUNUKA            TENEKE

 

73-Дарахт          DARAHT          AĞAÇ

 

74-Сешанбе      SEŞANBE        SALI

 

75-Ду                   DU                     İKİ

 

76-Бист                BİST               YİRMİ

 

77-Шӯстан         ŞÜSTAN          YIKAMAK-YIKAMA

 

78-Об                 OB                     SU

 

79-Роҳ                ROH                  YOL

 

80-Суст              SUST                GÜÇSÜZ-GEVŞEK

 

81-Чоршанбе   ÇORŞANBE      ÇARŞAMBA

 

82-Ҳафта         HAFTO                HAFTA

 

83-Чӣ                ÇI                          NE

 

84-Зимистон   ZİMİSTON            KIŞ

 

85-Шоҳид        ŞOHİD                 TANIK-ŞAHİT

 

86-Сол              SOL                     YIL

 

87-Зард            ZARD                  SARI

 

88-хирс             HİRÇ                   AYI

 

Örnek verdiğimiz kelimelerden de görüleceği gibi, bugünkü Tacikçe’den seçtiğimiz kelimelerin büyük çoğunluğunun Kurmanç dilindekilerle aynı olduğunu, küçük bir kısmında ise, bazı harflerin yer değiştirdiğini görmekteyiz. Aradan bin yıl geçmesine rağmen, çok az farklılıklar olması bizi oldukça şaşırttı. Seçtiğimiz kelimeler günlük konuşmalarda sıkça kullanılan sözcüklerdir. Zira günlük konuşmalarda kullanılan kelimelerin sayısı 500-600 kelimeyi geçmemektedir.

Benzer ve aynı olan kelimeler bize şunu göstermektedir: Kurmançca konuşanların Horasan’dan geldiği doğrulanmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’de Kurmançca konuşanların Kürt kökenli değil, bir kısmının Tacik, diğer kısmının da Türkmen olduğu anlaşılmaktadır. Zira, Kaşgarlı Mahmut’un eserini yazdığı 11. yüzyılda gerek Horasan’da gerekse Orta Asya’da Kürt halkı yaşamıyordu. Bugün Horasan’da yaşayan Kürtlerin Safevi döneminde iskan edildikleri kayıtlarda mevcuttur. Zira, Horasan’a giden Kürtlerin büyük çoğunluğunu 16. yüzyılda Anadolu’dan Şah İsmail’e katılanlar olduğunu biliyoruz. Osmanlı kayıtları da bunu teyit etmektedir. Bu konu hakkındada, Prof. Dr. Faruk Sümer’in “OĞUZLAR-TÜRKMENLER” isimli kitabına bakılabilir.

Diğer taraftan, Kürtçe batı İran dillerine yakın bir lehçe iken, Kurmanç dili doğu İrani diller grubu içinde yer almaktadır. Ayrıca, Alevi olan Kurmançlar ibadet dili olarak Türkçeyi kullanmaktaydılar. Rahmetli dedemle 1960'lı yıllarda Kertme ve Kavaklı köyünde katıldığım Cemlerde bütün dualar Türkçe ile yapılıyordu. Bu örnek de Kurmançca konuşanların daha önceden her iki dille konuştuklarını göstermektedir. Ekte sunacağım belgelerden de görüleceği gibi, Kertme, Çayan köylerinin Türkmen oldukları görülecektir. Çulpara, Koyuncu, Şıhoğlu, Gafarlı ve Şarklı köylerinin de Türkmen olduklarını belirten belgelerini gerek Çulpara Köyü Tarihçesinde gerekse Göynücek Köyleri Tarihçesinde açıklamıştık.

Buna ilaveten Osmanlı kayıtlarında Kurmancların Türkmen olduğu da yer almaktadır. Cevdet Türkay’ın Osmanlı arşivlerine dayanarak yazdığı “OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA OYMAK, AŞİRET VE CEMAATLAR” isimli eserinde Kurmançlar hakkında “Konar-göçer Türkman taifesinden olan Kürmanc Aşireti Bozulus Türkmen Aşiretindendir.” Denilmektedir. (Sayfa, 103, İşaret Yayınları, 2012)

Sonuç olarak, Anadolu’ya Türklerle birlikte İrani dilleri konuşan topluluklar da gelmişti. Ancak bunların büyük çoğunluğunu zanaatkar-esnaf, ilim ve bilim insanları oluşturuyordu. Gerek Selçuklu gerekse Osmanlı devletinin kuruluşunda bürokrasinin önemli mevkilerinde bunlar görev almıştı. Selçuklu ve Osmanlı devletinin resmi yazışmalarında Farsça’nın kullanılması da buradan geliyordu.

Anadolu’ya gelenler arasında Horasan’dan gelen Tacik kökenliler de bulunuyordu. Mevlana Celaleddin Rumi de bunlardan biriydi. Nitekim Mevlana eserlerini batı İrani Farsça ile değil, doğu İrani bir halk olan Taciklerin konuştuğu dil ile yazmıştır.  

Buradan şunu da belirtmekte yarar var. Kurmançca konuşanların hepsinin Türkmen olduğunu söyleyemeyiz. Elbette Tacik kökenli olanlar da vardır. Ancak, bunların bir kısmının Kürt, bir kısmının da Türkleştiğini söyleyebiliriz.

Osmanlı Devleti, Safeviler devleti ile çatışma içinde olduğu için İrani dil konuşanların hepsini EKRAD-KÜRT olarak kaydetmiştir. Çünkü, Kürtler Osmanlı ile mezhep temelinde ittifak kurmuştu. Aşiretlerin kayıtlarda kendilerini “Kürt” diye tanımlaması güvenlik kaygısına da dayanıyordu. Dolayısıyla, Kurmançca konuşan aşiretlerin hem güvenlik açısından hem de konuştukları dil açısından kendilerini “Kürt” olarak tanımlamasının gerekçeleri bulunuyordu. Bu konuda ilgili aşiretlerin soyağacına bakmak gerekir. Zira, Anadolu’daki nüfus kayıtları esas olarak Osmanlı Devletinin vergi ve nüfus sayımlarına dayanmaktadır. Bu kayıtlara bakıldığında, aşiretlerin soyağacını öğrenmek mümkündür. Nitekim, biz de bölgemizdeki Kurmançca konuşan aşiretlerin etnik kimliğine, bu kayıtları inceleyerek ulaştık. Konuya ilgi duyan arkadaşlara, bölgelerine ait nüfus ve vergi defterlerini incelemelerini öneriyorum.

Kurmança ile Tacikçe arasındaki ilişkiyi kısaca özetledik. Yararlı olması dileği ile...

 Hamdullah Dedeoğlu

20.01.2026.

 EKLER:

--KERTME VE ÇAYAN KÖYLERİNİN OSMANLI NÜFUS DEFTERLERİNDEKİ KAYITLARI.

--KURMANÇLAR AŞİRETİNİN OSMANLIDAKİ KAYITLARI

--DEDESLİ, İNALLU VE ALAMASLI AŞİRETLERİNİN TÜRKMEN OLDUĞUNU GÖSTEREN OSMANLI KAYITLARI

--Kurmaçların Türkmen olduğunu gösteren Osmanlı Devletine ait kayıtlar. (Cevdet Türkay, Osmanlı İmparatorlığu’nda Aşiret, oymak ve Cemaatler adlı eserinden alınmıştır.)

Alamaslı Aşiretinin Türkmen olduğunu gösteren Osmanlı kayıtları. (C. Türkay aynı eser)

Dedesli aşiretinin Türkmen olduğunu gösteren Osmanlı kayıtları. (C. Türkay, aynı eser)


İnallu AşiretininTürkmen olduğunu belirten ve iskan edildiği bölgeleri gösteren Osmanlı Devletindeki kayıtlar.(C. Türkay aynı eser)

Çayan Aşiretinin Türkmen olduğunu gösteren Osmanlı kayıtları. (C. Türkay Aynı eser)

Kertme Köyünün bir kısmının Türkmen Alamaslı Aşiretine mensup olduğunu gösteren Osmanlı Kayıtları. (Bugün Koyuncu köyünde yaşamakta olan Karalıoğlu ailesinin 1830 yılındaki kayıtları.)

Bugün Koyuncu köyünde oturan Kel Hüseyin ailesinin 1830-1844 Nüfus sayımında Çayan köyünde olduğunu gösteren nüfus kaydı. Aynı belgede Çayan köyünün bir kısmının Türkmen İnallu aşiretine mensup olduğu da görülmektedir.

Kertme Köyünün Türkmen Alamaslı, Çayan köyünün bir kısmınınTürkmen Pehlivanlı Aşiretinden Hatal Cemaatine mensup olduğunu gösteren 1830-1844 Nüfus kayıtları.

Türkmen Çayan Aşiretinin iskan edildiği bölgeleri gösteren bilimsel bir makale.

Dedesli, Alamaslı, Pehlivanlı, İnallu, Çayan ve Kurmanç aşiretlerinin Türkmen olduğunu belirten Osmanlı arşiv uzmanı Cevdet Türkay’ın kaleme aldığı kitap.

1830 Çorum Nüfus defterlerinde Kertme köyünün yarısının mensup olduğu Dedesli Türkmen aşiretinin kayıtları. (Kertme ve Çayan Köylerine ait kayıtlar Hacı Haldun Şahin’in yazdığı “Osmanlı Dönemi Nüfus Defterlerinde Çorum Bölgesi Aşiretleri” adlı eserinden alınmıştır.)

 

 

 

 

19 Ocak 2026 Pazartesi

KURMANÇ DİLİ TACİKÇE’NİN BİR LEHÇESİ Mİ? (1)

 

KURMANÇ DİLİ TACİKÇE’NİN BİR LEHÇESİ Mİ? (1)

Daha önceki makalelerimizde Kurmanç dili ile klasik Farsça arasındaki ilişkisine değinmiştik. Bu makalelerimizde, Kurmanç dilindeki kelimelerin Farsça kökenli olmaları üzerinde durmuştuk.

Son edindiğimiz bilgilerde ise, Kurmanç dilinin Farsça’nın batı lehçelerinden ziyade doğu lehçelerine daha yakın olduğunu tespit etmiş bulunmaktayız. Bu değerlendirmeye de Kaşgarlı Mahmud’un yazmış olduğu “DİVAN-U LUGATİ’T TÜRK” eserini incelerken ulaştık. İlgili eserde şu bölüm dikkatimizi çekti. METİN-ÇEVİRİ-NOTLAR” bölümünün 11. sayfasında şöyle denilmekteydi:

“Balasagunlular Soğdca ve Türkçe konuşurlar. Tıraz’lılar ve Beyza Şehri halkı da böyledir.” (Hazırlayanlar Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2025)

Kaşgarlı Mahmud, bu eseri 11. yüzyılda yazmıştı. Yani, Moğol işgalinden önce kaleme alınmıştı. Dolayısıyla bu eserde, Orta Asya ve Horasan bölgesinden batıya yapılacak olan göçlerden öncesi anlatılmaktadır. O dönemde, Orta Asya’da bir Türk devleti olan Karahanlılar devleti bulunuyordu.

O halde, Kaşgarlı Mahmud’un eserinde belirttiği Soğdça dili ne idi? Ya da Soğdlar kimdi? Bunu araştırmamız gerekiyordu.

Araştırmalarımız sonunda, Soğdların yaşadığı bölgenin; Aral gölüne dökülen Ceyhun nehri ile başladığını ve bugünkü Tacikistan’a kadar olan toprakları kapsadığını öğrendik. Nitekim, Tacikistanlılar da atalarının Soğdlar olduğunu savunmaktadırlar.

Soğdlar hakkında tarihçi ve aynı zamanda bir dil uzmanı olan Prof. Dr. Süer Eker, “ORTA ASYA’NIN İRANİ HALKI TACİKLER” adlı makalesinde Soğdlar hakkında şu bilgileri vermektedir:

Tacikler: Orta Asya’nın Yerlileri

Soğdlardan Taciklere: Bugünkü Özbekistan‟ın doğusuyla Tacikistan toprakları Doğu Türkistan‟ın batısı, Antik Soğd (İng. Sogdiana) halkının ve mirasçılarının en az iki bin yıldır ana yurdudur, yani Tacik ana yurdu, Pamir Dağları‟ndan Amu Derya‟ya (Ceyhun nehri) değin uzanan geniş bir alandır. Türk tarihinde Soğd, Soğdak olarak tanınan coğrafya ve bu coğrafyanın tüccar ve diplomat sakinleri Soğdlar, doğudan batıya, batıdan doğuya din, ticaret ve diplomasi aracılığıyla yüzyıllar boyunca çok farklı kültürleri harmanlamışlardı. Pers İmparatorluğu ile Birinci Türk Kağanlığı‟nın, MS 565‟te Heftalit İmparatorluğu‟nu müşterek bir operasyonla ortadan kaldırmalarının ardından yapılan paylaşımda Soğd, Türk tarafının savaş ganimetiydi.” (Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2011, sayfa, 356 )

Süer Hoca, Taciklerin İranlılardan, yani Farslılardan farklı bir dile ve kültüre sahip olduklarını belirterek, makalesine şöyle devam etmektedir:

Tacikler ve Farslar (İranlılar): Gerçekte Tacikler, İran platosundaki Farsların doğrudan bir uzantısı değildir. Her iki topluluk da İran dilli olmalarına; dilde, kültürde ve dinde ortak değerleri paylaşmalarına karşın Taciklerle İranlıların etnik ve dilbilimsel kökenleri farklıdır. Farslar, Eski Pers ve Sasani imparatorluklarının; Tacikler ise Baktir, Soğd ve Part gibi Doğu siyasi coğrafyalarındaki İran topluluklarının modern temsilcileridir. “ (Aynı eser, sayfa, 358)

Soğdların, Türklerle Orta Asya’daki ilişkisinin Anadolu’da da devam ettğini görmekteyiz. Gerek Selçuklularla gerekse de Horasan’ın Moğal işgalinden sonra, Soğdların yani, Tacik kökenli aydın ve halk kesiminin de Türklerle birlikte olduklarına şahit olmaktayız. Süer Hoca, bu konuda ünlü düşünür ve mutasavvuf Mevlana Celaleddin Rumi’nin Tacik kökenli olduğunu belirterek, şöyle demektedir:

Mevlana Tacik’tir, ‘Meditsina’ Tacikçedir: Bugün, ulusalcı Tacik aydınları da, tıpkı İranlı-Fars aydınları gibi, dünyanın en eski uygarlıklarının, Perslerin, Soğdların mirasçıları ve Orta Asya‟nın en eski sakinleri oldukları inancı ve gururu içindedir.

 Ebu Hanife, Gazali, Tirmizî, Ebu Davut, İmam Buhari gibi İslam büyükleri, Rudeki, Mevlana gibi sanatçılar, ilahiyatçılar, felsefeciler Tacik‟tir. Rahmon‟un ifadesiyle Mevlana Tacikistan‟ın güneyinde Vahş bölgesinde doğmuştur. Belh‟e sonradan gitmiştir. Rudeki, Ebul Kasım Firdevsi‟nin Şehnamesi, Mevlana‟nın Mesnevi-yi Manevisi vd. eserler seçkin Tacik ulusunun adeta pasaportlarıdır. Samanilerin kalpgâh‟ı Buhara ve Semerkand aynı zamanda uygarlıkların merkezidir.

Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergin Ayan da KARAHANLILARIN SELÇUKLU EGEMENLİĞİNE GİRME SÜRECİ “  isimli makalesinde aynı konu hakkında şu bilgileri vermektedir:

Balasagunlular Sogd lehçesi (Kaşgarlı’ya göre “Soğdlar Balasagun'a gelip yerleşmiş olan bir kavimdir. Bunlar Buhara ile Semerkand arasında bulunan Soğddandır. Ancak bunlar, Türk kılığına bürünmüşler ve Türklerin huylarını edinmişlerdir.”) ve Türkçe kullanırlar. Tıraz ve Bayda şehirlerinin halkı da böyledir. İsbicâb ile Balasagun arasındaki bölgede yer alan Argu (argu “iki dağ arası” demektir. Bundan alınarak Taraz ile Balasagun arasındaki şehirlere Argu denmiştir; çünkü orası iki dağ arasındadır) şehirleri halkının dili arı değildir. Kaşgar'ın Kançak lehçesinde konuşan köyleri vardır. Şehrin içinde ise Hakani (Karahanlı) Türkçesi konuşulur. Balasagun ve o civardaki Argu şehirleri halkının dilinde “şehir (balda)” demektir.( Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2015, Cilt, 4, Sayı 3, Sayfa, 4)

Süer ve Ergin Hocalarımızın verdiği bu bilgiler, Kaşgarlı Mahmud’un “Divanu Lugati’t Türk” eserinde yer alan bilgileri doğrulamaktadır. Yani Soğdlarla Türkler içiçe yaşadıkları için; çift dilliydiler ve birbirlerinin kültürlerini etkilemişlerdi. Nitekim, bugünkü Türkçe’de yüzlerce Tacikçe kelime bulunduğu gibi, yine aynı şekilde Tacikçe de de onlarca Türkçe kelime yer almaktadır. Ancak hakim ve yönetici kavim Türkler olduğu için; Anadolu’ya gelen Soğd-Tacik kökenli halkın bir kısmının zamanla Türkleştiği, bir kısmının ise, eski dillerini kullandığı anlaşılmaktadır.

Yukarıda verdiğimiz bilgilerden sonra, makalemizin ana konusuna geçebiliriz. Anadolu’da yaşayan Kurmançca konuşan topuluklar atalarından hep şu sözlü anlatımları duymuşlardı: “Biz Horasan’dan geldik.” Bu sözlü anlatım aslında doğruydu. Zira, Kurmanç dilini bilen birisi olarak, Tacikçe kelimelerle yaptığım karşılaştırmalar beni ilginç bir sonuca götürdü. Tacikçe ile Kurmancça kelimeler arasında birebir  aynı olan sözcüklerin çokluğu beni oldukça şaşırttı. Bugün Tacikistan’da kullanılan Kiril (Rus ) alfabesiyle yazılmış TACİKÇE SÖZLÜK” te aldığım kelimelerin yazılışına ve okunuşuna baktığımda, aradan bin yıl geçmesine rağmen, birebir aynı olması beni tarihin derinliklerine götürdü.

Ancak, makaleyi uzun tutmamak amacıyla Kurmanç kelimeler ile Tacikçe arasındaki benzerlikleri ve Kurmançların etnik kimliği hakkında vardığım sonuçları ikinci makalemizde ele alacağız. 

 İkinci makalemizde buluşmak dileği ile...

Hamdullah Dedeoğlu.

19.01.2026.

Kaynaklar:

--Divanu Lugati’t Türk, Hazırlayanlar, Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Türk Dil Kurumu, 2025.

--Prof. Dr. Süer Eker, Orta Asya’nın İrani Halkı Tacikler Adlı Makalesi, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2011,

--Prof. Dr. Ergin Ayan, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Karahanlıların Selçuklu Egemenliğine Girme Süreci” isimli makalesi. (Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2015, Cilt 4, Sayı, 3)

Ek: Karahanlılar Devletinin Haritası

KARAHANLILAR DEVLETİ 840-1212


 

 

 

 

Popular