25 Ağustos 2026 Salı

ALEVİLİKTE GÜRUH-U NACİ NE DEMEK?

  

ALEVİLİKTE GÜRUH-U NACİ NE DEMEK?

Aleviliği tam olarak anlamak için “Güruh-u Naci” nin ne anlama geldiğini bilmek gerekir.

Bu kavramın içerdiği anlam kısaca şudur:

Sözlü gelenekte, Alevilik dünyanın yaratılışından beri var olan bir yoldur. Bu durum, şöyle açıklanmaktadır: 

Yolumuz, “Kalü Belada kurulmuş ve orada ikrar verilmiştir. Bu yol Hz. Âdem’den, Hz. Şit’e süzülen nurdan gelen, temiz ve pak olan nebilerin, velilerin soyu, yani Güruh-ı Naci’nin ve onu takip edenlerin dâhil olduğu yoldur.”

Yani, Alevi geleneğinde Alevilik, Hz. Peygamber ve Hz. Ali soyundan gelenleri kapsadığı gibi, onlara inananları, onlara talip olanları da  kapsamaktadır.

Geleneksel Alevilik de bu şöyle anlatılmaktadır:  

Tüm peygamberler, Ehli Beyt ve dedeler, bu soydan gelir. Bu şahsiyetlerle ikrar bağı kuran kişiler de bu soydan desteklerini alır ve kurtuluşa ererler. 

Hz. Peygamber’le birlikte nübüvvet devri son bulmuştur. Gürh-u Naci soyu velayet yolu ile Hz. Ali ve ehlibeyt ile devam etmiştir.”

O halde, Güruh-u Naci ne demek onu açıklayalım:

Güruh-u Naci kavramı, “kurtuluşa eren topluluk” anlamında kullanılan bir ifadedir. Alevi inancına göre, Güruh-u Naci, peygamberlerin, Ehli Beyt’in ve o soydan gelen dedelerin soyudur. Bu soyun, yüksek sorumluluklarla donatılmış, seçilmiş bir soy olduğuna inanılır.

Alevi inanışına göre Ehli Beyt, ilahi düzenin en doğru yaşandığı ve gösterildiği ailedir. Bu sebeple Ehli Beyt’e uymak, onların yolunu takip etmek, kurtuluşa ermek demektir. Bunun için Ehli Beyt, Nuh’un gemisi olarak kabul edilir. Bu inanış da Hz. Muhammed’den aktarılan bir söze dayandırılmaktadır.

İlgili hadis şöyledir:

· "Benim Ehl-i Beyt'im (ev halkım ve soyum) Nuh'un gemisi gibidir. Kim o gemiye binerse kurtulur, her kim de ondan geri kalırsa (binmezse) helak olur"

Alevi mitolojisine göre Peygamberler, veliler, dedeler Şit Peygamber ile Güruh-ı Naci soyundan gelirler. Bu grubun atasının Şit Peygamber olduğuna inanılır.

Bununla ilgili olarak, Museviliğin kutsal kitabı Tevrat da Şit peygamber hakkındaki ayetler şöyledir:

Yaratılış, bölüm 5: 1-3. Ayetler: Adem soyunun öyküsü:

Tanrı insanı yarattığında onu kendine benzer kıldı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı ve kutsadı. Yaratıldıkları gün onlara "İnsan" adını verdi. Adem 130 yaşındayken kendi suretinde, kendisine benzer bir oğlu oldu. Ona Şit adını verdi.

Kur’an’ı Kerim’de Ehlibeyt ile ilgili ayetler ise şöyledir:

Şura Suresi, 23. Ayet: “Ey Muhammed! De ki; ben bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. İstediğim ancak yakınlarıma (Ehli Beytime) sevgidir.”

Ahzab Suresi, 33. ayet: Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden ancak günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor."

Alevi inancında, ötekini cehennemlik ve lanetli görme durumu yoktur. Bu yola giren herkese Güruh-u Naci'den olma yolu açıktır. Yani, yolun kurallarını yerine getirmek kaydıyla herkes “Kamil insan” olma yoluna girebilir.  

Alevi sözlü geleneğinde, yetmiş iki millet sayısı da bilinçli olarak kullanılmaktadır. Alevi inancına göre, yetmiş iki Millet Adem peygamberin Habil ile Kabil olan oğullarından, yetmiş üçüncü millet yani Güruh-u Naci, üçüncü oğlu Şit peygamberin soyundan gelenlerdir.

Bu durum Alevi mitolojisinde şöyle anlatılmaktadır:

"Habil, Kabil tarafından öldürüldükten sonra, Hz. Âdem çok ağlamıştır. Cenab-ı Allah Cebrail’i Âdem’e göndererek Hz. Şit’i ona müjdelemiştir. Hz. Âdem ile Havva’nın yetmiş iki evladı çift olarak doğmuştur. Sonra yetmiş üçüncü çocuk olarak Şit dünyaya gelmiştir. Şit tek geldiği için evleneceği kimse yoktur. Bu sebeple, Allah cennetten Naciye isimli huri bir kızı Şit’e eş olarak göndermiştir. Bütün peygamberler, veliler, dedeler bu soydan gelmiştir.”

Bu mitolojide, Hz. Şit’in eşinin cenetten gelen bir huri olması, onun saf, arınmış ve temiz soylu olduğu, bu nedenle de peygamber neslinin bu soydan geldiği anlatılmaktadır. Yani, “kurtulmuş” “arınmış” ve “cennetle müjdelenenler” olarak adlandırılmışlardır. Onun için bu soydan gelenlere ve yolunu takip edenlere “Güruh-u Naci” denilmiştir.

Hamdullah Dedeoğlu

25.08.2026.

 

 


 

23 Ağustos 2026 Pazar

EGEMENLERİN TARİHİ Mİ, HALKIN TARİHİ Mİ?


EGEMENLERİN TARİHİ Mİ, HALKIN TARİHİ Mİ?

İki türlü tarih yazımı vardır. Biri halkın tarihi, diğeri de iktidarı ellerinde bulunduranların yazdığı tarih vardır. İktidarı ellerinde bulunduranlar tarihi tabi ki kendi menfaatleri açısından yazmışlar ya da yazdırmışlardır. Bu bütün milletler için geçerlidir. Örneğin, Romalılar hakimiyeti altındaki toprakların dışında yaşayan göçebe toplumlardan olan Hunları, Germenleri-vizigotları-Ostragotları “kaba” “vahşi”  “ilkel” anlamına gelen “Barbar” olarak nitelendirmişler ve kendilerinden aşağıda görmüşlerdir.

Aynı bakış açısı Romalıların, Hristiyanlığı resmi din olarak kabul ettikten sonra devam etmiş, diğer inançları ve Hristiyanlığın Katolik mezhebi dışındaki yorumlarını “sapkın” olarak nitelendirmişler ve dışlamışlardır.

Aynı anlayış imparatorluklar kuran diğer milletler için de geçerlidir. Persler, Sasaniler, Emeviler ve Abbasi İmparatorlukları da aynı yolu takip etmişlerdir. Hem kendilerini hem de benimsedikleri dinleri, inançları, mezhepleri kutsallaştırmışlardır. Kendi dini yorumlarını çıkarlarına uyumlu hale getirirken, farklı olanları düşmanlaştırmışlardır.

Bunun nedeni, iktidarı ve yönetimi ellerinde bulundurmanın, bir üstünlük ve ayrıcalık olduğunu topluma kabul ettirmekti. Zira bunu yapmadıkları taktirde, iktidarlarının devamını sağlamak için bir gerekçe kalmayacaktı. Bu politikalar, halkı kendilerine inandırmak için onlara meşru bir zemin yaratıyordu. Böylece, yönettikleri toplumları baskı altında tutup, iktidarlarının devamını sağlıyorlardı.

Bu girişten sonra, İslam coğrafyasındaki iktidarları buna örnek olarak verebiliriz. hemen hemen hepsi küçük bir azınlık tarafından yönetilmektedir. Demokrasiden, insan haklarından uzak bir yönetim anlayışı hüküm sürmektedir. Halkın yönetime katılma ve düşüncelerini açıklama hakları bulunmamaktadır.

O halde bu yönetimler nasıl ayakta kalabiliyorlar?

Birincisi, hakim olan inanç üzerinden, ikincisi “kutsal devlet” anlayışı üzerinden, üçüncüsü işbirlikçisi oldukları emperyalistlerin  desteği ile iktidarlarını devam ettirmektedirler. (Örneğin; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün gibi.)

Yaptıkları tüm icraatları ya dine ya da kutsallaştırdıkları “devlet anlayışına”na bağlamaktadırlar. Böyle olunca, iktidarların küçük bir azınlığın lehine, halkın aleyhine yapmış olduğu uygulama ve eylemlerine itiraz etme, karşı bir ses çıkarma, diğer bir deyimle muhalif olma şartlarını ortadan kaldırmaktalar. Bu yöntem, iktidarlar tarafından binlerce yıldır tekrarlanan bir yönetim şeklidir.

İşte iktidarda olup, yönetimi ellerinde bulunduran bu egemen kesim, tarih yazılırken de kendi çıkarlarına uygun olarak yazmaktadırlar. Yaptıkları savaşları, kahramanlıkları anlatırlar. Ezilen, sömürülen halkın çektiklerinden bahsetmezler. Ancak halkın da savunucuları her zaman olmuştur. Bu savunucular, halkın gözünde kahramanlıkları ve yiğitlikleri ile anılmışlardır.  

Halk, bu kahramanları sayesinde tarihlerini unutmamış, hafızalarında canlı tutmuşlardır. Örneğin; aradan iki bin yıl geçmesine rağmen Roma İmparatorluğu’na kafa tutan, özgürlük için ayağa kalkan köle Spartaküs’ün mücadelesi hala unutulmamıştır. Yine aynı şekilde Emevi zulmüne isyan bayrağını açan Hz. Hüseyin’in, Ebu Müslim Horasani’nin mücadelesi hala canlılığını korumaktadır.

Resmi tarih kitaplarını egemenler yazmış olsa da tarihi, tarih yapan da halklar olmuştur. Onlar uyandıklarında çağ değiştirmiş, yeni bir düzenle birlikte medeniyet de getirmişlerdir. Peygamberler tarihi, yakın çağdaki bütün sosyal devrimler bunun şahididir.

Hamdullah Dedeoğlu

23.08.2026.

 

 

 

 

 

 

 

12 Ağustos 2026 Çarşamba

ANTİ-EMPERYALİST SOL'A NE OLDU?

 

ANTİ-EMPERYALİST SOL'A NE OLDU?

Türkiye’deki anti-emperyalist sol'a ne oldu? 1980 öncesi sol örgütlerin ortak sloganı olan “Kahrolsun emperyalizm” “kahrolsun ABD emperyalizmi” diyenler nereye gitti? Emperyalizm mi bitti, yoksa anti-emperyalist sol ideoloji mi bitti?

Sovyetler Birliğinin 1989 yılında dağılmasından sonra, dünyadaki sol partilerin büyük çoğunluğunda kırılmalar, dağılmalar ve küçülmeler yaşandı. Özellikle Avrupa’daki sol- sosyalist partiler ya çok küçüldüler ya da dağılıp gittiler. Zira yeni gelişmeleri analiz edip, sol ideolojiyi geliştiremediler. Gerek liberalizme gerek aşırı sağa alternatif üretemediler. Halkın ihtiyaçlarına cevap veremediler. 19. ve 20. yüzyılın tahlillerini tekrar etmekten başka bir şey söyleyemediler.  

Aynı gidişat ülkemizde de yaşandı. Kendilerini “Sosyalist” olarak tanımlayan partiler ideolojilerini terk ederek, etnik milliyetçiliği savunan ve emperyalizmle işbirliğini gizlemeyen bir partinin kuyruğuna takıldılar. Onların listesinden milletvekili seçilerek parlamentoya girdiler. Sol söylemleri sadece slogan bazında kaldı.

Sol ideolojinin olmazsa olmaz ilkelerinden olan “Emperyalizme karşı olmak” “laiklik, özgürlük ve demokrasiyi savunmak” gibi ilkelerini unutturmaya çalıştılar. Bu konuda kendilerini eleştirenleri  ya “ırkçı” ya da “faşist” olmakla itham ettiler. Emperyalizme karşı olanlar ”ırkçı” ve “faşist” oldular, emperyalizmle ittifak yapanlar, onların projelerinde görev alan ve piyonluk yapanlar “devrimci” oldular. Hem emperyalistlerden para ve silah alacaksınız hem de “devrimci” olacaksınız? Siz kimi kandırıyorsunuz?

Anti-emperyalist bir mücadeleden gelen CHP’ye gelecek olursak; Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya girmesinden sonra Kemalist çizgiden uzaklaşarak, liberal bir çizgiye evrildiler. Kemalist ideolojiyi kararlılıkla savunamadılar. Kemalist çizgiyi savunan aydınlar da emperyalistlerin ve onların işbirlikçileri tarafından ya suikastlarla ya da faili meçhul cinayetlerle ortadan kaldırıldılar. (Gazeteci-yazar Uğur Mumcu, gazeteci-yazar Ahmet Taner Kışlalı, akademisyen Prof. Dr. Bahriye Üçok, Orgeneral Eşref Bitlis gibi)

Bugünkü CHP ise, üç ayrı gruba ayrılmış durumdadır. Parti merkezini ele geçirenler, iktidar partisinin  etnik milliyetçi parti ile birlikte hazırladıkları “çerçeve yasası”na destek verdiler. Oradan ayrılıp, Yeni Partiyi kuranlar ise, ikiye bölünerek bir kısmı PKK’ya af getiren “Çerçeve yasası”na “evet” bir kısmı da “hayır” oyu verdi. Sosyalist solun yaşadıkları, Kemalist solun da başına geldi. Yeni fikirler ve liderler çıkaramadılar. Partiyi liberallerle, etnik milliyetçilerle doldurdular. Atatürk’ün ve kurtuluş savaşının mirasını tükettiler. Halktan ve onların ne talep ettiklerinden koptular. Partinin amblemindeki ilkelerini savunmak bir yana, ismini bile anmadılar.

PKK’ya af getiren “Çerçeve yasası”na gelince, bizim görüşümüz şudur; terörsüz Türkiye’yi biz de savunuyoruz. Ancak ortaya konulan ve gelinen durum ile söylenen ile yapılan arasında zıtlıklar bulunmaktadır. 

Bunu maddeler halinde şöyle açıklayabiliriz:

1-PKK ve türevleri ABD emperyalistleri ve Siyonistlerle yapmış olduğu “taktik ittifak”ı terk ettiğini açıklamalıdır.

2-Türkiye, Suriye, Irak ve İran’a karşı emperyalistlerle birlikte hareket etmeyeceğini açıklamalıdır.

3-Ortadoğu’da yaşayan tüm halkların birliğinden ve kardeşliğinden yana olduğunu açıklamalıdır.

4-Laiklik temelinde herkes için barış, demokrasi ve özgürlük istediğini açıklamalıdır.

Bu açıklamayı yapmayan ve silahlarını tamamen bırakmayan bir örgüte af getirmek, onun dayatacağı şartları kabul etmek anlamına gelecektir. Atatürk, gerek Koçgiri, gerek Şeyh Said, gerek Dersim isyanına silahla katılanları kapsayan af kanunları çıkartmıştır. Ancak af kanunları, isyancılar tamamen silahtan arındırıldıktan, yani ellerindeki silahlar alındıktan sonra yapılmıştır.

Oysa şimdi, sanki PKK bir meydan muharebesi kazanmış, şartlarını dayatmış gibi bir durum söz konusudur. Bu kabul edilemez. Bu cumhuriyetin temeline dinamit koymak gibidir. Bunu Türk de kabul etmez, Kürt de kabul etmez. PKK terörü ile mücadelede şehit ve gazi olmuş Türk ve Kürd’e bunu nasıl anlatacaksınız? Onların rızalığını almadan toplumsal barışı nasıl sağlayacaksınız?   

Özetleyecek olursak, “terörsüz Türkiye” projesinin, izlenen yolla başarıya ulaşması mümkün görünmemektedir. Bunun iç barışa hizmet etmediği gibi daha büyük karışıklıklara zemin hazırlamasından ve insanlardaki vatan ve ve ülke sevgisini zayıflatmasından da endişe edilmektedir. Bunların dikkate alınması ülkemizin yararına olacaktır.

Hamdullah Dedeoğlu

12.08.2026.

9 Ağustos 2026 Pazar

MOĞOL İŞGALİNE DİRENEN BABAİ BEYLİĞİ: KARAMANOĞULLARI

 

MOĞOL İŞGALİNE DİRENEN BABAİ BEYLİĞİ: KARAMANOĞULLARI

Üniversitelerdeki tarihçi akademisyenlerin büyük çoğunluğu, Anadolu'nun Moğollar tarafından işgaline gerekçe olarak, 1239-1240 yıllarında meydana gelen Baba İlyas isyanını göstermektedirler. Aynı nakarat tüm yüksek lisans ve doktora tezlerinde tekrarlanmaktadır. Babailer adeta günah keçisi olarak gösterilmektedir.

Bu akademisyenlerin tezlerine dayanak olarak gösterdikleri ise, Selçuklu Devletinin resmi tarihçisi İbn Bibi’nin yazdıklarıdır. İbn Bibi tabi ki Babaileri suçlayacaktır. Selçuklu sarayından maaş alan birisinden aleyhte tarih yazması beklenebilir mi? Kendisi de Fars kökenli olan İbn Bibi, Selçuklu sarayında Türkçe konuşulmasını isteyen ve devletin bağımsızlığını savunan Babailere olumlu bakması mümkün olabilir miydi?

Babailer, Maveraünnehir, Horasan ve İran coğrafyasının Moğolların işgaline uğraması nedeniyle, Selçukluların denetiminde olan Anadolu topraklarına sığınmışlardı. Bunlar arasında Karamanoğulları ve Osmanoğulları aşiretleri de bulunuyordu. Selçuklu Sultanı Aleaddin Keykubad bu aşiret ve cemaatleri Bizans, Memluk ve Ermeni Krallıklarının sınır boylarına yerleştirmişti. Osmanoğulları Bizans sınırına iskan edilirken, Karamanoğulları da Ermeni Beyliklerinin denetiminde olan güneydeki Ermenek kazasına ve Kamışlı bölgesine yerleştirilmişlerdi.  (M. 1224-1228)

Karamanoğlu aşiretinin başında Nuri Sofi isminde bir bey bulunuyordu. Kendisi bir Babai Şeyhi olup, Amasya’da ikamet eden Baba İlyas’a bağlıydı. Baba İlyas ile tanışıklığı Horasan’dan geliyordu. Baba İlyas taraftarlarının, Sultan Aleaddin Keykubat’a destekleri sonsuzdu. O’nun 1237 yılında saray içindeki bir kısım yöneticiler tarafından zehirlenerek katledilmesinden sonra, vasiyetine uygun olarak Eyyübi hükümdarı 1. Melik Adil’in kızından olan küçük oğlu İzeddin Kılıçaslan’ı sultan yapmak istediler. Bunun nedeni, Sultan Aleaddin Keykubad’ın, Moğol saldırısına karşı Eyyübi devletinin desteğini almak istemesiydi. Ancak, bunu başaramadılar, Sultan Aleaddin Keykubad’ın vasiyetini yerine getiremediler. Saraydaki Fars kökenli yöneticilerin desteği ile 2. Gıyaseddin Keyhüsrev  Selçuklu Sultanı yapıldı.

2. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Sultan olmasından sonra, Babailere yönelik baskılar arttı. Bunun üzerine, Babai taraftarı olan aşiretler 1239 yılında İzeddin Kılıçaslan’nı Sultan yapmak için isyan bayrağını açtılar. Bu isyana katılanlar arasında Maraş bölgesindeki Ağaçeriler ile Karamanoğlu aşiretleri de bulunuyordu. İsyan başarısızlıkla sonuçlandı. Babailerden binlerce kişi Kırşehir’in Malya ovasında Hristiyan Frenk ve Selçuklu ordusu askerleri tarafından katledildiler.

Babai isyanından dört yıl sonra Selçuklu ordusu, kendisinin yarısı kadar olan Moğol ordusuna yenildi. Anadolu Moğolların işgaline uğradı. (M. 1243)

Bu tarihten sonra Anadolu’da yaşayan halk için ızdırablı, yokluk ve kıtlık yılları başladı.

Anadolu Selçuklu devleti ve Moğollar döneminin tarihçilerinden Kerimüddin Mahmud Aksaray-i “MÜSAMERETÜ’L AHBAR” adlı eserinde Anadolu’daki Moğol zulmünü şöyle özetlemektedir:

 Moğollar, Anadolu' da ne biterse çekirge gibi yiyip bitiriyorlardı. Moğol fakirleri doyar, zengin olurken, Anadolu halkı açlıktan kıvranıyordu. Birkaç aç kurt doyup giderken yerine on beş sırtlan, seksen domuz, yüzlerce çakal geliyordu. Yurt başsız gövdeye, müflis kesesine dönmüştü. Her yerde haramiler, hırsızlar, yol kesenler çoğalmıştı. Yüzleri bize benzemez, sözleri anlaşılmaz bir sürü canavar, Anadolu'yu yalayıp yutuyordu."

“...Malatya civarında o kadar kıtlık oldu ki halk, kedi, köpek, kösele ve deri yiyerek aç karınlarını  doyuruyorlardı. 

“...Moğol kumandanlarından Yasaver Noyan, Kadınların ziynetlerine, Kur' an kapaklarındaki kıymetli nakışlara varıncaya kadar yağma etti.

Akasarayi’nin bu sözleri moğol işgalinin halk açısından dayanılmaz bir durumda olduğunu özetlemektedir. İşte halkın bu ızdırabına çözüm üretmeyen yönetime karşı güneyde çok cesur bir ses yükselmekteydi. Bu ses ileride Moğollara kök söktürecek Karamanoğlu Beyliğini kuracak olan Nure Sufi idi.  

Cesur ve yiğit bir bey olan Nure Sufi hakkında kısa bilgi vermek yerinde olacaktır.  Esas adı Saddettin oğlu Nureddin’dir. Baba İlyas’ın halifesi olması nedeniyle “Nure Sufi” ismini almıştı.

Askeri okullarda tarih öğretmenliği yapmış olan Dr. Albay Tahsin Ünal, “KARAMANOĞULLARI TARİHİ” adlı eserinde Nure Sufi hakkında şu bilgileri vermektedir:

Nure Sufi, takriben 1224' te, yani Karamanlılar Ermenek' deki Kamışlı civarına yerleşmeden, daha Şarki Anadolu' da bulundukları sırada Baba İlyas'a biat edip mürit olmuş, onun tarikatine girmiştir.

“...Sonra Karamanlıların başında olduğu halde Ermenek'te Kaş veya Varsak kazasına 1228'de yerleşmişlerdir. Üç sene sonra yani 1231' de Nure Sufi'nin yeniden Baba İlyas'ı ziyarete gittiği ve oradan dönmeyip, belki bir kısım Karamanlılar'la beraber 1231-1238' e kadar orada kaldığı ve Baba İlyas isyanına iştirak ettiği anlaşılıyor.

“...Nure Sufi ile oğullarının fikirleri de muasırları (çağdaşları) olan Muhlis Baba (Baba İlyas’ın oğlu), Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Aşık Paşa, Ahi Evran, Taptuk Emre gibi Türklükten ve Türkçeden başka birşey bilmek istemiyen bir esasta toplanıyordu. Yukarda da temas ettiğimiz gibi zamanındaki fikirler halitasını şahsında toplayan hem şeyh, hem şah olabilmek için taraftar toplamak emelinde olan, dolayısıyle elastiki ve müsamahakar fikirlerin sahibi olan Nure'nin etrafında da Bektaşiler, Aleviler, Bahniler, Nakşi ve Kalenderiler, Ahiler vardı.

 “...Bugün Karaman' ın içinde ve civarında bütün bu ideoloji mensuplarının türbeleri ve mezarları mevcuttur. Bunların kerametierine inanan halk kendilerine hürmet ve itibar etmektedir.” 

 “...Karadağ' daki Hodul Baba, Karaman' daki Mesci Baba, Çakırdağındaki Derviş Ahmet Baba, Bulgar Dağındaki Bulgar Baba, Bulgar Bozoğlan Baba, Yellibel' deki Ziyam Baba, İbrala' daki İsmail Hacı Baba, Morcalı' daki Kız Baba bunlardan bazılarıdır. 

“...Karamanoğulları, Selçuklu Sultanlarnın Arap ve Acem tesirinden başka bir de Rum, yani Bizans tesirine kapılmalarını, Bizans ile sihri (evlilik yolu ile akrabalık) münasebette bulunmalarını, devlet işlerini dönme Rumlara vermelerini, ister çekemediklerinden olsun, ister menfaatlerine dokunduklarından olsun, isterse milliyetçi ve harsçı düşündüklerinden olsun, istemiyorlardı. Bundan ötürü de Selçuklu Sultanlarına düşman kesilmişlerdi.”

“...İbni Bibi'nin gerek Babailerin ve gerekse Nure Sufi'nin torunu Mehmet Bey'in isyanlarını anlatırken, her ikisine "Havariç" demesi calibi dikkat olup her iki kıyamın da aynı şekilde ve aynı sebeplerle cerayan ettiğini gösterir ve Nure Sufi'nin de Baba İlyas'ın müridi, aynı ideolojinin sahibi olduğu fikrini teyid eder. 1239'dan 1257-1258'e kadar kabilesini hem ideoloji bakımından yetiştiren, hem de yeni fetihlere hazırlıyan Nure Sufi harekete geçerek önce Ereğli'yi, sonra Silifke'yi zaptetmiştir.

“...Öyle zannediyorum· ki, Nure Sufi de, Baba İlyas, Kadı Burhaneddin, Şeyh Safiyeddin Erdebili, Şeyh Cüneyt ayarında bir şahsiyet idi . Onun hayatta iken kazanmış olduğu dini, içtimai, iktisadi, siyasi ve askeri kuvvet ve nüfuzdan önce kendisi, sonra oğlu Karaman pek çok istifade etmiştir.

“...Karaman Devleti'nin esaslarını ve temellerini Nure Sufi atmış, bunun üstüne çayı, oğlu Karaman çatmış, tarunu I. Mehmet Bey ikmal etmiştir. Zira Nure Sufi, bir taraftan manevi ilimlerle uğraşırken, bir taraftan da Baba İlyas'tan içtimai, iktisadi ve siyasi meseleler hakkında fikirler edinmiştir. 

Nuri Sufi’nin temellerini attığı bu beylik, oğlu ve torunları tarafından aynı amaç doğrultusunda hareket ederek Anadolu’nun Moğol işgalinden kurtarılması için canları pahasına mücadele edecekler ve şehit olmaktan çekinmeyeceklerdir. Nitekim, Nuri Sufi’nin torunlarından Mehmet Bey ve kardeşleri İşgalci Moğollar ve onların yerli işbirlikçileri ile yaptıkları mücadelede şehit düşeceklerdir.

Mehmet Bey 1276 yılında Konya’yı fethederek, Selçuklu tahtına oturttuğu Siyavuş’un vezirliğini üstlendiğinde bir fermanla;

"Bugünden itibaren divanda, dergahta, bargahta (sarayda), çarşıda, pazarda, yolda ve sokakta Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır." diyerek Arapça ve Farsça dillerini yasaklamış, Türkçeyi resmi dil ilan etmişti.

Ama ne yazık ki bu ancak bir yıl sürdü. Mehmet bey, 1277 yılında işbirlikçiler tarafından Anadolu’ya çağrılan Moğol ordusu tarafından katledilmiştir.

Karamanoğlu Beylerinin Moğol işgalcilerine ve onların işbirlikçilerine karşı mücadelesi 1308 yılına kadar aralıksız devam etti. Bu tarihten sonra Moğolların Anadolud'aki etkinlikleri zayıfladı. Karamanoğlu ve Osmanoğulları'nın etkinliği arttı. Karamanoğlu Beyliği kardeşler arasındaki iç mücadeleler yüzünden giderek zayıfladı. 1256 yılında kurulan beyliğe ait topraklar 1487 yılında Osmanlı Devletine dahil oldu.

Karamanoğlu Devletini oluşturan kabilelerden bir kısmı 1501 yılından sonra Şah İsmail’in liderliğinde kurulan Safevi devletine katıldı. Bir kısmı da ata yurtlarında kalmaya devam ettiler.

Anadolu'yu tahakküm altına alan Moğollara ve  onlarla işbirliği yapan  Selçuklu yönetimine karşı Türkmenler ve özellikle Karamanoğulları şiddetli bir direniş ve muhalefet yürüttüler.

Moğolların, Anadolu'da otoritelerini tam anlamıyla kurmasını ve batıya yönelmesini engelleyen en büyük güç Türkmen aşiretleri ve Karamanoğulları’nın direnişi oldu. Bu durum, Moğol hükümdarı Gazan Han tarafından da şu şekilde ifade edilmişti:

"Şu Türkmenler ve Karamanlılar olmasa, Moğol atlıları güneşin battığı yere kadar giderlerdi.

Moğol işgaline ve onların işbirlikçilerine karşı  kahramanca mücadele ederek Anadolu’yu bizlere vatan yapan tüm Türkmen aşiretlerini, Karamanoğullarını, Ahileri, Babaları, Şeyhleri saygı ve rahmetle anıyor, ruhları şad, mekanları cennet olsun. 

Hamdullah Dedeoğlu

09.08.2026.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2 Ağustos 2026 Pazar

AHİ EVRAN’IN İŞGALCİ MOĞOLLAR’A KARŞI DİRENİŞİ

 


 AHİ EVRAN’IN İŞGALCİ MOĞOLLAR’A KARŞI DİRENİŞİ

Anadolu Alevi İslam’ın ve Ahilik teşkilatının kuruluşunda ve gelişiminde büyük katkısı olan Ahi Evran, 1171 yılında bugün İran’ın Azerbaycan bölgesinde bulunan Hoy kentinde doğdu.

Tam adı Şeyh Nasıreddin Eb’ül Hakayık Mahmud bin Ahmed el-Hoy’i dir. 1204 yılına kadar Horasan ve Maveraünnehir’deki medreselerde eğitim gördü. Dönemin tanınmış şahsiyetlerden olan Fahreddin Razi’den dersler aldı. Daha sonra, ABBASİ İmparatorluğu’nun başkenti Bağdat’a  geçti. Burada Şeyh Evhadüddin Kirmani ile tanışıp ona intisap ederek 1205 yılında birlikte Anadolu’ya gelip Kayseri’ye yerleşti. Kayseri’de debbah (deri imalat) atölyesi açarak Müslüman esnafları Ahilik teşkilatı etrafında örgütledi.

Ahi Evran, Kayseri’de Şeyh Evhadüddin’in kızı Fatma ile evlendi. 1227 yılında Selçuklu Sultanı Aleaddin Keykubat’ın İsteği üzerine Konya’ya daki Hanikah-ı Ziya ve Hanikah-ı Lala dergahlarının şeyhliğini yapmaya başladı. Aleaddin Keykubat’ın 1237 yılında içinde oğlu Gıyaseddin’in de bulunduğu bir grup yönetici tarafından zehirlenerek katledilmesinden sonra, yeni yönetim ile ilişkileri bozuldu. 1240 yılında çıkan Babai isyanını desteklediği gerekçesi ile hapse atıldı.

Selçuklu ordusunun 1243 yılında Sivas yakınlarında Kösedağ savaşında Moğollar’a yenilmesi ile Selçuklu şehir ve köyleri Moğollar tarafından işgal edildi. Bu işgallere en fazla direnç gösteren Ahi teşkilatları oldu. Bu direnişler sırasında binlerce Ahi şehit oldu. Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı da bu çatışmalarda Moğollara esir düştü. Fatma Bacı, Kayseri’nin kuşatılması sırasında başında bulunduğu Bacıyan-ı Rum teşkilatı ile Moğol işgalcilerine karşı şiddetli çarpışmalarda bulunmuştu.  

Ahi Evran, beş yıl hapis yattıktan sonra 2. Gıyaseddin Keyhüsrev’in vefatı ile cezaevinden çıkabildi. Hapisten çıktıktan sonra daha sakin bir şehir olan Kırşehir’e yerleşti. Burada Ahi teşkilatını yeniden örgütledi. Ancak Moğollara karşı direnişi örgütlemeye devam etti.  

Araştırmacı-yazar Baki Yaşa Altınok, “YENİ VESİKALAR IŞIĞINDA AHİ EVRAN VELİ İLE ARKADAŞLARININ SÜRGÜN VE ŞEHİT EDİLMESİ” adlı makalesinde Ahi Evran ve Ahilerin Moğol istilacılarına karşı verdiği mücadeleyi şöyle anlatmaktadır:

“Sultan 2. İzeddin Keykavus’un veziri Kadı İzeddin, Moğolları Anadolu’dan söküp atmaya kararlıydı. Moğollarla savaşmak için, başta Ahi Evran olmak üzere, diğer Ahi ve Türkmen ileri gelenleri ile sık sık Kırşehir’de buluşup görüşüyordu. Moğolları Anadolu’da atma planları, 1256 yılındaki Sultan Hanı yenilgisiyle boşa gitti. Dini, milli bir dava düşüncesi taşıyan Ahiler ve Türkmenler, ikinci kez Moğollar'dan ağır bir darbe yedi.”

Araştırmacı-yazar Baki Yaşa Altınok makalesine şöyle devam etmektedir:

“....Moğolların desteğini alan 4. Rükneddin Kılıçaslan, 1260 yılında tek başına Konya’da tahta geçti. Kılıçaslan Ahilere ve Türkmenlere karşı baskılarını iyice artırdı. Kırşehir’in Malya ovası, Moğol ordusunun yaylak ve kışlağı haline getirildi. Kırşehir’deki bazı idarecilerle işbirliği içinde olan Moğollar halka zulmediyor, esnaflardan ağır vergiler alıyordu. Bu durum Menakıb-ı Ahi Evran’da şöyle yer almaktadır:”

 “Hanü hanümanlar (evler-ocaklar) olıser yağma

Evran niyaz itdi kahar-ı mevla” (Menakıb-ı Ahi Evran, 85. beyit)

“Bu dizeden de anlaşılacağı gibi, Kırşehir’de hayat çekilmez hale gelmişti. Moğol yöneticilerinin yoğun baskısı nedeniyle, kendini güvende hissetmeyen halk üretimden uzaklaşmıştı. Bu nedenle  orta ve doğu Anadolu’nun önemli bir bölümü adeta çölleşmeye başlamıştı. Bu bölgelerdeki nüfus ya kaçmış ya Moğollar tarafından öldürülmüş ya da köleleştirilmeye çalışılmıştı.”

“Bu koşullardaki Türkmenler, çiftçiler, zanaatçılar ve tüccarlar Moğol himayesindeki iktidara karşı tepkiliydiler. Yalnızca dış düşmana değil, bir o kadar da yerli egemen sınıfına karşıydılar. Ahi Evran’ın öncülük ettiği Ahi ve Türkmenler, 1261 yılında halka zulmeden Moğol ve Selçuklu idarecilerine karşı ayaklandılar.”

Ahi Evran Menakıpnamesinde bu ayaklanma şöyle anlatılmaktadır:

“Didiler kim aduyla doldı eşhas (kişiler-şahıslar)

Kef kafirler yedinde (yönetiminde) eyla halas (kurtuluş)

.....

Nusrat (Ahi Evran) dileyuben bindi düldüle

Ol anda alemde kopdı gül güle”

Ahi Evran ve taraftarları Moğollar ve onların yerli işbirlikçilerine karşı savaşırken şehit düşerler. Menakıpnamede bu olay şöyle anlatılır:

“Çaşıtlar (casuslar), decallar dolışdı hana (Sultan Hanı)

Yecüç mecüç buğuz itdi Evran’a

 Ejderha donunda delüğe ahdı

Uğurlar derilüb ardında bahdı”

Bu beyitlerden, Ahi Evran'ın Moğollarla yapılan çatışmalarda şehit olduğu belirtilmektedir. Ahi Evran’ın Moğol işgaline direniş sırasında şehit olduğu “Keremat-ı Hünkar Hacı Bektaş- Veli” adlı Osmanlıca yazma eserde de yer almaktadır. Eserde, Ahi Evran’ın şehit edilişi şöyle anlatılmaktadır:

“Ahi Evran Padişah Kayseri’den debbağdı. Ulu Aleaddin (Sultan Aleaddin Keykubad) onu Konya’ya davet eyledi. Saddeddin Konevi ilen muhabbeti ziyade idi. Takim onu Denizli’ye gönderdiler. Hacı Bekdeş kim Sulucaöyüğe gelince, o da Kırşehir’e geldi. Çokca debbağlık yaptı. Tatar (Moğol) muhalifi olup, savaşkan idi. Fütüvvet erbabının serveridir. Bu yüzden şehitlik şerbetini içti. Hünkar ile müsafahası, keramatı çok durur.”

Araştırmacı-yazar Baki Yaşa Altınok makalesinin sonunda Ahi Evran’ı şöyle tanımlamaktadır:

“... Ahi Evran Mücadeleci bir kişiliğe sahipti. Moğollarla ve Moğol yanlısı yöneticilerle yılmadan mücadele etmiş ve sonunda bu mücadelesi sırasında şehit düşmüştür.”

“....Ahilik özellikle 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı merkezi yönetiminin takip ettiği baskı politikaları sonucu önemini yitirmiş, bağlıları ise, Bektaşi ve Melami cemaatleri içine dağılmışlardır.”

Yukarıda verilen kaynak eserlerden,  13. yüzyıldaki Alevi İslam'ın temsilcisi olan Ahi Evran’ın, sadece esnaf teşkilatı  Ahilik için değil, ülkenin ve devletin bağımsızlığı için de mücadele ettiği anlaşılmaktadır. Ahi Evran ve Türkmenlerin Moğol işgalcilerine ve onların iktidara getirdiği yerli işbirlikçilerine karşı, Anadolu’nun bağımsızlığı için hayatlarını feda etmekten çekinmedikleri görülmektedir.

Bağımsızlık ve özgürlük için hayatlarını feda eden tüm şehitlerimizi, saygı ve rahmetle anıyor, ruhları şad, mekanları cennet olsun...

Hamdullah Dedeoğlu

02.08.2026.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Popular