9 Ağustos 2026 Pazar

MOĞOL İŞGALİNE DİRENEN BABAİ BEYLİĞİ: KARAMANOĞULLARI

 

MOĞOL İŞGALİNE DİRENEN BABAİ BEYLİĞİ: KARAMANOĞULLARI

Üniversitelerdeki tarihçi akademisyenlerin büyük çoğunluğu, Anadolu'nun Moğollar tarafından işgaline gerekçe olarak, 1239-1240 yıllarında meydana gelen Baba İlyas isyanını göstermektedirler. Aynı nakarat tüm yüksek lisans ve doktora tezlerinde tekrarlanmaktadır. Babailer adeta günah keçisi olarak gösterilmektedir.

Bu akademisyenlerin tezlerine dayanak olarak gösterdikleri ise, Selçuklu Devletinin resmi tarihçisi İbn Bibi’nin yazdıklarıdır. İbn Bibi tabi ki Babaileri suçlayacaktır. Selçuklu sarayından maaş alan birisinden aleyhte tarih yazması beklenebilir mi? Kendisi de Fars kökenli olan İbn Bibi, Selçuklu sarayında Türkçe konuşulmasını isteyen ve devletin bağımsızlığını savunan Babailere olumlu bakması mümkün olabilir miydi?

Babailer, Maveraünnehir, Horasan ve İran coğrafyasının Moğolların işgaline uğraması nedeniyle, Selçukluların denetiminde olan Anadolu topraklarına sığınmışlardı. Bunlar arasında Karamanoğulları ve Osmanoğulları aşiretleri de bulunuyordu. Selçuklu Sultanı Aleaddin Keykubad bu aşiret ve cemaatleri Bizans, Memluk ve Ermeni Krallıklarının sınır boylarına yerleştirmişti. Osmanoğulları Bizans sınırına iskan edilirken, Karamanoğulları da Ermeni Beyliklerinin denetiminde olan güneydeki Ermenek kazasına ve Kamışlı bölgesine yerleştirilmişlerdi.  (M. 1224-1228)

Karamanoğlu aşiretinin başında Nuri Sofi isminde bir bey bulunuyordu. Kendisi bir Babai Şeyhi olup, Amasya’da ikamet eden Baba İlyas’a bağlıydı. Baba İlyas ile tanışıklığı Horasan’dan geliyordu. Baba İlyas taraftarlarının, Sultan Aleaddin Keykubat’a destekleri sonsuzdu. O’nun 1237 yılında saray içindeki bir kısım yöneticiler tarafından zehirlenerek katledilmesinden sonra, vasiyetine uygun olarak Eyyübi hükümdarı 1. Melik Adil’in kızından olan küçük oğlu İzeddin Kılıçaslan’ı sultan yapmak istediler. Bunun nedeni, Sultan Aleaddin Keykubad’ın, Moğol saldırısına karşı Eyyübi devletinin desteğini almak istemesiydi. Ancak, bunu başaramadılar, Sultan Aleaddin Keykubad’ın vasiyetini yerine getiremediler. Saraydaki Fars kökenli yöneticilerin desteği ile 2. Gıyaseddin Keyhüsrev  Selçuklu Sultanı yapıldı.

2. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Sultan olmasından sonra, Babailere yönelik baskılar arttı. Bunun üzerine, Babai taraftarı olan aşiretler 1239 yılında İzeddin Kılıçaslan’nı Sultan yapmak için isyan bayrağını açtılar. Bu isyana katılanlar arasında Maraş bölgesindeki Ağaçeriler ile Karamanoğlu aşiretleri de bulunuyordu. İsyan başarısızlıkla sonuçlandı. Babailerden binlerce kişi Kırşehir’in Malya ovasında Hristiyan Frenk ve Selçuklu ordusu askerleri tarafından katledildiler.

Babai isyanından dört yıl sonra Selçuklu ordusu, kendisinin yarısı kadar olan Moğol ordusuna yenildi. Anadolu Moğolların işgaline uğradı. (M. 1243)

Bu tarihten sonra Anadolu’da yaşayan halk için ızdırablı, yokluk ve kıtlık yılları başladı.

Anadolu Selçuklu devleti ve Moğollar döneminin tarihçilerinden Kerimüddin Mahmud Aksaray-i “MÜSAMERETÜ’L AHBAR” adlı eserinde Anadolu’daki Moğol zulmünü şöyle özetlemektedir:

 Moğollar, Anadolu' da ne biterse çekirge gibi yiyip bitiriyorlardı. Moğol fakirleri doyar, zengin olurken, Anadolu halkı açlıktan kıvranıyordu. Birkaç aç kurt doyup giderken yerine on beş sırtlan, seksen domuz, yüzlerce çakal geliyordu. Yurt başsız gövdeye, müflis kesesine dönmüştü. Her yerde haramiler, hırsızlar, yol kesenler çoğalmıştı. Yüzleri bize benzemez, sözleri anlaşılmaz bir sürü canavar, Anadolu'yu yalayıp yutuyordu."

“...Malatya civarında o kadar kıtlık oldu ki halk, kedi, köpek, kösele ve deri yiyerek aç karınlarını  doyuruyorlardı. 

“...Moğol kumandanlarından Yasaver Noyan, Kadınların ziynetlerine, Kur' an kapaklarındaki kıymetli nakışlara varıncaya kadar yağma etti.

Akasarayi’nin bu sözleri moğol işgalinin halk açısından dayanılmaz bir durumda olduğunu özetlemektedir. İşte halkın bu ızdırabına çözüm üretmeyen yönetime karşı güneyde çok cesur bir ses yükselmekteydi. Bu ses ileride Moğollara kök söktürecek Karamanoğlu Beyliğini kuracak olan Nure Sufi idi.  

Cesur ve yiğit bir bey olan Nure Sufi hakkında kısa bilgi vermek yerinde olacaktır.  Esas adı Saddettin oğlu Nureddin’dir. Baba İlyas’ın halifesi olması nedeniyle “Nure Sufi” ismini almıştı.

Askeri okullarda tarih öğretmenliği yapmış olan Dr. Albay Tahsin Ünal, “KARAMANOĞULLARI TARİHİ” adlı eserinde Nure Sufi hakkında şu bilgileri vermektedir:

Nure Sufi, takriben 1224' te, yani Karamanlılar Ermenek' deki Kamışlı civarına yerleşmeden, daha Şarki Anadolu' da bulundukları sırada Baba İlyas'a biat edip mürit olmuş, onun tarikatine girmiştir.

“...Sonra Karamanlıların başında olduğu halde Ermenek'te Kaş veya Varsak kazasına 1228'de yerleşmişlerdir. Üç sene sonra yani 1231' de Nure Sufi'nin yeniden Baba İlyas'ı ziyarete gittiği ve oradan dönmeyip, belki bir kısım Karamanlılar'la beraber 1231-1238' e kadar orada kaldığı ve Baba İlyas isyanına iştirak ettiği anlaşılıyor.

“...Nure Sufi ile oğullarının fikirleri de muasırları (çağdaşları) olan Muhlis Baba (Baba İlyas’ın oğlu), Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Aşık Paşa, Ahi Evran, Taptuk Emre gibi Türklükten ve Türkçeden başka birşey bilmek istemiyen bir esasta toplanıyordu. Yukarda da temas ettiğimiz gibi zamanındaki fikirler halitasını şahsında toplayan hem şeyh, hem şah olabilmek için taraftar toplamak emelinde olan, dolayısıyle elastiki ve müsamahakar fikirlerin sahibi olan Nure'nin etrafında da Bektaşiler, Aleviler, Bahniler, Nakşi ve Kalenderiler, Ahiler vardı.

 “...Bugün Karaman' ın içinde ve civarında bütün bu ideoloji mensuplarının türbeleri ve mezarları mevcuttur. Bunların kerametierine inanan halk kendilerine hürmet ve itibar etmektedir.” 

 “...Karadağ' daki Hodul Baba, Karaman' daki Mesci Baba, Çakırdağındaki Derviş Ahmet Baba, Bulgar Dağındaki Bulgar Baba, Bulgar Bozoğlan Baba, Yellibel' deki Ziyam Baba, İbrala' daki İsmail Hacı Baba, Morcalı' daki Kız Baba bunlardan bazılarıdır. 

“...Karamanoğulları, Selçuklu Sultanlarnın Arap ve Acem tesirinden başka bir de Rum, yani Bizans tesirine kapılmalarını, Bizans ile sihri (evlilik yolu ile akrabalık) münasebette bulunmalarını, devlet işlerini dönme Rumlara vermelerini, ister çekemediklerinden olsun, ister menfaatlerine dokunduklarından olsun, isterse milliyetçi ve harsçı düşündüklerinden olsun, istemiyorlardı. Bundan ötürü de Selçuklu Sultanlarına düşman kesilmişlerdi.”

“...İbni Bibi'nin gerek Babailerin ve gerekse Nure Sufi'nin torunu Mehmet Bey'in isyanlarını anlatırken, her ikisine "Havariç" demesi calibi dikkat olup her iki kıyamın da aynı şekilde ve aynı sebeplerle cerayan ettiğini gösterir ve Nure Sufi'nin de Baba İlyas'ın müridi, aynı ideolojinin sahibi olduğu fikrini teyid eder. 1239'dan 1257-1258'e kadar kabilesini hem ideoloji bakımından yetiştiren, hem de yeni fetihlere hazırlıyan Nure Sufi harekete geçerek önce Ereğli'yi, sonra Silifke'yi zaptetmiştir.

“...Öyle zannediyorum· ki, Nure Sufi de, Baba İlyas, Kadı Burhaneddin, Şeyh Safiyeddin Erdebili, Şeyh Cüneyt ayarında bir şahsiyet idi . Onun hayatta iken kazanmış olduğu dini, içtimai, iktisadi, siyasi ve askeri kuvvet ve nüfuzdan önce kendisi, sonra oğlu Karaman pek çok istifade etmiştir.

“...Karaman Devleti'nin esaslarını ve temellerini Nure Sufi atmış, bunun üstüne çayı, oğlu Karaman çatmış, tarunu I. Mehmet Bey ikmal etmiştir. Zira Nure Sufi, bir taraftan manevi ilimlerle uğraşırken, bir taraftan da Baba İlyas'tan içtimai, iktisadi ve siyasi meseleler hakkında fikirler edinmiştir. 

Nuri Sufi’nin temellerini attığı bu beylik, oğlu ve torunları tarafından aynı amaç doğrultusunda hareket ederek Anadolu’nun Moğol işgalinden kurtarılması için canları pahasına mücadele edecekler ve şehit olmaktan çekinmeyeceklerdir. Nitekim, Nuri Sufi’nin torunlarından Mehmet Bey ve kardeşleri İşgalci Moğollar ve onların yerli işbirlikçileri ile yaptıkları mücadelede şehit düşeceklerdir.

Mehmet Bey 1276 yılında Konya’yı fethederek, Selçuklu tahtına oturttuğu Siyavuş’un vezirliğini üstlendiğinde bir fermanla;

"Bugünden itibaren divanda, dergahta, bargahta (sarayda), çarşıda, pazarda, yolda ve sokakta Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır." diyerek Arapça ve Farsça dillerini yasaklamış, Türkçeyi resmi dil ilan etmişti.

Ama ne yazık ki bu ancak bir yıl sürdü. Mehmet bey, 1277 yılında işbirlikçiler tarafından Anadolu’ya çağrılan Moğol ordusu tarafından katledilmiştir.

Karamanoğlu Beylerinin Moğol işgalcilerine ve onların işbirlikçilerine karşı mücadelesi 1308 yılına kadar aralıksız devam etti. Bu tarihten sonra Moğolların Anadolud'aki etkinlikleri zayıfladı. Karamanoğlu ve Osmanoğulları'nın etkinliği arttı. Karamanoğlu Beyliği kardeşler arasındaki iç mücadeleler yüzünden giderek zayıfladı. 1256 yılında kurulan beyliğe ait topraklar 1487 yılında Osmanlı Devletine dahil oldu.

Karamanoğlu Devletini oluşturan kabilelerden bir kısmı 1501 yılından sonra Şah İsmail’in liderliğinde kurulan Safevi devletine katıldı. Bir kısmı da ata yurtlarında kalmaya devam ettiler.

Anadolu'yu tahakküm altına alan Moğollara ve  onlarla işbirliği yapan  Selçuklu yönetimine karşı Türkmenler ve özellikle Karamanoğulları şiddetli bir direniş ve muhalefet yürüttüler.

Moğolların, Anadolu'da otoritelerini tam anlamıyla kurmasını ve batıya yönelmesini engelleyen en büyük güç Türkmen aşiretleri ve Karamanoğulları’nın direnişi oldu. Bu durum, Moğol hükümdarı Gazan Han tarafından da şu şekilde ifade edilmişti:

"Şu Türkmenler ve Karamanlılar olmasa, Moğol atlıları güneşin battığı yere kadar giderlerdi.

Moğol işgaline ve onların işbirlikçilerine karşı  kahramanca mücadele ederek Anadolu’yu bizlere vatan yapan tüm Türkmen aşiretlerini, Karamanoğullarını, Ahileri, Babaları, Şeyhleri saygı ve rahmetle anıyor, ruhları şad, mekanları cennet olsun. 

Hamdullah Dedeoğlu

09.08.2026.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2 Ağustos 2026 Pazar

AHİ EVRAN’IN İŞGALCİ MOĞOLLAR’A KARŞI DİRENİŞİ

 


 AHİ EVRAN’IN İŞGALCİ MOĞOLLAR’A KARŞI DİRENİŞİ

Anadolu Alevi İslam’ın ve Ahilik teşkilatının kuruluşunda ve gelişiminde büyük katkısı olan Ahi Evran, 1171 yılında bugün İran’ın Azerbaycan bölgesinde bulunan Hoy kentinde doğdu.

Tam adı Şeyh Nasıreddin Eb’ül Hakayık Mahmud bin Ahmed el-Hoy’i dir. 1204 yılına kadar Horasan ve Maveraünnehir’deki medreselerde eğitim gördü. Dönemin tanınmış şahsiyetlerden olan Fahreddin Razi’den dersler aldı. Daha sonra, ABBASİ İmparatorluğu’nun başkenti Bağdat’a  geçti. Burada Şeyh Evhadüddin Kirmani ile tanışıp ona intisap ederek 1205 yılında birlikte Anadolu’ya gelip Kayseri’ye yerleşti. Kayseri’de debbah (deri imalat) atölyesi açarak Müslüman esnafları Ahilik teşkilatı etrafında örgütledi.

Ahi Evran, Kayseri’de Şeyh Evhadüddin’in kızı Fatma ile evlendi. 1227 yılında Selçuklu Sultanı Aleaddin Keykubat’ın İsteği üzerine Konya’ya daki Hanikah-ı Ziya ve Hanikah-ı Lala dergahlarının şeyhliğini yapmaya başladı. Aleaddin Keykubat’ın 1237 yılında içinde oğlu Gıyaseddin’in de bulunduğu bir grup yönetici tarafından zehirlenerek katledilmesinden sonra, yeni yönetim ile ilişkileri bozuldu. 1240 yılında çıkan Babai isyanını desteklediği gerekçesi ile hapse atıldı.

Selçuklu ordusunun 1243 yılında Sivas yakınlarında Kösedağ savaşında Moğollar’a yenilmesi ile Selçuklu şehir ve köyleri Moğollar tarafından işgal edildi. Bu işgallere en fazla direnç gösteren Ahi teşkilatları oldu. Bu direnişler sırasında binlerce Ahi şehit oldu. Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı da bu çatışmalarda Moğollara esir düştü. Fatma Bacı, Kayseri’nin kuşatılması sırasında başında bulunduğu Bacıyan-ı Rum teşkilatı ile Moğol işgalcilerine karşı şiddetli çarpışmalarda bulunmuştu.  

Ahi Evran, beş yıl hapis yattıktan sonra 2. Gıyaseddin Keyhüsrev’in vefatı ile cezaevinden çıkabildi. Hapisten çıktıktan sonra daha sakin bir şehir olan Kırşehir’e yerleşti. Burada Ahi teşkilatını yeniden örgütledi. Ancak Moğollara karşı direnişi örgütlemeye devam etti.  

Araştırmacı-yazar Baki Yaşa Altınok, “YENİ VESİKALAR IŞIĞINDA AHİ EVRAN VELİ İLE ARKADAŞLARININ SÜRGÜN VE ŞEHİT EDİLMESİ” adlı makalesinde Ahi Evran ve Ahilerin Moğol istilacılarına karşı verdiği mücadeleyi şöyle anlatmaktadır:

“Sultan 2. İzeddin Keykavus’un veziri Kadı İzeddin, Moğolları Anadolu’dan söküp atmaya kararlıydı. Moğollarla savaşmak için, başta Ahi Evran olmak üzere, diğer Ahi ve Türkmen ileri gelenleri ile sık sık Kırşehir’de buluşup görüşüyordu. Moğolları Anadolu’da atma planları, 1256 yılındaki Sultan Hanı yenilgisiyle boşa gitti. Dini, milli bir dava düşüncesi taşıyan Ahiler ve Türkmenler, ikinci kez Moğollar'dan ağır bir darbe yedi.”

Araştırmacı-yazar Baki Yaşa Altınok makalesine şöyle devam etmektedir:

“....Moğolların desteğini alan 4. Rükneddin Kılıçaslan, 1260 yılında tek başına Konya’da tahta geçti. Kılıçaslan Ahilere ve Türkmenlere karşı baskılarını iyice artırdı. Kırşehir’in Malya ovası, Moğol ordusunun yaylak ve kışlağı haline getirildi. Kırşehir’deki bazı idarecilerle işbirliği içinde olan Moğollar halka zulmediyor, esnaflardan ağır vergiler alıyordu. Bu durum Menakıb-ı Ahi Evran’da şöyle yer almaktadır:”

 “Hanü hanümanlar (evler-ocaklar) olıser yağma

Evran niyaz itdi kahar-ı mevla” (Menakıb-ı Ahi Evran, 85. beyit)

“Bu dizeden de anlaşılacağı gibi, Kırşehir’de hayat çekilmez hale gelmişti. Moğol yöneticilerinin yoğun baskısı nedeniyle, kendini güvende hissetmeyen halk üretimden uzaklaşmıştı. Bu nedenle  orta ve doğu Anadolu’nun önemli bir bölümü adeta çölleşmeye başlamıştı. Bu bölgelerdeki nüfus ya kaçmış ya Moğollar tarafından öldürülmüş ya da köleleştirilmeye çalışılmıştı.”

“Bu koşullardaki Türkmenler, çiftçiler, zanaatçılar ve tüccarlar Moğol himayesindeki iktidara karşı tepkiliydiler. Yalnızca dış düşmana değil, bir o kadar da yerli egemen sınıfına karşıydılar. Ahi Evran’ın öncülük ettiği Ahi ve Türkmenler, 1261 yılında halka zulmeden Moğol ve Selçuklu idarecilerine karşı ayaklandılar.”

Ahi Evran Menakıpnamesinde bu ayaklanma şöyle anlatılmaktadır:

“Didiler kim aduyla doldı eşhas (kişiler-şahıslar)

Kef kafirler yedinde (yönetiminde) eyla halas (kurtuluş)

.....

Nusrat (Ahi Evran) dileyuben bindi düldüle

Ol anda alemde kopdı gül güle”

Ahi Evran ve taraftarları Moğollar ve onların yerli işbirlikçilerine karşı savaşırken şehit düşerler. Menakıpnamede bu olay şöyle anlatılır:

“Çaşıtlar (casuslar), decallar dolışdı hana (Sultan Hanı)

Yecüç mecüç buğuz itdi Evran’a

 Ejderha donunda delüğe ahdı

Uğurlar derilüb ardında bahdı”

Bu beyitlerden, Ahi Evran'ın Moğollarla yapılan çatışmalarda şehit olduğu belirtilmektedir. Ahi Evran’ın Moğol işgaline direniş sırasında şehit olduğu “Keremat-ı Hünkar Hacı Bektaş- Veli” adlı Osmanlıca yazma eserde de yer almaktadır. Eserde, Ahi Evran’ın şehit edilişi şöyle anlatılmaktadır:

“Ahi Evran Padişah Kayseri’den debbağdı. Ulu Aleaddin (Sultan Aleaddin Keykubad) onu Konya’ya davet eyledi. Saddeddin Konevi ilen muhabbeti ziyade idi. Takim onu Denizli’ye gönderdiler. Hacı Bekdeş kim Sulucaöyüğe gelince, o da Kırşehir’e geldi. Çokca debbağlık yaptı. Tatar (Moğol) muhalifi olup, savaşkan idi. Fütüvvet erbabının serveridir. Bu yüzden şehitlik şerbetini içti. Hünkar ile müsafahası, keramatı çok durur.”

Araştırmacı-yazar Baki Yaşa Altınok makalesinin sonunda Ahi Evran’ı şöyle tanımlamaktadır:

“... Ahi Evran Mücadeleci bir kişiliğe sahipti. Moğollarla ve Moğol yanlısı yöneticilerle yılmadan mücadele etmiş ve sonunda bu mücadelesi sırasında şehit düşmüştür.”

“....Ahilik özellikle 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı merkezi yönetiminin takip ettiği baskı politikaları sonucu önemini yitirmiş, bağlıları ise, Bektaşi ve Melami cemaatleri içine dağılmışlardır.”

Yukarıda verilen kaynak eserlerden,  13. yüzyıldaki Alevi İslam'ın temsilcisi olan Ahi Evran’ın, sadece esnaf teşkilatı  Ahilik için değil, ülkenin ve devletin bağımsızlığı için de mücadele ettiği anlaşılmaktadır. Ahi Evran ve Türkmenlerin Moğol işgalcilerine ve onların iktidara getirdiği yerli işbirlikçilerine karşı, Anadolu’nun bağımsızlığı için hayatlarını feda etmekten çekinmedikleri görülmektedir.

Bağımsızlık ve özgürlük için hayatlarını feda eden tüm şehitlerimizi, saygı ve rahmetle anıyor, ruhları şad, mekanları cennet olsun...

Hamdullah Dedeoğlu

02.08.2026.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

30 Temmuz 2026 Perşembe

CEM VAKFI NEDEN HEDEF ALINIYOR?

CEM VAKFI NEDEN HEDEF ALINIYOR?

Açılışı Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı olan CEM VAKFI 1995 yılında  Prof. Dr. İzettin Doğan öncülüğünde kuruldu.  

Vakfın ilkeleri, kuruluş amacında şöyle belirtilmektedir:

Atatürk Devrimleri ışığında, ülkemizde Alevi İslam anlayışının tüm değerlerinin yaşatılması, araştırılması ve halkımıza anlatılması için çalışmalarda bulunmak,

Başta devleti yönetenler olmak üzere, siyasi partiler, demokratik kitle kuruluşları, üniversiteler gibi tüm kurumlara Alevilerin yüzyıllardır uğradıkları haksızları anlatmak,

Alevilerin biriken yüzlerce sorunlarına çözüm yolları üretmek için her zaman diyalogdan yana tavır sergileyerek, kamuoyu yaratma konusunda halkla ilişkilere  önem vermektir.”

CEM Vakfı, bugüne kadar bu alanda sayısız etkinlik gerçekleştirmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır;

-Çoğu sözlü gelenekten gelen Alevi İslam inancı konusunda kitap, dergi, broşürler yayınlayarak bunları toplumun hizmetine sunmuştur. (Buyruklar, Cem İbadeti ve diğer uygulamalar hakkında kitap, broşür ve kitapçıklar)

-Görsel kitle iletişim araçları aracılığı ile (CEM TV-CEM RADYO) Alevi-İslam inancını, kültürünü hem Türkiye’ye hem de tüm dünyaya tanıtımını sağlamıştır.

-Ulusal ve uluslar arasında Alevilerin yasal haklarının tanınması için hukuki mücadeleler yürütmüş, davalar açmış ve bunları başarı ile sonuçlandırmıştır. (Örneğin; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Alevilere yasal haklarının verilmesi kararı)

-Türkiye çapında Cem evlerinin açılmasına öncülük etmiş, gerekli fikri, manevi ve maddi desteği sağlamıştır.

-Cem evlerinde Alevi İslam inancını yürütecek Dede, cenaze ve din hizmetleri görevlilerini yetiştirmiştir.

- CEM Vakfı kurucu genel başkanı ve uluslararası hukukun önde gelen isimlerinden Prof. Dr. İzzettin Doğan; yüzlerce söyleşi, panel, konferansta, Alevi İslam İnanç ve kültürünün tüm boyutlarını en doyurucu, bilimsel ve özüne yakın bir şekilde halka anlatmış, Alevi-Sünni soğukluğunun giderilmesi yönünde önemli adımlar atarak halkı bilgilendirmiştir.

-Aynı zamanda ocakzade olan İzettin Doğan Dede, Devleti yönetenler başta olmak üzere, istisnasız tüm siyasi parti temsilcileriyle görüşerek, Alevilerin haklı istek ve beklentilerini parti başkanlarına ve yöneticilerine aktarmış, bu konuda kendilerinden somut projeler üretip, sorunları çözmeleri yönünde kamuoyu önünde sözler almıştır.

-CEM Vakfı, kurucu ve yönetim kurulu üyelerinin, kendilerine gönül verenlerin de desteğiyle ülkemizde yüzden fazla cem ve kültür evinin yapımını sağlamıştır.

-Şu anda halihazırda CEM Vakfı Genel Merkezi’nin de hizmette bulunduğu Yenibosna Koca Ahmet Yesevi Kültür ve Cemevi; Burada bin kişilik bir cem salonu, iki yüz kişilik yemek salonu, iki yüz kişilik konferans salonu, kütüphane, morg, kitap satış reyonu, Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı ve elliden fazla personeliyle halka hizmet vermeye devam etmektedir.

-CEM Vakfı ayrıca elli şube ve birimiyle Türkiye’nin dışında da Bulgaristan, Almanya, Avusturya, İsviçre’de de halkımıza hizmet götürmektedir.

-CEM Vakfı kurulduğu günden bugüne binlerce öğrenciye karşılıksız burs vererek başarılı öğrencilerin yanında yer almıştır.

Yukarıda Cem vakfının kuruluşundan bugüne kadar yapmış olduğu hizmet ve faaliyetlerinin kısa bir özetini sunduk.

İşte tüm bu faaliyet ve hizmetlerde bulunan Cem Vakfı, 1980’den önce kalma bazı sözde solcuların çöreklendiği dernek ve vakıflar tarafından olmadık iftira, yalan-yanlış eksik bilgelerle hedef alınmaktadır.

Bu kesimler, “Ali’siz Alevilik”, “Alevilik İslam dışıdır”, “Alevilik Anadolu’da yaşayan Luvilerin eski bir inancıdır” şeklindeki propagandaları ile özellikle Alevi gençleri asimile etmeye çalışarak, derneklerdeki “Alevi” ismini kullanmaya devam etmektedirler.

Alevi inancı ile hiçbir ilgisi olmayan bu küçük kesimler, Alevi dernek ve vakıfların tabanında yer alan insanların dini duygularını istismar ederek, siyaset arenasında kendilerine alan açmak için kullanmaktadırlar. Bugüne kadar Alevilerin temel sorunlarını ve taleplerini dile getirmeyen ve çözüm üretmeyen bu kesimler, Alevi vakıflar içinde en kurumsal bir vakıf olan Cem Vakfını hedefe koymakta, gece-gündüz bu vakıf hakkında kampanyalar yürütmektedirler. Bunların, CEM VAKFI’nı kendi amaçlarına ulaşmada bir engel olarak gördükleri için hedef aldıkları anlaşılmaktadır.

Cem vakfı aleyhinde buldukları tek argüman, “Cem vakfı FETÖ ile Cami-Cemevi projesi yürütmüştür.”

O dönemde kendisini devlet gibi tanıtan FETÖ, vakıf yöneticilerinin toplumsal barışı sağlamak amacını ve iyi niyetini istismar ederek bu projeyi Cem Vakfına bir öneri olarak getirmişti. Vakıf yöneticileri de bu öneriyi iyi niyetle kabul etmiş ve bazı yerlerde uygulamaya konulmasına destek olmuştu.  Ancak, FETÖ örgüt elemanlarının gerçek niyetinin ortaya çıkmasından sonra bu projeden vazgeçilmişti.

Cem vakfı kurulduğu günden itibaren yüzlerce yayın yapmış, binlerce etkinlikte bulunmuş, bunlardan birinde yanlış yapmıştır. Bir tane yanlışı göstererek, vakfı tümden hedefe koymak insafsızlık değilse, tamamen art niyettir. Binlerce etkinliği görmeyip, bir yanlış üzerinde tepinmek, gerçek amacın başka olduğunu gösterir.

Alevi dernek ve vakıfların yönetimini ele geçiren bu ideolojisi tükenen sözde solculara bir öneride bulunmak istiyorum:

Eğer, iyi niyetli ve dürüstseniz insanların inançları üzerinde siyaset yapmayın. Alevi dernekleri ve vakıfları siyasi bir kuruluş değildir. Bu dernek ve vakıfların amacı, Alevilerin yasal haklarını savunmak ve çözüm üretmektir. Şimdiye kadar yapmış olduğunuz faaliyetler tamamen siyasi faaliyetler olup, Alevi toplumunun çıkar ve talepleri ile ilgisi bulunmamaktadır. Amacınız siyaset yapmak ise, görevlerinizden istifa edip, benimsediğiniz partilerde politika yapın. Dernek ve vakıfları da Alevilerin taleplerini savunacak ve çözüm üreteceklere bırakınız.

Hamdullah Dedeoğlu

30. 07. 2026


HACI BEKTAŞ-I VELİ KİMDİR?

 

HACI BEKTAŞ-I VELİ KİMDİR?

Hacı Bektaş-ı Veli, Büyük Selçuklu Devleti’ne başkentlik yapmış, dönemin sayılı kültür merkezlerinden olan Horasan’ın Nişabur kentinde 1209 yılında doğmuştur. 1271 yılında bugünkü adı Hacıbektaş olan Sulucakarahöyük’te Hakk'a yürümüştür.

Hacı Bektaş Veli Anadolu’ya 1230’lu yıllarda Baba İlyas ile gelmiştir. Kaynaklara göre, Hacı Bektaş-ı Veli, Baba İlyas’ın halifelerindendir. Amasya’da bugünkü adı İlyas köy, o zamanki adıyla Çat köyünde Baba İlyas ile görüştükleri belirtilmektedir

Hacı Bektaş Veli, Yaşadığı çağın karmaşıklığı içerisinde kin ve düşmanlıktan arınmış bir toplum yaratmıştır. Onun oluşturduğu iklim, binlerce ozana ilham kaynağı olmuş, dalga dalga yayılarak pek çok coğrafyayı etkilemiştir.

Hacı Bektaş- Veli, gönülden gönüle sevgi köprüleri kurmuş, halifeleri aracılığı ile Anadolu'ya, Balkanlara ve Rumeli'ne bir bahar havası getirmiştir.

Hacı Bektaş Veli’nin soyu, on iki imamlardan altıncısı olan İmam Musa Kazım’ın neslinden gelmektedir.

Hacı Bektaş Velî, hem oğuz Türkmenleri ile hem de  Ürgüp yöresindeki Hristiyanlarla da çok iyi ilişkiler geliştirmiş, onların Alevi-İslam inancını benimsemesinde büyük katkıları olmuştur.  

Hacı Bektaş-ı Veli, Anadolu’yu işgal eden Moğolların İslam’ı kabul etmeleri için de halifelerini dört bir yana yollamıştır. Örneğin; Alevi olan Tatar-Moğol kökenliler bunlardandır.

Hacı Bektaş-ı Veli, Baba İlyas’ın ve Ahi Evran’ın katledilmesinden sonra, Anadolu’daki Alevi-Bektaşi düşüncesinin önderliğini yapmıştır. Bugün Anadolu, Balkanlar ve Irak’taki Alevi ocakların büyük çoğunluğu Hacı Bektaş dergahına bağlıdır. Bu nedenle Hacı Bektaş Veli, Serçeşme unvanı ile yani kaynak pınarların başı olarak adlandırılmaktadır. Ayrıca gösterdiği kerametler ile hem Hünkar, hem de Veli unvanlarını almıştır.

Hacı Bektaş-ı veli bundan sekiz yüz yıl önce,

“KIZLARINIZI OKUTUNUZ”

"İLİMDEN GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR"  DİYEN İLERİ GÖRÜŞLÜ BİR AYDINLANMA LİDERİDİR.

Hakk'a yürüyüşünden 755 yıl sonra Pirimiz, velimiz ve hünkarımız Hacı Bektaş Veli’yi şükranla anıyor, mekanı cennet, ruhu şad  olsun.

Gerçeğe hü...

Hamdullah Dedeoğlu

30.07.2026.

 

26 Temmuz 2026 Pazar

AHİLİĞİN ALEVİLİK İLE İLİŞKİSİ

AA 


AHİLİĞİN ALEVİLİK İLE İLİŞKİSİ

Ahi kelimesi, Arapça da "kardeş" anlamına gelmektedir. Ancak, Ahi kelimesinin Divanü Lûgati't Türk'te  eli açık, cömert, yiğit anlamına gelen "akı" kelimesinden geldiği de belirtilmektedir.

Anadolu’daki Ahi teşkilatları Selçuklular döneminde 13. yüzyılda Evahüddin-i Kirmani tarafından kurulmuş, daha sonra damadı Ahi Evran öncülüğünde devam ettirilen üretici esnaf birliklerine verilen bir tanımlamadır. Ahi birliklerin amacı, Anadolu’da imalat sanayisini ve ticareti elinde bulunduran yerli Hristiyanlara karşı, Müslüman halkın çıkarlarını savunmak ve pazarda etkinliğini sağlamaktı.

Kendisi de debbağ-derici olan Ahi Evran, çeşitli meslek kollarını bir arada toplayarak, aralarındaki dayanışma ve işbirliğini kurallara bağlamış, Ahi teşkilatlarının kurumsallaşmasını sağlamıştı.

Bu teşkilatlar, kısaca bugünkü esnaf ve ticaret odalarının görevlerini yerine getiriyordu. Ancak bu kuruluşlara girmenin belirli kuralları, ilkeleri bulunuyordu.

Bu ilkelerden bazıları şunlardı:

-Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak,

-Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, sabırlı ve yumuşak huylu olmak,

-Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak,

-Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet (nefsi eğitmek) kapısını açmak,

-Haksızlığa kapısını kapatmak, Hak'tan yana kapısını açmak,

-Herze (manasız boş laflardan kaçınmak) ve hezeyan (büyüklük-kibirden kaçınmak) kapısını bağlamak, Marifet Kapısını açmak,

-Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak.

Ahilik’te yer alan öğütler ise, şöyleydi:

-Ahdinde ve sözünde vefalı ol.

-Şefkatli, merhametli, adaletli, faziletli ve dürüst ol.

-İkram ve kerem sahibi ol.

-Alçak gönüllü ol.

-Büyüklük ve gururdan kaçın.

-Yaptığın iyiliği başa kakma.

-Kin, haset ve gıybetten kaçın.

-Sır tutmayı bil, sırları açığa vurma.

-Küçüklere karşı sevgi, büyüklere saygılı ol.

-Ölçüde ve tartıda hile yapma.

-İşinde ve hayatında doğru ve güvenilir ol.

Ahi teşkilatlarına üye olan esnaflara, imalathanelerde çalışan çırak ve ustalara  tekke ve zaviyelerde din ve ahlak eğitimi veriliyordu. Tekke ve zaviyelerde verilen bu eğitimlerdeki inanç ve ritüellerin bugün Alevi İslam anlayışı içinde devam ettiğini görmekteyiz.

Ahilikteki inanç ve ritüeller üzerine araştırma yaparken, Prof. Dr. Sayın Mehmet Saffet Sarıkaya’nın “ALEVİ VE BEKTAŞİLİĞİN AHİLİK İLE İLİŞKİSİ” adlı makalesine ulaştım.

Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi olan Mehmet Hocam, Ahiliğin görevlerini, amacını, inanç ve ritüellerini şöyle özetlemektedir:

XIII. yüzyıl Anadolu’sundaki siyasî ve sosyal istikrarsızlığa rağmen, bu yüzyılda tezahürlerini gördüğümüz Ahilik teşkilâtı varlığını asırlarca muhafaza edecek kuvvetli bir örgütlenmeyi başarmıştır. Ahilik, eski Türk akılık ve alp geleneğinin, Arap ve İran fütüvvet idealiyle İslâmî bir sentez içinde birleşip Anadolu’da ortaya çıkan kurumlaşmış şeklidir. 

Ahiler, XIII. yüzyılda Anadolu’nun büyük şehirlerinden en küçük köylerine kadar bütün yerleşim birimlerine dağılmışlar, hem yerleşik hem göçebe nüfus ile iç içe yaşamışlardır.

XIII. yüzyılın ikinci yarısından sonra bilhassa şehirlerin mahalli idaresinde söz sahibi olarak halkın asayiş, sükun ve huzurunu temine yönelik çaba sarf etmişlerdir.

Mehmet hocam, makalesinin devamında Ahilik teşkilatlarında farklı tarikat mensuplarının da bulunduğunu belirterek şöyle devam etmektedir:

Ahilik, sahip olduğu tasavvufî fütüvvet idealine rağmen klâsik tarikat örgütlenmesinden farklılık arz eder. Ahiliğin bu farklı örgütlenişi, Ahilerin dinî- tasavvufî tarikatlara mensup olmalarına imkân tanımıştır. Böylece Mevlevîlik, Rifâîlik, Kâdirîlik, Halvetîlik, Bektâşîlik vb. tarikatlar ile Ahilerin direkt ilişkileri olmuştur. 

Mehmet hocam, bugün Alevi İslam inancında yer alan Cem ibadetinin ve diğer ritüellerin Ahilikte de bulunduğunu belirterek bu ortak uygulamaları şöyle sıralamaktadır:

Dört Kapı Kırk Makam 

Hacı Bektaş Velî’nin Makâlât’ında yer dört kapı kırk makam açıklaması Fütüvvetnamelerde hemen hemen aynı şekilde yapılmıştır.

 Buna göre, Şeriatin makamları “İman, namaz, zekât, oruç, hac, helâl kazanç, haram yememek, şeriat evine girmek, çağrıldığında Allah rızası için gazaya gitmek, emr-i maruf (iyilik yap) ve nehy-i anil münker” (yasaklardan uzak ol);

Tarikatın makamları: “Tevbe, tıraş olmak, mürid olmak, havf (acıma-merhametli olmak)) ile reca (rica etmek) arasında olmak, lezzeti terk,  hizmet, evrad (dua) okumak, pîrin icazetiyle okumak, nasihat, terk-i tecrid”;

Hakikatın makamları: “Toprak olmak, yetmiş iki millete bir gözle bakmak, iyi lokma yemeye yönelmek, mahlukatın kendisinden emin olması, kimseyi incitmemek, fukarayı geri çevirmemek, Hak yolunda malını harcamak, sırrı saklamak, münacaat-ı Teâlâ (Allah'a dua etmek), gözünü açıp ilim öğrenmektir”;

Marifet makamları: “Edeb, nefs-i cevr (nefsi terbiye) etmek, haram lokmadan perhiz kılmak, sıdk ve ihlas, haya, hılmü’n-nefs, din-i mübîni (gerçeği) bilmek, kurb (Allah'a yakın olmak) ve visal (kavuşmak), kendini bilmek.”

Bu esaslar Ahilik ve Alevî ve Bektâşîliğin din ve dünya görüşünün temelini teşkil eder. 

Mehmet Hoca, makalesinin devamında, Ahilikte yer alan Hz. Ali, ehlibeyt sevgisi, On iki imam, on dört masumu paklar, Tevella ve teberra, Kırklar Meclisi, yol kardeşliği-müsahipliğin, kuşak bağlamanın, hırka ve taç giymenin, Cemlerdeki on iki hizmetin, dua ve gülbankların, adap ve erkanların Alevi-Bektaşilikteki ile birebir aynı olduğunu belirtmektedir.

Mehmet hocam, Ahilik ile Alevi-Bektaşilik’te yer alan inanç ve ritüelleri Fütüvvetnamelere ve tarihi belgelere dayandırmaktadır. Bu kaynaklar arasınada, Burgâzî Fütüvvetname’si, Hacı Bektaş’ın Makâlât’ı,  İmam-ı Ca‟fer Buyruğu, Kitâb-ı Cebbarkulu, İbn Batuta Seyehatnamesi, Seyyid Hüseyin Fütüvvetnamesi, Fütüvvetname-i Selman-ı Pak, Fütüvvetname-i Cafer-i Sadık adlı eserler yer almaktadır.

Mehmet Hocam, makalenin sonunda ise, şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

Ahilerin teşkilât mensuplarını korumak üzere uyguladıkları merasimler daha sonra Alevî ve Bektâşîlerce neredeyse aynı denilecek şekilde benimsenmiş ve takip edilmiştir. Bu durum yol atası ve yol kardeşi edinme, ikrar verme törenlerinde açıkça tezahür eder. Bu bağlamda merasimler esnasında kullanılan şedd (kuşak), hırka, tac, vb. kıyafetler ve diğer şeyler iki zümrenin müşterek sembol ve yorumlarla benimsedikleri motiflerdir. 

Bunların yanında Ahi teşkilâtının iç düzeniyle ilgili (yola dair) soru ve cevaplar, tâlibe verilen nasihatlar, çeşitli vesilelerle okunan duâlar, tercümanlar ve gülbenkler çoğu kere sözleri bile değişmeden Alevîler ve Bektaşîler tarafından aynen dile getirilmişlerdir. Hz. Peygamber’in miracıyla ilgili sonraları Alevî ve Bektâşî çevrelerinde geliştirilen Kırklar ile ilgili söylencenin de ilk örneklerini Ahilerde bulma imkanına sahibiz.”

Hamdullah Dedeoğlu

26.07.2026.

 

Popular