19 Mart 2026 Perşembe

EMPERYALİZMLE TAKTİK İTTİFAK MI, İŞBİRLİĞİ Mİ?

EMPERYALİZMLE TAKTİK İTTİFAK MI, İŞBİRLİĞİ Mİ?

Kürtler esas olarak halklarla stratejik ittifaklar kuruyor. Sosyalist güçlerle, ezilen emekçilerle stratejik ittifaklar kuruyor. Emperyalist güçlerle ittifakları ise daha taktik. Yani onlara çok güvendikleri için kurmuyorlar bu ilişkileri ya da ittifakları. Ama en nihayetinde Orta Doğu’da bu güçlerle ilişki içerisine girmeden yürümeniz zor. Diplomasinin gereğidir bu”

Yukarıdaki sözler HDP eski milletvekili Sebahat Tuncel’e ait. Sebahat Tuncel bu sözleri T24 haber sitesinden Cansu Çamlıbel’e verdiği röportajda söylemiş.

Sebahat hanım, bu sözleri öyle basit bir dille söylemiş ki, emperyalistlerle işbirliğini gizlemeye bile gerek görmeden itiraflarda bulunuyor. Emperyalistlerle olan ilişkiyi iki devlet arasındaki diplomatik bir ilişki gibi anlatmış. Sanki, ABD’den milyonlarca dolar para yardımını, binlerce tır silahı başkası almış gibi anlatıyor.

Bu para ve silah desteği ile ilgili basında yer alan bir kaç haberin başlığını verdiğimizde sanırım HDP’li eski milletvekilinin ABD işbirlikçiliği daha bir anlam kazanacaktır.

Pentagon (ABD savaş Bakanlığı) 2024 yılında  SDG (PKK-YPG) ve bağlantılı gruplara 156 milyon dolar, 2025 yılında 147,9 milyon dolar tahsis etti.”

Suriye'de YPG/PKK'ya desteğini sürdüren ABD yönetimi, terör örgütüne büyük bölümü güvenlik ekipmanından oluşan 400 milyon dolar değerinde yardımda bulundu.

DSG (YPG-PKK) yetkilisi, "ABD, Deyrizor operasyonu nedeniyle bize 250 TIR'la zırhlı Hummer araçları ile ağır silahlar gönderdi. Pikap araçlar da gönderdi. Son 4 gündür silahlar her gün geliyor. Çünkü ihtiyaç var. Deyrizor'un doğusunda IŞİD'e yönelik operasyonumuz devam ediyor. Silahlar ve zırhlı araçlar Kürdistan bölgesinden (Kuzey Irak) karayoluyla Semelka Sınır Kapısından sokuldu. Oradan da TIR'larla Deyrizor doğusuna bırakıldı"

Etnik milliyetçiler, emperyalistlerden aldıkları para ve silah desteğinin gerekçesini İŞİD’e karşı yaptıkları mücadele nedeniyle verildiğini ileri sürüyorlar. Bu da işbirlikçiliğin başka bir şekilde anlatılmasıdır. Zira, İŞİD gibi örgütlerin ABD’nin istihbarat örgütü CİA tarafından kurulduğunu ve finanse edildiğini kendileri açıkladılar. Bu durumda ABD’nin kurmuş olduğu terör örgütüne karşı ABD’nin desteği ile savaşmak;  piyon görevi yapmak değil midir? Bu işbirlikçilik olmuyor mu? Yani emperyalizme paralı askerlik yapmak “taktik”  icabı mı oluyor?

Sebahat hanım, işbirlikçiliği anlatırken solculuktan, sosyalistlikten, ezilen emekçilerden bahsetmeyi de ihmal etmiyor. Sol’un tarihinde emperyalizmle işbirliği olmaz, mücadele olur. Yani sol, ant-emperyalisttir.

Bu hanımefendi madem sol-sosyalistlikten bahsediyor. En saldırgan emperyalist ülke ile işbirliği yapana “Solcu” denmez, “işbirlikçi” denir. Emperyalizmle kurulan ittifak da kimseye özgürlük ya da bağımsızlık getirmemiştir. Nitekim işbirliği yaptıkları ABD emperyalistleri de kendilerini terk ettiğini açıklayarak, bölge ülkeleri ile baş başa bırakmıştır.

 

Etnik milliyetçiler, yüz yıl önce de “kurtuluşu” ve “bağımsızlığı” emperyalistlerin desteği ile kazanacaklarını sanmışlardı. Hınçak ve Taşnak örgütleri, Ermeni etnik milliyetçiliği temelinde emperyalist Rusya ve Fransa ile kurdukları ittifak sonucu hüsrana uğradılar. Hem yaşadıkları ülkeye hem de masum Ermeni halkına onarılmaz yaralar açtılar. Bin yıl bu topraklarda birlikte yaşayan halkları birbirlerine düşman yaptılar.

Ermeni Hınçak ve Taşnak partilerini kendilerine örnek alan Nuri Dersimi de emperyalistlerin desteği ile önce Sivas Zara-Divriği-Kangal bölgesinde (1921) sonra da “Dersim” (1937) bölgesinde “bağımsız bir Kürt” devleti kurmak istemişti. Ancak her iki isyan da kanlı bir şekilde bastırıldı. Ama ne var ki tüm bu  olaylarda binlerce masum insan hayatını kaybetti. Emperyalist işgalcilere karşı  Kütahya-Eskişehir cephelerinde savaşan kuvayi Milliye güçlerini zayıflatmak için iç cepheyi hedef aldılar.

Gerek Koçgiri gerek Dersim İsyanlarının teorisyenliğini yapan Veteriner hekim Nuri Dersimi ise, kendi hayatını kurtarmak ve emperyalistlerden destek almak adına 1937’de Suriye’ye kaçmıştı. Ve ölene kadar orada yaşadı. O da aynen Sebahat Tuncel gibi Emperyalizmin desteği ile başarılı olacaklarını zannediyordu. Ama emperyalistler onları da yarı yolda bırakmıştı. Sebahat Tuncel gibi o da emperyalistlerin desteğine güvenmişti. Bu işbirliğini kendisinin yazdığı “Hatıratım” ve “Kürdistan Tarihinde Dersim” isimli kitaplarında şöyle anlatmaktadır.

Dersimliler adına mufassal (özet) bir rapor tanzim ederek, Kürdistan Teali Cemiyeti vasıtasıyla İtilaf Devletleri mümesillerine gönderdik. Bu raporda, Ankara hükümetinin tâzyikiyle çektirilen ve mahiyeti yukarda yazılı telgrafta bahis konusu olan iddiayı red ve tekzip etmekle beraber, bağımsız bir Kürdistan yaratılmasını istedik. (Kürdistan Tarihinde Dersim, Sayfa,125)

336 (1920)  başlangıcında, Kangal ilçesinin Yellice nahiyesinin Hüseyin Aptal tekkesinde önemli bir toplantı yaptırmıştım. Bu toplantıya Canbegan, Kürmeşan ve diğer aşiretler ve o mıntıkadaki bütün Kürtler iştirak etmişti.

Toplantıda hazır bulunanların cümlesi and içerek: SEVR muahedesinin (anlaşmasının) tatbikini ve Diyarbekir, Van, Bitlis, Elaziz, Dersim-Koçgiri mıntıkalarını ihtiva eden bağımsız bir Kürdistan teşkilini başarmak için silaha sarılmağa ve bu uğurda sonuna kadar savaşmağa tam bir ittifakla karar verdiler.” (Kürdistan Tarihinde Dersim, Sayfa, 126)

“Ruslarla Dersimliler arasında Kürdistan teşkilatı hakkında müzakereler başlamıştı. Koçgirili Alişer, Erzincan’a gelmiş ve bu hususta Rus kumandanıyla müzakerede bulunarak Rus subaylarıyla birlikte Koçgiri mıntıkasına dönmüştü.” (Kürdistan Tarihinde Dersim, Sayfa, 112)

“Dersimliler, Rus kumandanı Lahof ve Ermeni kumandanı Murat Paşa (Taşnak ve Hınçak partilerin kurdukları silahlı birliklerin komutanı) ile uyuşmuş olduklarından Fırat’ın doğu ve güney mıntıkasıyla, doğu ve batı Dersim ve hussiyle Ovacık mıntıkalarında Kürdistan hakimiyeti altında muvakkat bir siyasi varlık taraflarca tanınmıştı.” (Sayfa, 113)

“Müstakil bir Kürdistan yaratmak hususunda İtilaf devletlerinin Sevr’de hazırladıkları proje, rt geniş halk tabakaları içerisinde derin bir sirur (sevinç) ve heyecan yaratmış ve asırlardan beri ecnebi boyunduruğu altında inleyen bu milleti ayaklandırmış iken, İtilaf devletleri bu ayaklanmalara bigâne (ilgisiz) kalmış ve hiç bir yardımda bulunmamıştı.” (Sayfa, 171)

Dersim isyanının yenilgiyle sonuçlanacağını gören Nuri Dersimi 1937 yılında ülkeden ayrılırken, kaçış nedenini şöyle açıklamaktadır:

Meseleyi pek yakından tetkik etmiş ve neticede başarı elde edilemeyeceğini biliyordum. Seyit Rıza tarafından Elaziz'e gönderilmiş olan hususi ve gizli bir adamıyla temasımızda; dış devletlerden bir yardım talebi ümid ediyor ve bu ödevi de bana tevcih etmiş bulunuyordu.(Nuri Dersimi, Hatıratım, Sayfa, 184)

Nuri Dersimi’nin ifadeleri ile Sebahat Tuncel’in sözleri ne kadar da birbirine benziyor değil mi? İnsan üzerinde yaşadığı topraklardan kopunca iç dünyası da değişiyor. Başarılı olmanın anahtarını işgalcilerden ve emperyalistlerden gelecek desteklere göre değerlendiriyorlar. Ancak tüm bunları yaparken saf ve masum halkın duygularını ve inançlarını istismar etmekten de vazgeçmiyorlar. “Kürt” devleti kurmak istiyorlar ama, halkın dini duygularını kullanmak için insanlara Alevi tekkesinde yemin ettiriyorlar. Bu yapılan sahtekarlık değil de nedir? Aleviliğin etnik milliyetçilikle ne ilgisi var?

Alevi İslam inancında cebir ve şiddete yer yoktur. Yetmiş iki millete aynı gözle bakar. Meşru savunma ve ülkesinin işgale uğraması dışında silaha başvurmaz. Haklarını demokratik yollarla savunur. Ülkesine karşı yabancı bir ülke ile ittifak kurmaz ve onunla işbirliği yapmaz. O nedenle hiç kimse Alevileri kendi işbirlikçi politikalarına alet edemez. Aleviler her daim yaşadıkları ülkelerin birliği ve dirliğinden yanadır. Tersini savunan ya da eylemde bulunanların Alevilikle ilgisi olamaz. Çünkü bu Alevi inancına aykırıdır.

Emperyalistlerin, bölgemizde etnik milliyetçilik temelindeki tezgahı yüz yıl sonra yeniden sahnelenmek isteniyor. Ancak bu projenin gerçekleşmesi mümkün değildir. Zira halkların ezici çoğunluğu barış içinde ve birlikte yaşamaktan yanadır. Bölge halkı, kışkırtmalara gelmeyecek olgunluğa ve ferasete sahip bir halktır.

Hamdullah Dedeoğlu

19.03.2026.

 

 

16 Mart 2026 Pazartesi

VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR VE SİYONİZMİN KÖKENİ

 

VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR VE SİYONİZMİN KÖKENİ

İsrail, kurulduğu 1948 yılından bu yana, topraklarını genişletme ve yayılma politikası izlemektedir. İsrail bu yayılma politikasını, Musevilerin kutsal kitabı olan Tevrat’daki ayetlere dayandırmaktadır. Bugünkü makalemizde bu ayetlerde ne deniliyor? Tevrat’da vaat edilmiş topraklar ve Siyonizm’den bahsediliyor mu? Bunun üzerinde duracağız.  

Önce, Siyonistlerin vaat edilmiş topraklarla ilgili olarak ileri sürdükleri Tervrat'daki bölümlerden ayetler verelim:

Tevrat, Yaratılış bölümü, 15: 18-21. Ayetler, O gün RAB Avram'la antlaşma yaparak ona şöyle dedi: "Mısır Irmağı'ndan büyük Fırat Irmağı'na kadar uzanan bu toprakları -Ken, Keniz, Kadmon, Hitit , Periz, Refa, Amor, Kenan, Girgaş ve Yevus topraklarını senin soyuna vereceğim."

Yaratılış, bölüm, 17: 2  Seninle yaptığım antlaşmayı sürdürecek, soyunu alabildiğine çoğaltacağım."

Yaratılış, bölüm, 17: 4-5 "Seninle yaptığım antlaşma şudur" dedi, "Birçok ulusun babası olacaksın.

 Artık adın Avram değil, İbrahim olacak. Çünkü seni birçok ulusun babası yapacağım.

Yaratılış, bölüm, 17: 6-7  “ Seni çok verimli kılacağım. Soyundan uluslar doğacak, krallar çıkacak.

Antlaşmamı seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden sonra da soyunun Tanrısı olacağım.

Çıkış bölüm, 20: 23 Benim yanımsıra başka ilahlar yapmayacaksınız, altın ya dagümüş ilahlar dökmeyeceksiniz.

Levililer, bölüm 20: 23  Önünüzden kovacağım ulusların törelerine göre yaşamayacaksınız. Çünkü onlar bütün bu kötülükleri (put perestliği-ahlaksızlığı-çirkinliği-adaletsizliği) yaptılar. Bu yüzden onlardan nefret ettim.

Ayetlerde ne denildiğini anlamak için; adı geçen bölgelerin neresi olduğunu belirtmemiz gerekiyor:

Kenan: Filistin, İsrail, Lübnan, Ürdün ve Suriye’nin güney kısmını kapsayan bölge. Bu bölgeye yerleşenlerin Nuh peygamberin torunu Kenan’ın soyundan gelenler olduğu belirtilmektedir. Bu bilgi, Tevrat’da da yer almaktadır. Yani, İsrail oğulları ile aynı soydan gelmekteler ve akrabalar.

Keniz: Filistin bölgesinde yaşayan bir kabile.

Kadmon: İsrail’in doğusu, Arap yarım adasının kuzeyindeki çöl bölgesi.

Hitit: Kuzey Suriye’de Hititlerden kalma şehir devletleri. (Tevrat’ın Hz. Musa’ya indiği tarihte, Hitit İmparatorluğu dağılmıştı.)

Refa: Ürdün’ün doğusunda yaşayan bir kabile. Tevrat’daki bilgilere göre İsrail oğulları ile akraba olan bir halk.

Amorlular: Ürdün Nehrinin doğusu ve batısında yaşayan Sami dil (Arapça) konuşan putperest bir halk. (Onlar da İsrail oğulları ile akraba)

Girgaş: Ürdün’de Taberya Gölü civarı.

Yevus: Kudüs ve çevresini içine alan bölgede yaşayan Nuh peygamberin torunlarının soyundan olan bir kabile. Yani, İsrail oğulları ile akraba bir topluluk. Ancak, Tevrat’daki bilgilerden putperest oldukları belirtilmektedir.

Ayetlerde belirtilen bölgeleri tanıttıktan sonra diğer bölümlere geçebiliriz.

Avram, İbrahim Peygamberdir. Daha sonraki ayetlerde de belirtilmektedir. Tevrat ve Kuran’da yer alan ayetlere göre, İbrahim peygamber, Hz. İsmail ve Hz. İshak’ın babasıdır. Hz. İsmail Hacer İsimli eşinden, İshak ise, Sara adlı eşinden olan çocuklarıdır. Dolayısıyla, ayetlerdeki toprakların sadece İshak’ın soyundan gelenlere verileceği belirtilmiyor. Tam tersine Hz. İbrahim’in tüm soyu kast ediliyor. Adı geçen bölgelerde zaten Hz. İbrahim’in soyundan ya da Nuh peygamberin soyundan gelenler oturmaktadır. Yani, Arap kavmi Hz. İsmail’in soyundan, İsrail oğulları İse, Hz. Ishak’ın soyundan gelmekteler. Dolayısıyla, Museviliğin kutsal kitabı Tevrad’da Hz. İbrahim soyuna vaat edilmiş topraklar taahhüdü gerçekleşmiş bulunmaktadır.

Tevrat’da, İbrahim peygamberin soyuna vaat edilen topraklarda yaşayanların tek Tanrı’ya değil, çok tanrılı bir dine mensup oldukları, ahlaki değerlerden ve adaletten yoksun oldukları belirtilmektedir. Topraklarının İbrahim soyuna vaat edilmesinin nedeni de bu olduğu anlaşılmaktadır. Zira, İbrahim peygamber tek Tanrı’ya inanmaktadır. Bugün adı geçen topraklarda yaşayanlar da putperest değil, tek tanrıya inanan insanlardır. Ayrıca, Tevrat’da belirtilen ahlak ve adalet dışı uygulamalardan da uzaktırlar. Zira, hem Tevrat’ın kutsal bir kitap olduğuna hem de Hz. Musa’nın peygamberliğine inanmaktalar. Dolayısıyla, Siyonistlerin bu gerekçesi de ortadan kalkmıştır.

Kur’an’da ve Tevrat da Hz. İbrahim oğulları olan İsmail ve İshak peygamberlerle ilgili ayetler ise, şöyledir:

Kur’an’ı Kerim, İBRAHİM SURESİ, 39. Ayet: "İhtiyar yaşımda bana, İsmail ve İshak'ı bağışlayan Allah'a hamd olsun! Benim Rabbim, duayı gerçekten çok iyi duyar."  

ALİ İMRAN SURESİ 84. Ayet : De ki: "Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına indirilmiş olana, Mûsa'ya, İsa'ya ve diğer nebilere Rablerinden verilmiş bulunana inandık. Onlardan hiçbirini ötekinden ayırmayız. Biz O'na teslim olanlarız."

Tevrat Yaratılış bölümü, 16: 15. Ayet: “ Hacer Avram'a bir erkek çocuk doğurdu. Avram çocuğun adını İsmail koydu.”

Yaratılış bölümü, 17: 19. ve 20. Ayetleri Tanrı, "Hayır. Ama karın Sara sana bir oğul doğuracak, adını İshak koyacaksın" dedi, "Onunla ve soyuyla antlaşmamı sonsuza dek sürdüreceğim.

İsmail'e gelince, seni işittim. Onu kutsayacak, verimli kılacak, soyunu alabildiğine çoğaltacağım. On iki beyin babası olacak. Soyunu büyük bir ulus yapacağım.

Gerek Kur’an’da gerekse Tevrat’da yer alan ayetlerden anlaşıldığı üzere, yayılmacı ve saldırgan bir politika izleyen Siyonistlerin ileri sürdükleri gerekçelerin bir dayanağı bulunmamaktadır. Zira, İsmail’in de İshak’ın da Hz. İbrahim’in çocukları oldukları belirtilmektedir. Ancak, Siyonistlerin esas amacının küçümseme ve ayrımcılık olduğu anlaşılmaktadır.

Şöyle ki; Tevrat’daki ayetlerde İsmail’in Hz. İbrahim’in Mısırlı cariyesi Hacer’den, İshak’ın ise, Hz. İbrahim’in ilk eşi olan Sara’dan olduğu belirtilmektedir. İsrail oğulları da soylarını İshak’a dayandırdıkları için; kendilerinin daha “asil” ve “soylu” olduklarını idda etmektedirler. Hz. Muhammed’i peygamber olarak ve tebliğ ettiği İslam dinini kabul etmemelerinin nedenlerinden birinin bu olduğu anlaşılmaktadır. Yani, peygamberlik görevini, ancak İshak’ın soyundan gelenlerin yapabileceğini ileri sürmektedirler. Bu anlayışın temelinde de ayrımcı ve küçümseyici bir bakış açısına sahip oldukları anlaşılmaktadır.

Siyonist kelimesine gelince; Tevrat’daki anlatımlara göre, Siyon, Yeruşalim (Kudüs) de bir dağın (yüksekliği 765 metre) ismidir. Yeruşalim, İsrail Kralı Davut tarafından fethedilmeden önce burada yaşayan Yevuslular tarafından Siyon dağına yaptıkları kalenin de ismidir. Radikal Museviler (Siyonistler) Kral Davut’un bu fetihçi geleneğinden ilham almak için kendilerine bu ismi verdikleri anlaşılmaktadır.

Siyonistlerin bu aşırı dincilik anlayışı ile İŞİD ve benzeri örgütlerin savunmuş olduğu “din” anlayışının benzerliği dikkat çekmektedir. Zira, her iki anlayış da kutsal kitaplarda yer alan ayetleri çarpıtarak, saldırgan ve ırkçı ideolojilerine bir dayanak yaptıkları anlaşılmaktadır. İşid de aynen Siyonistler gibi, Kur’an ayetlerindeki “Cihad edin” sözlerini anlamından kopartarak saldırı ve katliamlarına gerekçe yapmaktadır.

İŞİD ve benzeri örgütlerin Siyonist ve Evanjelistler tarafından kurulması da bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Zira gerek Siyonistler gerek Evanjelistler, İşid ve türevi örgütlerin kendileri tarafından kurulduğunu ve finanse edildiğini itiraf etmişlerdir. Zaten bu örgütler Siyonistlere ve emperyalistlere karşı değil, masum ve mazlum Müslüman kitlesine karşı savaşmaktadırlar. Amaçları, İslam’ı “terörist bir din” gibi göstermek ve dünya kamuoyundan tecrit etmektir. Kısaca, Siyonistlere ve emperyalistlere hizmet etmekten başka bir görev yapmamışlardır.

Sonuç olarak, hiç bir din meşru savunma dışında insan öldürmeyi onaylamamıştır. Kur’an’daki İsra Suresi 33, Enam Suresinin 151. Ayetleri buna örnektir.  Museviliğin kutsal kitabı Tevrat’da da insan öldürmek yasaklanmıştır. Çıkış, Bölüm 12: 13. Ayette “Adam öldürmeyeceksin” denilmektedir. Bu ayetler de hem İŞİD’in hem de Siyonistlerin  saldırı ve katliamlarının Kur’an’a ve Tevrat’a aykırı olduğunu göstermektedir.

Sözün özü: Dinler ve inançlar insanların kutsalıdır. Siyasete alet edilemez. Saldırı ve katliamlara gerekçe yapılamaz.

Hamdullah Dedeoğlu

15.03.2026.

Kaynaklar:

Kur’an’daki ayetler, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün Türkçe çevirisinden, Tevrat’daki ayetler ise, kutsalkitap.org ve http//ekitap.ayorum.com sitesinden alınmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

13 Mart 2026 Cuma

PERS KRALININ FEDAKARLIĞI VE İSRAİL’İN NANKÖRLÜĞÜ

 

PERS KRALININ FEDAKARLIĞI VE İSRAİL’İN NANKÖRLÜĞÜ

İsrail’in, İran’a saldırısı bizi iki bin beş yüz yıl öncesine götürdü. Zira iki bin beş yüz yıl önce, İran coğrafyasının ve Ortadoğu’nun hakim devleti Pers İmparatorluğu’nun Kralı  Kiros, Babil’de sürgün hayatı yaşayan İsraillileri esaretten kurtarıp, özgürlüklerine kavuşmasını sağlamıştı. İmparator Kiros, bu nedenle İsraillilerin (Musevilerin) kutsal kitabı Tevrat'da övgüyle anılmaktadır.

Bugün ise, İsrailoğulları, kendilerinin Kudüs’e dönmesini ve kutsal tapınağın inşasına destek veren Perslerin torunları üzerine füze ve bombalar yağdırmaktadır. İşte İsrail’in bu nankörlüğünü, tarihi kayıtlar ve Museviliğin kutsal kitabı Tevrat’da yer alan bilgilerle anlatmak istedik.

Önce, İsrail devletinin kısa bir tarihçesini verelim. Tarihte ilk İsrail devletinin kuruluşu M.Ö.1020 yılında gerçekleşmiştir. Devletin kurucusu ve ilk kralı Saul, daha sonra sırasıyla Davut ve Süleyman olmuşlardır. Kral Süleyman zamanında devletin toprakları genişlemiş, bugünkü İsrail’i, Lübnan’ı ve güney Suriye’yi kapsıyordu.

Kral Süleyman zamanında, Tanrı’ya ibadet etmek için Kudüs şehrinin Moriah tepesinde İbranice “Beyt-ül Makdis” (Kutsal Ev-kutsal Tapınak)  inşa edilerek dini bir merkez oluşturuldu. Bu tapınak, İsrailoğulları tarafından Tanrı’nın yeryüzündeki evi olarak kabul ediliyordu. Bu nedenle kutsal bir yönü bulunuyordu.

Birleşik İsrail krallığı iç çekişmeler nedeniyle M.Ö. 930 yılında ikiye bölündü. Kuzeyde başkenti Samarya olan İsrail, güneyde başkenti Kudüs olan Yahuda devleti. Kuzey İsrail devleti, M.Ö. 722 yılı civarında Asurlular tarafından yıkılır. Halkın önemli bir kısmı esir alınarak Mezopotamya bölgesindeki şehirlerde sürgüne gönderilir.

Güneydeki Yahuda devleti ise, dört yüz yıl ayakta kalır. Ancak, M.Ö. 586 yılında Babil Kralı Nebukadnezar tarafından feth edilir. Kutsal tapınakları yıktırılır, Yahuda kralı, annesi, ülkenin önde gelen yöneticileri ve zenginleri Babil’'e esir olarak götürülür.

Pers kralı büyük Kiros, M.Ö. 538 yılında Babil devletine son verir. Babil devletinin topraklarını ele geçiren Kral Büyük Kiros, bir ferman yayınlayarak, Babil’de sürgün hayatı yaşayan İsraillilerin yurtlarına dönmelerine izin verir. Hatta, Kudüs’te yıkılan kutsal tapınağın yeniden inşası için maddi ve manevi desteklerde bulunur. Kral Kiros’un bu desteği ve yardımları İsraillilerin (Musevilerin) kutsal kitabı Tevrat’da; Tarihler, Yeremya, Yeşeya ve Ezra bölümlerinde şöyle anlatılmaktadır:

Tarihler bölüm, 36: 22-23 Pers Kralı Koreş'in krallığının birinci yılında RAB, Yeremya aracılığıyla bildirdiği sözü yerine getirmek amacıyla, Pers Kralı Koreş'i harekete geçirdi. Koreş yönetimi altındaki bütün halklara şu yazılı bildiriyi duyurdu: 

Pers Kralı Koreş şöyle diyor: 'Göklerin Tanrısı RAB yeryüzünün bütün krallıklarını bana verdi. Beni Yahuda'daki Yeruşalim Kenti'nde kendisi için bir tapınak yapmakla görevlendirdi. Aranızda O'nun halkından kim varsa oraya gitsin. Tanrısı RAB onunla olsun!"

Yeşaya bölüm 45: 1-2 -3-4 -5, RAB mesh ettiği kişiye, sağ elinden tuttuğu Koreş'e sesleniyor:

 Uluslara onun önünde baş eğdirecek, Kralları silahsızlandıracak, bir daha kapanmayacak kapılar açacak. Ona şöyle diyor: "Senin önün sıra gidip dağları düzleyecek, tunç kapıları kırıp demir sürgülerini parçalayacağım.

 Seni adınla çağıranın ben RAB, İsrail'in Tanrısı olduğumu anlayasın diye karanlıkta kalmış hazineleri, gizli yerlerde saklı zenginlikleri sana vereceğim.

 Sen beni tanımadığın halde kulum Yakup soyu ve seçtiğim İsrail uğruna Seni adınla çağırıp onurlu bir unvan vereceğim.

RAB benim, başkası yok, benden başka Tanrı yok. Beni tanımadığın halde seni güçlü kılacağım.

Ezra bölüm 1: 5, Böylece Yahuda ve Benyamin oymaklarının boy başları, kâhinler, Levililer ve ruhları Tanrı tarafından harekete geçirilen herkes, RAB'bin Yeruşalim'deki (Kudüs) Tapınağı'nı yeniden yapmak için gidiş hazırlıklarına girişti.”

Ezra bölüm, 1: 7-8-9-10-11, Pers Kralı Koreş de, Nebukadnessar'ın (Babil kralı) Yeruşalim'deki RAB'bin Tapınağı'ndan alıp kendi ilahının tapınağına koymuş olduğu kapları çıkardı. Bunları hazine görevlisi Mitredat'a getirterek sayımını yaptırdı ve Yahuda önderi Şeşbassar'a verdi.”

Sayım sonucu şuydu: 30 altın leğen, 1000 gümüş leğen, 29 tas,

 30 altın tas ve birbirinin benzeri 410 gümüş tas, 1000 parça değişik kap.

 Altın ve gümüş eşyaların toplamı 5400 parçaydı. Sürgünler Babil'den Yeruşalim'e dönerken Şeşbassar bunların hepsini birlikte getirdi.”

Ezra bölüm 2: 64-65, 67 Bütün halk toplam (Babil’den İsrail’e dönen) 42.360 kişiydi.

Ayrıca (İsrail’e dönenler içinde) 7. 337 erkek ve kadın köle, kadınlı erkekli 200 ezgici, 736 at, 245 katır, 435 deve, 6 720 eşek vardı.

Tevrat’da yer alan bilgilerden de anlaşılacağı üzere, Pers kralı Kiros, İsrail oğullarını hem esaretten kurtarıyor hem de Babil kralının el koyduğu hazineyi iade ediyor.

Pers kralının bu hoşgörü ve fedakarlığına karşılık; İsrail oğulları bugün ne yapyor: Dünyanın en büyük despot ve zorba gücünü arkasına alarak, iki bin beş yüz yıl önce kendilerini esaretten kurtarıp özgürlüğe kavuşturan, kutsal mabedin yeniden inşasına destek verenlerin torunları üzerine bombalar yağdırıyor, asker-sivil demeden katliamlar, suikastlar düzenliyor.

İsrail oğullarının bu nankörlüklerine, kutsal kitapları Tevrat’daki ayetlerle cevap verelim:

Yeşaya bölüm, 3: 11 Vay kötülerin haline! kötülük görecek, yaptıklarının karşılığını alacaklar.”

Yeremya bölüm, 7: 11 Bana ait olan bu tapınak sizin için bir haydut ini mi oldu? Ama ben görüyorum neler yaptığınızı! diyor RAB.

Yeremya bölüm, 7: 20 "Bu yüzden Egemen RAB diyor ki, 'Buranın üzerine, insanın, hayvanın, kırdaki ağaçların, toprağın ürününün üzerine kızgın öfkemi yağdıracağım.

Not: Nankör kelimesinin açılımı şöyledir: Nan, Farsça'da ekmek, kür (kör) görmeyen anlamına gelir. Bu söz, kendisine yapılan iyilikleri ve fedakarlıkları inkar edenler için kullanılır. 

Hamdullah Dedeoğlu

13.03.2026.

 

 

 

 

3 Mart 2026 Salı

ABD-SİYONİST SALDIRGANLIĞI ÖNLENEBİLİR Mİ?

 ABD-SİYONİST SALDIRGANLIĞI ÖNLENEBİLİR Mİ?

ABD-Siyonist İsrail ittifakının Ortadoğu’daki saldırganlığı bir atağa daha geçmiş bulunmaktadır. İki binli yılların başında harekete geçen bu şer ittifakı, Irak, Libya, Suriye, Venezuela’dan sonra İran’a karşı topeykun imha saldırılarını başlatmış görünmektedir. Bugünkü makalemize şer ittifakının amacı ve ona karşı ne yapılması gerektiği üzerinde duracağız.

Makalemize başlamadan önce, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Nato üslerinden ABD’nin yararlandırılmayacağını açıklaması doğru bir karar olmuştur. Ancak, gerek ülkemizdeki bazı siyasi partiler gerekse de “büyük devletler” olarak bildiğimiz Çin ve Rusya dahil, bu şer ittifakına karşı “ılımlı” ve “tarafsız” açıklamalar yapmaktadırlar. “İki taraf da saldırılarına son vermelidir”  şeklinde beyanlarda bulunmaktadırlar. Oysa saldıran taraf ABD ve Siyonist İsrail’dir. Bir tarafta ülkesini savunan İran, diğer tarafta saldıran ABD ve Siyonist İsrail bulunmaktadır. Silah bırakması gereken saldıran taraf olmalıdır.  

Peki bu tür açıklamalar, şer ittifakının saldırganlığını durdurabilir mi? Bu soruya tarihteki örneklerle cevap verelim. Adolf Hitler, ikinci dünya savaşını neden başlattı?  

Almanya Avrupa ülkeleri arasında sanayi devrimine son katılan ülke olduğu için dünya pazarlarındaki paylaşıma geç kalmıştı. Zira dünya pazarları ABD, İngiltere, Fransa arasında paylaşılmıştı. Almanya burjuvazisi pazarlarda kendisine pay istiyordu.

Adolf Hitler, Alman burjuvazisinin isteklerini yerine getirmek için seçilmiş bir figürdü. Onların desteği ile iktidara gelmişti. Alman sanayi devlerinin hammadde ve doğal kaynaklara ihtiyacı vardı. Oysa, bu hammaddelerin bulunduğu ülkeler İngiltere ve Fransa’nın denetimi altında bulunuyordu. Bunları alt etmeden bu hammadde kaynaklarına ulaşamayacaklarını biliyorlardı. Fransa, İngiltere hatta o dönem Sovyetler Birliği’nin başında bulunan yöneticileri, Almanya’nın bu taleplerini bilmelerine rağmen, gerekli önlemleri almadılar. Hitler’in önce Çekoslovakya’yı daha sonra da Polonya’yı işgaline sessiz kaldılar. Hatta o dönem Sovyetler Birliği’nin başında bulunan Josef Stalin, Hitler ile saldırmazlık paktı imzalamıştı.

İşte o dönem Avrupa ülkelerinde yönetici pozisyonunda bulunanlar, Hitler’in saldırılarına gerekli sert bir tepki vermekten kaçındılar. Yer yer tavizler de verdiler. Ne zaman ki Hitler’in Fransa, Belçika, Hollanda ve diğer Avrupa ülkelerindeki işgal saldırıları başlayınca kendilerine geldiler. Ancak “Atı alan Üsküdar’ı geçmişti.” Çok geç kalmışlardı. Hitler gerekli hazırlıklarını tamamlamış, Sovyetler Birliği de dahil, bütün Avrupa’yı işgale başlamıştı.

Avrupa’daki yöneticilerin Hitler’i yatıştırma ve taviz politikaları çok pahalıya mal oldu. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. Yüzlerce şehir ve kasaba yerle bir oldu. Oysa, saldırgana karşı zamanında gerekli tavır ve önlemler alınmış olsaydı, kayıplar en aza indirgenebilirdi.

İşte aynı tutum, yani Hitler Almanya'sına gösterilen ikircikli ve yumuşak tepkiler, Donald Trump ve Siyonist İsrail saldırganlığında tekrar edilmektedir. Bu politikanın sonu ikinci bir Hitler olayına doğru gitmektedir. Zira, Trump’un başında bulunduğu ABD’nin bugünkü amacı ile Hitler Almanya’sının talepleri arasında benzerlikler bulunmaktadır.

ABD’nin hem dünya ticaretindeki payı hem de üretimdeki payı hergün azalmaktadır. Karşılığı olmayan doların etkinliği ve askeri gücün sağladığı haraç düzeni de her geçen gün sallanmaktadır.

Ekonomik ve askeri alandaki eski rakibi doğu bloku çökmüş, onun yerini Çin doldurmaya başlamış. ABD, Çin’in gelişimini engellemek için doğal kaynaklarını temin ettiği ülkeleri askeri eylemlerle denetim almaya çalışmaktadır. Gerek Venezuela gerek İran, Çin’e petrol ve doğalgaz sağlayan ülkelerin başında geliyordu. Venezuela’yı denetim altına aldılar. Şimdi, aynısını İran’da uygulamak istemektedirler. Yani, İran’a yapılan saldırının esas amacı Çin’e giden petrolü engellemek, İran’ın doğal kaynaklarına el koymaktır.

Trump’ın başında bulunduğu ABD, sadece petrol ve doğalgaz zengini ülkeleri değil, Kanada ve bir Avrupa ülkesi olan Danimarka’ya ait Grönland’ı da istemektedir. Zira Grönland ve Kanada hem nadir elementler bakımından zengin hem de stratejik açıdan önemli bir konumda bulunmaktadırlar.

Yani, kısaca Kanada ile birlikte Avrupa ülkeleri de ABD’nin tehdidi altındadır. Nitekim bu tehlikeyi fark eden İngiltere, ABD’nin İran saldırısına destek vermeyeceğini ve askeri üslerini  kullandırtmayacağını açıkladı. İngiltere’nin bu tutumu bir dünya imparatorluğu kurmuş olmasından gelmektedir. ABD’nin amacının ne olduğunu görmüş, şimdiden kendisine ait olan COMMONWEALTH bölgesi ile İngiliz Milletler Topluluğu ülkeleri olan Kanada, Avustralya, Yeni Zelenda’nın koruması altında olduğunu göstermek istemiştir.

Avrupa ülkeleri içinde ABD’ye en açık tavrı İngiltere almış gözükmektedir. Ancak Fransa’nın da İngiltere’ye yakın duracağını tahmin edebiliriz. Zira Fransa’nın çıkarları ile ABD’nin çıkarları da çatışmaktadır. Gerek İngiltere’nin gerekse Fransa’nın ABD’den bağımsız politika izlemelerinin dayanağı bulunmaktadır. Hem bir orduları hem de nükleer silahları bulunmaktadır. En zor durumda kalacak olan Almanya olacaktır. Zira ne bir ordusu ne de nükleer silahı bulunmaktadır. Üstelik ABD’nin işgali altındadır. ABD’nin Almanya’da onlarca üssü ve binlerce askeri bulunmaktadır. Dolayısıyla, ABD karşıtı bir politika izlemesi mümkün değildir. Diğer Avrupa ülkeleri içinde Polonya’nın ve Finlandiya’nın yeterli olmazsa da bir ordusu bulunmaktadır. Rusya ise, Ukrayna ile uğraşmaktadır.

Sonuç olarak, ABD’nin dünyadaki saldırganlığına karşı koyabilecek üç güç ortaya çıkmaktadır. Çin, İngiltere ve Fransa. Eğer bu ülkeler ABD’ye karşı dik durup, kararlı bir duruş gösterirlerse, ABD’yi frenleyebilirler. Aksi taktirde, üçüncü dünya savaşı kaçınılmaz olacaktır. Türkiye bu çatışmalardan mümkün olduğu kadar uzak durmalı ve tarafsızlığını korumalıdır.

Hamdullah Dedeoğlu

03.03.2026.

 

 

2 Mart 2026 Pazartesi

EMPERYALİZMİN İRAN SALDIRISI VE İÇ CEPHENİN ÖNEMİ

 

EMPERYALİZMİN İRAN SALDIRISI VE İÇ CEPHENİN ÖNEMİ

Emperyalist güçler yine bahaneler üreterek bölgemizde saldırılarına devam etmektedirler. Irak, Libya ve Suriye’den sonra, bu kez hedefe koydukları İran’a saldırdılar. Bahaneleri her zamanki yalanlarından biri olan “nükleer silah üretmek.”  Hegemon güçlere herşey serbest, ancak başkaları yaparsa “suç” oluyor. Bu küstahlığı da sahip oldukları silah ve teknoloji sayesinde gerçekleştirmektedirler. Oysa, bu bahanelerin arkasında esas amaç saldırı düzenledikleri ülkelerin doğal kaynaklarını ele geçirmek bulunmaktadır.

Emperyalizm, saldırılarında din ve ırk tanımamaktadır. Bir ay önce Hrıstiyan dinine mensup Venezuela’ya yaptıkları saldırıdan sonra bu kez bir İslam ülkesi olan İran’ı hedefe koydular. Ülkenin siyasi, askeri ve din adamlarına suikastlar yaparlarken, aynı zamanda savunma tesislerine de çok ağır saldırılar düzenlemektedirler.

Emperyalistlerin saldırıları şüphesiz uluslararası hukuka aykırı eylemlerdir. Peki, burada ülkeyi yönetenlerin hiç mi kabahati yok?  İki bin beş yüz yıllık bir devlet geleneği olan İran bu duruma nasıl geldi? Eğer ülkelerini iyi yönetmiş olsalardı, emperyalistler bu kadar pervasız saldırılarda bulunabilir miydi? Kesinlikle bulunamazlardı.

O halde bunun nedeni neydi? Bize göre bunun nedeni akıldan, bilimden uzak olmaları ve toplumu adaletten, özgürlükten yoksun bırakmalarıdır. Yedinci yüzyıldaki yaşam tarzını ve hukukunu kendisine rehber edinen, farklı siyasal düşüncelerin örgütlenmesine izin vermeyen ve toplumu baskı altında tutan bir rejim, yirmi birinci yüzyılda sanayi ülkelerinin seviyesine gelebilir mi?

Yine aynı şekilde 7. yüzyıldaki düşünce sistemi ile toplumda refahı sağlayabilir misiniz? Nitekim sağlayamamışlardır. Petrol ve doğalgaz kaynakları bakımından dünyada ilk sıralarda yer alan İran, halkına layık olduğu refahı sağlayamamıştır. Zira kaynaklar iyi değerlendirilmemiş, halkın büyük çoğunluğu yoksulluk içindedir. Ülkenin kaynakları “CİHAD” adı altında bölgesel güç olma ve sahip olduğu teolojik inancını yayma amaçları doğrultusunda kullanılmıştır.

Oysa, akılcı bir politika uygulamış olsaydı bilime, araştırma-geliştirme merkezlerine, savunma sanayisine ve diğer sektörlerin gelişmesine yatırımlar yapılsaydı, emperyalistler bu kadar rahat saldıramazdı. Elli yıl önceki uçaklarla, gemilerle, hava savunma sistemleri ile ülke savunulur mu? Ordunun ve yönetimin en üst kademesini oluşturan yöneticilerin toptan katledilmesi nasıl izah edilebilir? Böyle devlet yönetilir mi?

Emperyalizmin İran’a yaptığı saldırı ve katliamlar İslam coğrafyasında yer alan ülkelere şunu göstermiştir:

1-Yedinci yüzyıldaki hukuk (şeriat) anlayışı ile 21. yüzyılda devlet ve toplum yönetilemez.

2- Hamaset ve yapay algılarla bir devletin ve ülkenin devamı sağlanamaz.

3-Adaletin ve özgürlüğün olmadığı bir ülkede gelişme ve kalkınma olmaz.

4-Planlı bir ekonomi uygulanmadan, ülke sorunları çözülemez.

5-Laiklik olmadan, farklı inançta olan insanların birlik ve beraberliği sağlanamaz.

6-İç cepheyi sağlam tutmadan, dış saldırılara karşı dik durulamaz. (Emperyalizmin Venezuela ve İran saldırısı buna örnektir)

7-Başka ülkelerin silah sistemlerine bağlıysanız, bağımsız bir devlet olamazsınız. Saldırı ve tehditlere açık olursunuz.

8-Emperyalizme karşı uluslararası dayanışma ve birlik sağlanmadan başarı elde edilemez. Bunun yolu; emperyalizmin tehdidi ve saldırısı altında olan ülkelerin ayrı bir blok kurmasından geçmektedir. Zira, emperyalistler birlikte saldırmaktadırlar. Ezilen ülkelerin, emperyalistlerin saldırılarına karşı birlikte direnmekten başka çareleri bulunmamaktadır. Aksi taktirde, emperyalist saldırılara karşı tek başlarına (nükleer silahı olanlar hariç) başarılı olmaları mümkün olmayacaktır.   

Hamdullah Dedeoğlu

02.03.2026.

 

 

 

28 Şubat 2026 Cumartesi

KURMANÇ DİLİ SOĞDLARIN KONUŞTUĞU TACİKÇE Mİ? (3)


Bugut Yazıtı günümüzde Moğolistan'ın Arhangay şehrinin Çeçerleg Müzesi'nin bahçesinde sergilenmektedir.

SOĞDLARIN YAŞADIĞI MAVERAÜNNEHİR (İKİ NEHİR ARASI) BÖLGESİ

KURMANÇ DİLİ SOĞDLARIN KONUŞTUĞU TACİKÇE Mİ? (3)

Önceki makalemizde Kurmanç dilinde yer alan iki yüz on yedi Tacikçe kelimeyi ele almıştık. Bugünkü makalemizde bu ilişkinin nereden geldiğini ve Anadolu’da Kurmançca konuşanların bu dili nasıl öğrendiğini ele alacağız.

Edindiğimiz son bilgiler Amuderya ve Siriderya nehirleri arasındaki bölgede (Maveraünnehir) yaşayan Soğd’ların (Taciklerin ataları) Türkçe dili üzerinde de etkili olduklarını ve bu dilin Çin’ e giden İpek Yolu boyunca konuşulduğunu tespit ettik.

Öyle ki, 1956 yılında Moğolistan’nın Bugut şehrinin on kilometre batısında Arahangay bölgesinde 1. Göktürk Kahanlığı (M.S. 580-582) döneminde dikilmiş bir yazılı taş bulundu. Taş yazıtın bir tarafı Soğdça (eski Tacikçe) diğer tarafı Brahmi alfabesi (Hint) ile yazılmıştı. Yazıt, Moğol Hakanı Mahan Tegin için dikilmişti. Yazıt da Göktürk kağanlarının iktidarda bulundukları dönem anlatılmaktadır. Bu taş yazıtın önemi, Soğdça yazılmasından geliyordu. Japon bilim insanı Türkolog, Prof. Dr. Masao Mari, 1983 yılında yayınlanan bir makalesinde, Soğdçanın 6. yüzyılda Göktürk Kağanlığında yazı dili olarak kullanıldığını belirtmektedir.

Soğd dilinin bu kadar geçerli bir dil olması nereden geliyordu? Bu soruyu yanıtladığımızda  hem Kurmanç dilinin kökeninin nerden geldiğine hem de daha sonra kurulacak Türk devletlerinde doğu Farsça’nın (Tacikçenin) neden yazışma dili olduğuna cevap vermiş olacağız. O halde, Soğdlar kimdi?

Soğdlar, Amuderya (Ceyhun) ve Siriderya (Seyhun) nehirleri arasındaki topraklarda yaşayan İrani bir halktı. Yaşadıkları bölgeye Soğdanya deniliyordu. Yaşayanlara Soğdlular, konuştukları dile de Soğdça deniliyordu. Soğdça, Farsçanın doğu lehçesiydi. Soğdlular, tarım ve ticaretle uğraşıyorlardı. Aynı zamanda zanaatkardılar. Bakırcılıkta ve dericilikte ustaydılar. Sulu tarım da yapıyorlardı. Bunun için de su kanalları yapmışlardı. İpek böcekçiliği de gelişmişti. İpek kumaş konusunda da uzmandılar. Buhara’nın “Zendeci”, Semerkant’ın “Veyzariyye” kumaşları çok ünlüydü. Tarihi ipek yolu üzerinde yaşamalarından dolayı ticaret de de uzmandılar. Çin’den Bizans İmparatorluğu’na kadar uzayan yolda ticaretin yönetimini ellerinde bulunduruyorlardı. Aynı zamanda ülkeler arasında elçilik görevlerinde de bulunuyorlardı.

Soğdlular, eğitime de çok önem veriyorlardı. İlk medreseler de Semerkant ve Buhara’da açılmıştı. Beş yaşına gelen çocuklarına okuma yazma öğretiyorlardı. Yirmi yaşına gelen gençleri ise, ticaret kervanlarına dahil ediyorlardı. Bu nedenle ipek yolu üzerinde Çin’e kadar uzanan bölgede koloni şeklinde kasabalar kurmuşlardı.

Tüccar bir halk olmaları nedeniyle, farklı inançları da beraberinde götürüyorlardı. Örneğin, Mani dinini, Budizmi ve Zerdüşt inancını Orta Asya’dan Çin’e kadar yaymışlardı. Uygurlara Mani dinini de Soğdlular empoze etmişti.

Soğdlar hakkında bu kısa özetten sonra, Soğd dilinin Türkçe üzerindeki etkisine geçebiliriz.

Kaşgarlı Mahmut, Divanu Lügati’t Türk adlı eserinde Soğdlularla birlikte yaşayan Türklerin iki dilli olup, hem soğdça hem de Türkçe konuştuklarını belirtmekteydi. Tarihi kayıtlar da bunu doğrulamaktadır. Bu ilişki sayesinde Soğd tüccarları Orta Asya’dan Çin’e kadar güven içinde ticaret yapabiliyorlardı. Soğdlu tüccarlar bu güvenli geçiş karşılığında Türk kağanlarına ve beyliklerine geçiş vergisi ödüyorlardı. Ancak Soğdların yerleşik bir halk olması onlara kültür ve sanat da üstünlük sağlamıştı. Yazılı bir dilleri ve kültürleri bulunuyordu. Egemenlikleri altına girdikleri Türk kağanlıklarında zamanla bürokraside etkin görevlere geliyorlardı. Yönetim kadrolarında bulunmaları nedeniyle, devletin resmi ve yazışma dili de Soğdça oluyordu. Bu uygulama daha sonra kurulacak olan Türk kağanlıklarında ve devletlerinde devam edecekti. Örneğin Karahanlıların, Selçukluların ve Osmanlıların yazışma dili Farsça’nın doğu lehçesi olan Soğdça yani klasik Tacikçeydi. 

Nitekim; Mevlana Celaleddin Rumi de eserlerini Farsça’nın doğu lehçesi olan Soğdça yani Tacikçe ile yazmıştı. Mevlana Celaleddin Rumi’nin eserlerini Tacikçe yazmiş olması ve Tacik kökenli olması, Türklerin Soğdlularla bin beş yüz yıldan beri içiçe yaşadığını doğrulayan kanıtlardan biridir.

Soğdluların Türk kavimleri ile olan ilişkisi, Türkçe üzerinde de etkili oldu. Örneğin; Prof. Dr. Mehmet Kanar’ın “Osmanlıca-Türkçe Sözlük” adlı eserinde yer alan 11.472 kelimenin 2.562’sinin Farsça’dan (Soğdça-eski Taciikçe) geldiği belirtilmektedir. Bu da yukarıda verdiğimiz bilgilerle örtüşmektedir. Zira Soğdlular ile Türk kavimlerinin birlikte yaşamalarının geçmişi en az bin beş yüz yıl öncesine dayanmaktaydı. Bu kadar etkileşimin olması doğaldı. Soğd halkı yerleşik ve tüccar bir topluluk olduğu için savaşçı bir halk değildi. Ancak kültürel yönden çok ileriydiler.

Osmanlıca’da yer alan Tacikçe (Soğdça) kelimelerin büyük çoğunluğuna Kurmanç dilinde de rastlmaktayız. Bu kelimelerin benzer ve aynı olması Kurmançların Soğdlularla birlilkte yaşadıklarını göstermektedir. Zira, Soğdluların Maveraünnehir’den Çin’e kadar kurmuş oldukları kasaba ve şehirlerde Türk kavimleri de yaşıyordu. Arapların 8. yüzyılda Soğd bölgesini işgal etmelerinden sonra, tarihi kaynaklar Soğd halkının doğuya, Türk kavimlerinin bulunduğu bölgelere göç ettiğini yazmaktadır. Bu göçler de Soğdlularla Türk kavimlerinin içiçe geçtiğini ve birbirlerinin kültürlerini etkilediğini göstermektedir. Ayrıca karşılıklı evliliklerin olması da bu kültürel etkileşimi artırdığını belirtmeliyiz.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:  Kurmançca konuşanlar Horasan coğrafyası içinde bulunan bölgelerden gelmişlerdir. Kurmançların ataları da Horasan’dan geldiklerini ifade etmişlerdi. Tarihi bilgiler de sözlü gelenekten gelen bu bilgileri doğrulamaktadır.

Kurmança konuşanların aynı zamanda Türkçe’yi de bilmeleri hem yukarıdaki tarihi gelişmelerle hem de Kaşgarlı Mahmut’un bin yıl önce yazmış olduğu eserdeki bilgilerle örtüşmektedir. Yani, Kurmançların Kürt halkı ile bir ilgisi bulunmamaktadır.Anadolu’da Kurmançca konuşanlar, Horasan bölgesinde Soğdlarla birlikte yaşayanlardır. Kurmançca konuşanların büyük çoğunluğunu Moğol istilası sonrasında Horasan bölgesinden, Anadolu’ya gelenler oluşturmaktadır. Osmanlı kayıtlarında Kurmançca konuşan bazı aşiretlere “Ekrad-Kürt” denilmesinin nedeni ise, konuştukları dil nedeniyledir. Zira, Osmanlı yönetimi İrani dilleri konuşan bütün toplulukları “Kürt” olarak değerlendiriyordu.

Hamdullah Dedeoğlu

27.02.2026.

Kaynaklar:

--Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugati’t Türk, Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2025.

--Prof. Dr. Masao Mari, “Soğdların Orta Asya’daki Faaliyetleri “ adlı Makalesi,

 1983, Türk Tarih Kurumu Yayınları

--Ali Han Babaoğlu, “Bir Kültür Köprüsü Soğdlar” adlı makalesi, Tarih, Ekonomi, ve Siyaset Araştırmaları Derneği Yayınları, 2019.

--Aydın Usta, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Samaniler” maddesi,

--Prof. Dr. Boris Marshak, “Türkler ve Soğdlular” adlı makalesi.

--Prof. Dr. Mehmet Kanar, “Osmanlıca-Türkçe Sözlük”, Say Yayınları.

 

Popular