13 Şubat 2026 Cuma

DİVANU LUGATİ’T TÜRK’TE İSİMLER-KELİMELER VE TÜRK BOYLARI

 

DİVANU LUGATİ’T TÜRK’TE İSİMLER-KELİMELER VE TÜRK BOYLARI

Kaşgarlı Mahmud’un Miladi 1076 yılında yazdığı DİVANU LUGATİ’T TÜRK isimli eserini incelerken ilginç isim ve kelimelerle karşılaştık. Bu isimlerden bazıları destanlarda adı geçenler bulunduğu gibi, sultan olmuş, devletler kurmuş olanlar da yer almaktadır. Aynı eserde bugünkü kelimeler içinde yer almasına rağmen, anlam bakımından farklı karşılıkları olduğunu da gördük. Bu isim ve kelimeleri sizinle paylaşmak istedik. Bu vesile ile bin yıl önceki kelimelerin ve isimlerin geçmişini de görmüş olacağız.

Önce eserde yer alan erkek isimlerini verelim:

Atış, Azak, Abı, Bektur, Beglen, Badruk, Bulgak, Buluç, Çağrı, Kaban, Kutluk, Kalalduruk, Kılıç, Sökmen, Tapar, Tapdu, Sünüş, Laçin, Ötemiş, Tutuş, Kavşut, Utar, Alpagut, Alp Apa, Kutlup, Salgur.

Sözcükler:

Eren: Adamlar, yiğitler, Kahramanlar.

Etrek: Sarışın adam. (Osmanlı kayıtlarında Türkmen aşiretleri içim “Etrak” sözcüğü kullanılıyordu. Bu terim buradan gelmiş olabilir. Araplar da Türklere Etrak diyordu.)

Eşkinci: Hızlı posta götüren atlı. (Osmanlı devletinde “Eşkinci” adıyla atlı birlikler bulunuyordu.)

Aydın: Ay ışığı

Yılkı: Serbest bırakılmış hayvanlar.

Yenik. Her şeyin hafif olanı.

Yazı: Açık arazi, çöl, otlak, mera.

Sun kişi: Yumuşak huylu ve iyi kalpli.

Çın kişi: Güvenilir ve sadık adam.

Ata: Baba.

Dede: Baba

Ebe: Anne

Turumtay: Yırtıcı bir kuş. (Amasya’da Torumtay türbesi ve medresesi bulunuyor. Selçuklu döneminde Amasya’da valilik yapmıştır. İsmi buradan gelmiş olabilir.)

Togrıl: Yırtıcı Kuş. (Selçuklu Sultanı Tuğrul Beyin isminin de buradan geldiği anlaşılmaktadır.)

Sunkur: Yırtıcı bir kuş.

Tüzün: Yumuşak huylu kişi.

Uçmak: Cennet.

Kuyma: Bir çeşit yağlı ekmek.

Yavuz: Her şeyin kötüsü.

İldrük: Barsagan Lehçesinde (Kırgız) Üzerlik otu.

Yüzerlik: Oğuz lehçesinde Üzerlik otu.

Tarıgçı: Çiftçi

Tugay: Dayı

Çıgay: Fakir

Çıpçırga: Serçe.

Lantu: Şehriye çorbası.

Soku: Dibek.

Kaşagarlı Mahmut’un eserinde ismi geçen Türk boy-kabile-aşiretler ise şunlar:

Afşar, Alka Bölük, Basmıl, Başgırt, Bayundur, Bayat, Beçenek, Bulgar, Büğdüz, Begtili, Çepni, Çigil, Çomul, Elke Bulak, Eymür, Halaç, İğdir, Karluk, Karabölük, Kay (Kayı), Kençek, Kıfçak, Kınık, Kırkız, Oğuz, Suvar, Salgur, Totırga, Tohsi Çigil, Toger, Topüt, Ugrak, Ulayundlug, Uygur, Üregir, Yabaku, Yagma, Yava, Yazgır, Yimek, Yüregir.

Hamdullah Dedeoğlu.

13.02.2026.

Kaynak:

Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugati’t- Türk, Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Karakoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2025.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MÜRCİE EKOLÜ NASIL HANEFİ MEZHEBİ OLDU?

 


MÜRCİE EKOLÜ NASIL HANEFİ MEZHEBİ OLDU?

 “ Ehli Sünnet “ mezheplerinin nasıl oluştuğunu daha önceki yazılarımızda açıklamıştık. Bugünkü makalemizde  Ehli Sünnet” mezheplerine dahil edilen Hanefiliğin nasıl ortaya çıktığını ve İslami yorumunu anlatacağız.

Bu konudaki kaynağımız, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün  “İmamı Azam Savunması” adlı eseri ile Prof. Dr. Sönmez Kutlu’nun Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisine yazdığı “ Mürcie “ maddesi olacaktır.

Ehli sünnet mezhepleri Abbasi halifesi Kadir Billah döneminde (M. 1029) “ Ehli Sünnet  İtikadı “ adıyla hazırlanan mutabakatın din adamlarının saraya çağrılarak imzalatılmasıyla oluşturulmuştu. Yetmişin üzerinde olan mezhep sayısı dörtle sınırlandırılmış ve her mezhebe de bir imamın adı verilmişti. Abbasi halifesinin bunu yapmasının nedeni iktidarının devamını sağlamak ve  Mısır’da devlet kuran Şiiliğin İsmailiye koluna mensup olan Fatimiliği engelleme amacını taşıyordu.

 Bu mutabakatın din adamlarına zorla imzalatılmasından sonra, diğer mezhepler yasaklandı ve “ İslam dışı” sayıldı. Bu dört mezhepten birisine de İmam Ebu Hanife’nin ismi verilerek “ Hanefi Mezhebi denildi.  Ancak İmam Ebu Hanife (İmamı Azam) bundan 262 yıl önce vefat etmişti. Görüşlerini öğrencileri devam ettiriyordu. Üstelik, Ebu Hanife Abbasi Halifeleri döneminde eziyet görmüş, kırbaçlanmış ve en sonunda saraya çağrılıp zehirletilerek katledilmişti.

Ebu Hanife’nin Küfe’de temsilcisi olduğu mezhep ya da ekolün ismine “ Mürcie” deniliyordu. Kelimenin içeriği “ Ertelemek” “ Sonraya bırakmak “  ”ümit etmek” anlamlarını taşıyordu. Mürcie Mezhebi,  İslam coğrafyasında en çok taraftarı olan bir ekoldü. Bunun nedeni diğer mezheplere karşı hoşgörülü olması, ibadetler konusunda zorlayıcı olmamasından kaynaklanıyordu. Ehli Sünnet mezheplerine dahil edilmesinin nedeni de buydu. Amaç, bu ekole mensup olanların desteğini almaktı. Savundukları görüşlerin özeti şöyleydi:

-Dinde aklı kullanmayı öne alıyordu.

-İmanın kalple tasdikini ve dil ile ikrarını savunuyordu.

-Amellerin -İbadetlerin yapılıp, yapılmamasının imanı artırıp ya da azaltmayacağını savunuyordu. Bu görüşünü de ibadetlerin imandan dolayı yapılmasına dayandırıyordu.

-Büyük günah işleyenlerin Cennet ya da Cehennem’e gidip, gitmeyeceğinin, Allah’ın taktirinde olduğunu savunuyordu.

-Bütün Müslümanları eşit görüyordu. Mevali – Arap ayırımına karşıydı.

-Emevi ve Abbasi iktidarlarının Ehlibeyt’e ve Mevali’ye (Arap olmayan Müslümanlar) uyguladıkları baskı ve zulme karşı çıkıyorlardı.

-Kur’an’ın tercümesiyle namazın kılınabileceğini  savunuyorlardı.

-Emevi ve Abbasi iktidarlarını İslam dışı bir despotizm olarak görüyorlardı.

- Zeyd bin Ali’nin ve Eba Müslim Horasani’nin isyanlarını bu nedenle haklı bulup, destek vermişlerdi.

-Şarap dışındaki içkilerin, sarhoş olmayacak kadar içilmesine ceza verilemeyeceğini savunuyorlardı.

-Din ile şeriatın eşitlenmesine karşı çıkıyorlardı. “ Din değişmez, ama Şeriat değişir” diyorlardı.

Hanefilik mezhebinin kaynağını oluşturan Mürcie ekolünün İslam dini ile ilgili olarak savunduğu görüşlerin özeti kısaca böyleydi. Bu görüşleri nedeniyle, İslam coğrafyasında daha çok kabul gördüler. Bu bölgelerin başında İran, Horasan, Maveraünnehir, Anadolu, Suriye geliyordu. Bu ekol, miladi 11. Yüzyıla kadar “ Mürcie Mezhebi” olarak tanınıyordu. Miladi 1029 yılında Abbasi Halifesi tarafından yasal olarak tanınan Şafiilik, Malikilik ve Hanbeliliğin yanına dördüncü mezhep olarak eklendi. Ekolün en etkili temsilcisi olan Ebu Hanife’den dolayı bu mezhebe “Hanefilik” adı verildi.

Ancak, Ebu Hanife’nin İslam yorumu ile diğer üç mezhep arasında çok farklı görüşler bulunuyordu. Diğer üç mezhep imamı (İmam Şafi, İmam Maliki, İmam İbn Hanbel) yukarıda görüşlerini özetlediğimiz İmam Ebu Hanife’nin görüşlerine karşı çıkıyorlardı. Hatta, Ebu Hanife’yi “Dalalet içinde olmakla” yani, kafirlik sınırına gelmekle itham ediyorlardı.

Maliki mezhebinin İmamı Maliki ise, en sert tepki verenlerdendi. İmam Ebu Hanife İçin şu sözleri kullanmıştı:

“Ebu Hanife, dini mahveden hastalıklardan biridir.” (İbn Adi, el Kamil fi Zuafai’r Rical, 8/237, Aktaran Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, İmam Azam Savunması, Sayfa, 233, Yeni Boyut Yayınları, 2. Baskı, 2017)

İmam Maliki’nin, Hatib El Bağdadi’nin yazdığı “Tarihu Bağdad” adlı eserindeki sözleri ise şöyledi:

“Ebu Hanife’nin yaşadığı bir beldede yaşamak caiz değildir.”

“Ebu Hanife dine tuzak kurup hile yaptı. Dine tuzak kuranın dini olmaz.”

“Ebu Hanife’nin bu ümmet içinde yarattığı fitne, İblis’in fitnesinden daha zararlıdır. Böyle olmasının iki sebebi var: Birincisi, Ebu Hanife’nin Mürcie mezhebinden oluşu, İkincisi ise, Ebu Hanife’nin sünneti işe yaramaz hale getirmesidir.” (Hatib el Bağdadi, Tarihu Bağdad,13/400, Aktaran Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, İmamı Azam Savunması, Sayfa, 233, Yani Boyut Yayınları, 2. Baskı, 2017)

İmam Maliki’nin sözlerinden de görüleceği gibi, Ebu Hanife ile diğer üç mezhep imamının, İslam dininin yorumu hakkındaki görüşlerinin birbirine zıt olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, Abbasi halifelerinin amacı, Hanefi ekolünün taraftarlarını önce tarafsızlaştırmak, sonra da desteğini alarak, iktidarını devam ettirmekti. Bunda da başarılı oldular. Ebu Hanife’nin ekolünden olan din alimlerini kadılık makamlarına atayarak, kendilerine bağlı kıldılar. Yani, Ebu Hanife’nin çizgisinden koparıp, menfaat karşılığında kendilerine yandaş yaptılar.

Sonuç olarak, Hanefilik ekolünün Ehli-Sünnet’e dahil edilmesinin nedeni tamamen siyasiydi. Zira, dört İmamın ismi ile kurulan mezhepler, Abbasi Halifesinin iktidarına destek vermek amacıyla oluşturulmuştu.

Bu tarihten sonra, Abbasi İmparatorluğunun yönetim merkezinde, Ehli-Sünnet Mezheplerinden en şekilci olan Ahmet İbn Hanbel’ın  ekolü hakim oldu. Dinde aklı kullanmak yerine, nakil esas alındı. Fikir ve inanç özgürlüğü ortadan kaldırıldı. Bu yönetim anlayışı sonucunda, İslam coğrafyası ortaçağ karanlığına gömüldü. Bu anlayışı devam ettiren ülkeler, bugün emperyalistlerin hegemonyasında yaşamaya devam ediyorlar.

Hamdullah Dedeoğlu

08.10.2019

 

 

8 Şubat 2026 Pazar

DİVANU LUGATİ’T TÜRK’TE ALEVİ BİR GELENEK VE ATASÖZLERİ

 

DİVANU LUGATİ’T TÜRK’TE  ALEVİ BİR GELENEK  VE ATASÖZLERİ

Kaşgarlı Mahmud’un Divanu Lugati’t-Türk adlı eserini incelerken çok ilginç, bir o kadar da önemli bilgilere ulaştık. Bu makalemizde, eserde yer alan ve bugün hala geçerli olan atasözleri ile Alevi inancında devam eden bir geleneği ele alacağız.

Ancak, bu bilgilere geçmeden önce, Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanan Kaşgarlı Mahmud’un eserini bugünkü Türkçe’ye çeviren Sayın Ahmet B. Ercilasun ve Sayın Ziyat Akkoyunlu’ya teşekkürlerimi iletiyorum. Eseri okurken kendimi bin yıl önceki Orta Asya ve Horasan’da hissettim. Bin yıl sonra bize bu duyguları yaşatan bilim insanı Kaşgar’lı Mahmud’u şükranla anıyor, mekanı cennet, ruhu şad olsun diyorum.

Yazarımız Kaşgarlı Mahmud, eserinde kendisini şöyle tanıtıyor:

“Kitabın sahibi Mahmud dedi ki: ...atalarımız xemir diye adlandırılan emirler idi; çünkü Oğuzlar emir diyemezlerdi. Elif’i xa’ya (ha) dönüştürdüler ve xemir dediler. Samanoğullarından Türk diyarını fetheden atamızdır. Adı, El-’emir Naşr Tigin idi.”

Unvanlarından Karahanlı hanedanından olduğu anlaşılan Kaşgarlı Mahmud (D.T.1008-Ö.T.1105), babasının Isık Göl (Kırgızistan) civarındaki Barsgan şehrinden olduğunu belirterek, yazdığı eseri Abbasi Halifesi el Muktedi bi Emrillah’a sunduğunu  açıklamaktadır. (Miladi, 1076)

Eseri Türkçeye çeviren Sayın Ahmet Ercilasun ve Sayın Ziyat Akkoyunlu kitabın giriş bölümünde, Kaşgarlı Mahmud’un DİVANU LUGATİ’T-TÜRK (Türk Lehçelerini Toplayan Kitap) eseri hakkında şu özet tanımlamayı yapmaktadırlar:

1-Dokuz bin civarında Türkçe kelimenin Arapça karşılıklarını veren bir sözlüktür.

2-11. yüzyıl ölçünlü Türkçesinin küçük bir grameridir.

3-Türk boylarının ağızları hakkında bilgiler veren diyalektolojik bir çalışmadır.

4-11. yüzyıldaki Türk boy ve alt boyları hakkında bilgiler veren etnolojik bir eserdir.

5-11. yüzyıl coğrafyasına ait birçok şehir, kasaba, köy, akarsu, göl, dağ adlarını içine alan, bunların birçoğunu bir haritada gösteren ve bazıları hakkında kısa bilgiler veren bir coğrafya eseridir.

6-Yer adları yanında, kişi adlarına da yer veren onomastik bir çalışmadır.

7-Türklere ait bazı efsaneleri, çeşitli adet ve inanışları içine alan; tarım, hayvancılık, avcılık, çeşitli zanaat ve mesleklerle; giyim-kuşam, süslenme, eşya ve aletler, silahlar ve at takımları, çeşitli yiyecek, içecek ve yemeklerle ilgili bilgiler veren; eğlence, oyun ve çalgı aletleri hakkında bilgilenmemizi sağlayan bir halk bilimi eseridir.

8-Çeşitli hastalıklar, tedavi şekilleri ve ilaçlar hakkında bilgi veren bir halk hekimliği kitabıdır.

9-Eser, 300’e yakın atasözü ile, 11. yüzyıla ait bir atalar sözü külliyatıdır.

10-Eserde, çeşitli kelimelere örnek olarak verilmiş, tamamı 764 mısra tutan dörtlük ve beyitleriyle 11. yüzyıla ait bir şiir antolojisidir. 

Eser hakkındaki ön bilgileri verdikten sonra, atasözlerine geçmeden önce, bin yıl önce Orta Asya ve Horasan bölgesinde yaşayan Türk kavimlerinin bir geleneğini verelim. Eser de “BASAN” kelimesinin anlamı verilirken şöyle denilmektedir:

“Ölüyü gömdükten sonra yapılan yemek. Buradan yög basan denir.” (Sayfa, 172)

Sayfa 406 da ise, bununla ilgili olarak daha geniş bilgi verilmektedir:

“YÖG: Ölüyü gömmekten dönenler için yapılan yemeğin adı. Üç veya yedi gün sürer.”

Bin yıl önce Türk kavimlerindeki bu geleneğin Aleviler tarafından bugün hala devam ettirildiğini görmekteyiz. Alevi toplumunda, bir Can toprağa verildikten sonra bazen mezarlıkta bazen de şartlara göre Cemevinde cenazeye katılanlara yemek verilmektedir. Yemekten önce, Dede tarafından dualar edilmekte ve Kur’an’dan sureler okunmaktadır. Hakk’a yürüyen bu Can için ayrıca ailesi tarafından bazı bölgelerde 3. gün bazı bölgelerde 7. gün bazı bölgelerde 40. gün kurbanlar kesilerek yemek verilmekte ve dualar edilmektedir. Ayrıca vefat eden Can için “Dardan İndirme-Helalleşme- Cem’i” de yapılmakta ve Cem’e katılanlara yemek ve helva verilmektedir.

Kaşgarlı Mahmud’un bin yıl önce yazdığı eserde yer alan bu geleneği önemli bulduğum için sizinle paylaşmak istedim. Aynı eserde, ilginç bulduğum ve bugün hala tekrarlanan atasözlerini de vermenin yararlı olacağını düşündüm. Zira bu atasözlerinin büyük çoğunluğunun bugün hala söylenmesi, kültürlerin kolay kolay unutulmadığını ve nesilden nesile sözlü gelenek yoluyla devam ettiğini göstermektedir. Eserde yer alan üç yüze yakın atasözlerinden seçtiklerimiz şunlar:

--Buzağının Başı Olmak, Öküzün Ayağı Olmaktan İyidir. (Anlamı: Kendi kendini yönetmek, başkasına tabi olmaktan iyidir.)

--Güç ve Saltanat Bulduğun Zaman Huyunu Güzelleştir. (Mevkii ve güç sahibi olduğunda alçak gönüllü ve hoşgörülü ol anlamında söylenir.)

--Kelin Gelişi, Börkçü Dükkanınadır. (“Gitme vaktim gelince beni bul, yabani hayvan gelince onu vur” "yapılması gerekeni yap"  anlamında söylenir.)

--İnsanın Alacası İçindedir, Hayvanın Alacası ise, Dışındadır. (Gerçek kimliğini gizleyip, arkadan vuranlar için söylenir.)

--Yüksek Dağ Kementle Tutulmaz, Denizin de Önü Kayıkla Kesilmez. (Önemli bir işin, basit bir sebeple reddedilmemesi için söylenir.)

--Yiğit Düşmanla Karşılaşmada, Yumuşak Huylu Münakaşada sınanır. (İnsanların eylemlerde ve uygulamalarda tanınması için söylenir.)

--Tilki kendi İninde Ürüse, Uyuz olur. (Kabilesini, ülkesini inkar edip, kötüleyenler için söylenir.)

-Avcı Avlanmak için Ne Kadar Hile Bilirse, Ayı da o Kadar Yol Bilir. (İki eşit güç karşı karşıya geldiği zaman söylenir.)

--Kaz Gölden Kalkarsa, Ördek Oraya Sahip Çıkar. (Bir kavmin büyüğü uzaklaştığı zaman, orada büyüklük taslayan için söylenir.)

--At  Arpayı Yemeyince, Engeli Aşamaz. ( İşlerde yardımlaşma tavsiye edildiği zaman söylenir.)

--Yılan Kendi Eğriliğini Bilmez, Devenin Boynunun Eğri Olduğunu İddia Eder. (Kendi ayıbını görmeyip, başkasını ayıplayanlar için söylenir.)

--Ateş, Alevle Söndürülmez. (Fitnenin fitneyle değil, barış yoluyla yatıştırılacağını anlatmak için söylenir.)

--Et İle Tırnak Birbirinden Ayrılmaz. (Akarabalar arasında ayrılık olmayacağını belirtir.)

--Kim Düşmana Karşı Silah Hazırlatırsa Tay Bulur, Kim hazırlanmayı Unutursa Tutsak Olur. (Düşmanlara karşı hazırlıklı olunması için söylenir.)

--Sana Su İçirmeyene, Sen Süt İçir. (Kötülük yapana, iyilik yapılması için söylenir.)

--Dağ Dağa Kavuşmaz, İnsan İnsana Kavuşur. (İki rakip Hanın buluşması için söylenir.)

--İki Koç Başı Bir Tencerede Pişmez. (İki Bey bir şehir için dalaştıklarında birinin oradan çıkması için söylenir.)

--Yaşlı Öküz Baltadan Korkmaz. (Alışık olduğu şeyle korkutulan için söylenir.)

--Bıçak Keskin Olsa da Kendi Sapını Kesemez. (Başkalarının işinde mahir olup, kendi işinde aciz olan için kullanılır.)

--Çifte Kılıç Bir Kına sığmaz. (Aynı iş için karşı karşıya gelen için söylenir.)

--Zulüm Evin Avlusundan girse, Töre ve İnsaf Bacadan Çıkar. (Aile ve akrabalar arasında yapılan haksızlıklar için kullanılır.)

--Aslan Kükrese, Atın Ayakları birbirine dolanır. (Bu zayıf birinin, bir büyüğe mukavemet etmesi; büyük üstüne gelince de titremesi durumunda söylenir.)

--Kan, Kanla Yıkanmaz. (Yani, anlaşmazlıklar barışla yatıştırılır anlamındadır.)

--Güzün Gelişi, İlkbaharın Gelişinden Belli Olur. (Bu başından beri nereye gideceği bilinen iş için kullanılır.)

--Aslan Yaşlanınca Sıçanın Deliğini Gözetler. (Büyük bir işi yapmaktan aciz kalıp, küçüğüne razı olan ihtiyar için kullanılır.)

--Baba ve Ane Ekşi Elma Yese Oğulun Dişi Kamaşır. (Kötü bir iş yapan anne ve babadan çocuklarının sorumlu tutulması için söylenir.)

Yukarıda verdiğimiz atasözlerinden görüleceği gibi, aynı veciz sözlerin bugün söylenmeye devam edildiğini görmekteyiz. Ayrıca bu sözlerden bir kısmının Hacı Bektaş Veli'nin eserlerinde yer alması da dikkatimizi çekti. Bu da kültürlerin nesilden nesile aktarıldığını göstermektedir. 

Bin yıl önceki atasözleri, gelenekleri, yaşam tarzını bize canlı bir şekilde aktaran Kaşgarlı Muhmud’a bir kez daha teşekkür ediyoruz.

Hamdullah Dedeoğlu

08.02.2026.

 

 

5 Şubat 2026 Perşembe

SİYASALLAŞMIŞ DİN Mİ, ÖZGÜRLÜK MÜ?

  

SİYASALLAŞMIŞ DİN Mİ, ÖZGÜRLÜK MÜ?

İslam coğrafyası aradan bin dört yüz yıl geçmesine rağmen, dinin siyaset üzerindeki etkisini hala kıramadı. Avrupa ülkeleri Rönesans ve Reform hareketleri ile dinin siyaset üzerindeki tahakkümüne son verirken, İslam coğrafyası bunu başaramadı. Bu nedenle de sanayi devrimini atladı. Ve dünyadaki gelişmelerin gerisinde kaldı.

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geçtiğimiz bu günlerde; İslam coğrafyası iç çatışmalarla ve işgallerle uğraşmaktadır. Doğal kaynaklar bakımından zengin olmasına rağmen, yoksulluk ve dışa bağımlılık konularında dünyadaki ülkeler arasında ilk sıralarda yer almaktadırlar. Oysa, İslam coğrafyasında kurulan devlet ve imparatorluklar on birinci yüzyıla kadar dünya medeniyetine önemli katkılarda bulunmuşlardı. Bilimde, kültürde ve sanat da ileriydiler. Tıpta, Kimya da, Matematikte, Astronomide, Cebir de çok sayıda bilim insanı yetiştirmişlerdi. Örneğin; İbn Sina’nın 11. yüzyılda yazdığı Tıp Kitabı, Avrupa’da on yedinci yüzyılın sonlarına kadar ders kitabı olarak okutulmuştu.

O halde; ne oldu da on birinci yüzyıldan sonra İslam coğrafyası gerilerde kaldı. Bunun nedeni fikir özgürlüğünün ortadan kaldırılması, aklın dışlanması, kaderci anlayışın hakim kılınması, saltanatın, dolayısıyla yöneticilerin ve iktidarların kutsallaştırılması, muhalif fikirlerin baskı altına alınması ve cezalandırılmasıdır. Bu politikanın mimarı ise, o dönem İslam coğrafyasında manevi liderliği elinde bulunduran Abbasi İmparatorluğu’nun başında olan Halife Kadir Billah’tır.

Kadir Billah, Miladi 1029 yılında “Ehl-i Sünnet İtikatnamesi” adı ile yayınladığı bir  genelgeyle fikir ve inanç özgürlüğünü ortadan kaldırmış, aklı kullanmayı devreden çıkarmış, kendisini “Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi” olarak ilan etmiş, Hayır ve şer’in, kaza ve kaderin Tanrı’dan geldiğini iddia etmiş ve bunu “Din” diye halka sunmuştu. Buna uymayan ya da karşı çıkanlar en ağır şekilde cezalandırılmış, farklı fikirlere ve inançlara ait binlerce eser meydanlarda yakılmış, sözde din alimi olan Ahmet İbn Hanbel’in şekilci-Selefi ve aklı kullanmayı reddeden dini yorumu hakim kılınmıştı.

Halifenin din ve inançlarla ilgili bu politikası, İslam coğrafyasındaki tüm Beylik ve Sultanlıklara da bildirildi. Alınan kararın aynen uygulanması istendi. Bunlar arasında Gazneliler ile Selçuklular da yer alıyordu. Örneğin; Halifenin bu genelgesinden sonra Sultan Gazneli Mahmut, hakimiyeti altındaki topraklarda Şia, Kaderiye, Mutezile, Mürcie, Karmati, Cehmiye mezhebi mensuplarına karşı takibat başlatmış, temsilcilerini idam ettirmiş, eserlerini ise meydanlarda yaktırmıştı. Gazneli devletinin yıkılmasından sonra, aynı bölgede hakimiyeti ele alan Selçuklu Sultanları da  Halife’nin bu politikalarını devam ettirdiler.

Peki; Halife Kadir Billah ve ondan sonra gelenlerin takip ettiği politikanın İslam dini ile bir ilgisi var mıydı? Kesinlikle ilgisi yoktu. Yasaklamalar tamamen kendi iktidarlarının devamını sağlamayı amaçlıyordu. Zira, Kur’an’da aklın kullanılması, Kader ve kaza, Hayır ve Şer ile ilgili ayetler gayet açıktı. Buna, Kur’an’da yer alan Aklı kullanmayı, adaletli yönetim, hayır ve şer, zalimlere karşı mücadele ile ilgili ayetleri örnek olarak verebiliriz.

Konuya ilgi duyanlar, Zümer Suresi 9. Ayet, Sad Suresi 29. Ayet, Yunus Suresi 100. Ayet, Nisa Suresi, 40, 58, 79. Ayetleri, Maide Suresi 8. Ayet, Şura Suresi 30. Ayet, Bakara Suresi 193, 258, 286. Ayetleri ve Araf Suresi 44. Ayetlerine bakabilirler. Ayetler incelendiğinde, Abbasi Halifesinin almış olduğu kararlarla taban tabana zıt olduğu görülecektir.

Yani, kısaca Abbasi Halifesi ve ondan sonra gelen iktidarlar, din istismarı üzerinden kendilerine alan açmışlar, dini siyasallaştırarak, özgürlüklerin ve adaletli yönetimlerin gerçekleşmesini engellemişlerdir. İslam coğrafyasını tembelliğe ve uyuşukluğa sevk etmişlerdir. Fikir özgürlüğünün, adaletin ve inanç özgürlüğünün olmadığı bir yerde gelişme ve ilerleme sağlanabilir mi? Nitekim Abbasi Halifesinin politikalarını bugün devam ettiren ülkelerin bilimde ve teknolojide en geri ülkeler olduğu görülecektir.

Farklı mezheplere sahip olmalarına rağmen, İran ve Suudi Arabistan’ı bu konuda örnek verebiliriz. Her ikisi de 7. yüzyıldaki şeriatı-hukuku bugün “din” diye uygulamaktalar. Hicaz bölgesine ait olan örfleri, giyimleri ve kuşamları “din” adı altında toplumlarına dayatmaktadırlar. Dinde aklı kullanmayı reddederek, evrensel bir din olan İslam’ı 7. yüzyıl yaşam tarzı ve hukuk anlayışı ile sabitlemektedirler. Oysa, dinler toplumları geriye değil, ileriye götürmek içindir. Toplumları sabitleyen ve geriye götüren bir din evrensel olabilir mi? Böyle bir din anlayışı gelişmeleri ve yenilikleri yakalayabilir mi?

Bu baskıcı, tutucu ve bağnaz yönetimler aynı zamanda kendi mezheplerinin yayılması için dünya çapında faaliyet göstermektedirler. Sahip oldukları mezhebin hakim olması için silahlı mücadele yöntemlerine dahi başvurmaktalar. Kendi inançları dışındaki bütün inançları da “din dışı” olarak görmekteler. İzledikleri bu yayılmacı ve çatışmacı politikalar nedeniyle emperyalistlere alan açmaktalar ve onların çıkarlarına bilerek veya bilmeyerek hizmet etmektedirler. Böyle bağnaz, tutucu ve saldırgan yönetimlerin hakim olduğu bir ülkede, insanlar özgürce fikirlerini beyan edebilirler mi? Fikir ve inanç özgürlüğünün olmadığı bir yerde sanat, kültür, edebiyat gelişir mi? Fikir özgürlüğünün olmadığı yerde bilimde, teknolojide gelişme sağlanabilir mi?

İşte; İslam coğrafyasının dünyadaki yerini alabilmesi için; Abbasi halifelerinin bin yıldır devam eden “siyasallaştırılmış din” anlayışından kurtulması gerekir. Bunu başaramadıkları müddetçe, başkasına bağlı olmaktan, sömürgeci-emperyalist ülkelerin baskı ve tahakkümünden kurtulmaları mümkün olmayacaktır.

Bu kadim coğrafyanın ayağa kalkabilmesi için; denenmiş ve başarı kazanmış olan Mustafa Kemal’in yüz yıl önceki devrim ve reformlarını örnek alması gerekir. Bunu gerçekleştiremeden, gelişmişlerin ve söz sahibi ülkelerin arasına giremeyecekleri kesindir.  

Hamdullah Dedeoğlu

05.02.2026.

 

3 Şubat 2026 Salı

KAR VE YAĞMUR YEŞİLIRMAK'I COŞTURDU

 KAR VE YAĞMUR YEŞİLIRMAK'I COŞTURDU

Amasya bölgesinde kar ve yağmurun bu yıl Ocak ve Şubat ayı içinde önceki yıllara oranla etkili olması Yeşilırmak'ı coşturdu. Özellikle derelerden ve çaylardan gelen ağaç dalları ve köklerinin şehir içine kadar gelmesi dikkat çekti. Öyle ki bazı ağaç dalları köprülerin ayakları önünde set oluşturdu. Bu nedenle, Amasya Belediyesi ekipleri köprü ayaklarında biriken ağaç ve dalları temizlemek zorunda kaldılar. 

Bizde bu durumu fırsat bilerek, fotoğraflar çekmek amacıyla,  makinemizle ırmak kenarında, yani sahil boyunda bir gezintiye çıktık. Karşılaştığımız anları fotoğrafladık. O anları sizinle paylaşmak istedik. İşte o anlardan kareler:















03.02.2026.

29 Ocak 2026 Perşembe

SÖMÜRGE TEORİSİNDEN, SÖMÜRGECİLERİN PİYONLUĞUNA

 

SÖMÜRGE TEORİSİNDEN, SÖMÜRGECİLERİN PİYONLUĞUNA

1980 öncesinde sol örgütler içersinde tartışılan bir teori vardı. Bu teoriyi savunanlar Kürt halkının yaşadığı bölgeleri “Kürdistan” olarak görüyor ve bulundukları ülkeleri de “sömürgeci” olarak adlandırıyordu. Yani, Kürtlerin yaşadığı ülkeler olan Türkiye, Suriye, Irak ve İran’ı “Sömürgeci” devletler olarak tanımlıyorlardı.

PKK’nın bugün ve geçmişteki yaptığı eylemleri de bu teoriye dayanmaktadır. Bu teoriyi kavramadan PKK’nın eylemlerini ve izlediği politik çizgiyi anlayamayız. O halde, bu teori neyi savunmaktadır? Bugünkü makalemizde bu teori üzerinde duracağız.

PKK ve bazı sol örgütler “Sömürge” teorisini, Lenin’in birinci dünya savaşı öncesinde formüle ettiği “Sömürgecilik ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” tezlerine dayandırıyordu. Bu tezleri savunanlar kısaca şöyle diyorlardı:

 “Kürtlerin yaşadığı bölgeler (Kürdistan) egemen devletlerin işgali altındadır. İşgalciler, Türkiye Cumhuriyeti, İran, Irak ve Suriye'dir. Baş düşmanlar bu devletlerdir. Bu devletlere karşı, silahlı kurtuluş mücadelesi meşru bir haktır. Bunu da ulusların kendi kaderini tayin hakkından almaktadır. Baş düşmanlara karşı, bütün devletlerle iş birliği yapmak ve onların desteğini almak hakkımızdır." 

Savundukları tezlerin özeti buydu. Şimdi bu tezi kendi savundukları sözde “Marksist-Leninist” ideolojiye göre ele alalım.

Marksist doktrine göre, bir devletin sömürgeci olabilmesi için; kapitalist ve aynı zamanda emperyalist bir ülke olması gerekir. Peki, sömürgeci olarak tanımlanan ülkeler hem kapitalist hem de emperyalist ülkeler mi? Yani, 2003’den beri ABD ve destekçilerinin işgali altında bulunan Irak, 2011’den beri yine aynı emperyalistlerin saldırısı ve işgali altında olan Suriye kapitalist ve emperyalist bir ülke mi? Yine aynı emperyalistlerin bombalı ve füzeli saldırılarına uğrayan İran hem sömürgeci hem emperyalist bir ülke mi? Emperyalistlerin baskılarına maruz olanTürkiye sömürgeci bir ülke mi? Elbette ki hiç biri değil.

Lenin’in, birinci dünya savaşı öncesi sömürgeci ve emperyalist olarak tanımladığı ülkeler, İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, Hollanda, İtalya gibi ülkelerdi. Osmanlığı İmparatorluğu için ise, “yarı-sömürge” tanımlaması yapmıştı.

Lenin, sömürgeci ve emperyalist ülkelerin işgali ve denetiminde olan halkların ve milletlerin “Kendi Kaderini Tayin Hakkı”nı savunuyordu. Lenin’in, Kurtuluş savaşı sırasında emperyalistlere karşı savaşan Mustafa Kemal’e para ve silah desteği vermesinin nedenlerinden biri de bu ilkeye dayanıyordu. Eğer, PKK ve bazı sol grupların dediği gibi olsaydı, Lenin, Türkiye’nin bağımsızlık savaşına destek verir miydi?

Dolayısıyla, hem PKK’nın hem de bazı sol grupların savunduğu “Sömürge” teorisinin “Marksizm” ve “Leninizm” ile bir alakası yoktu. Bu tezin amacı, gerçek sömürgecileri gizleyerek, emperyalizmin hedefinde olan Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin etnik temelde bölünmesini ve parçalanmasını hedefliyordu. Nitekim bu tezin amacının ne olduğu bugün daha iyi anlaşılmıyor mu? Aynı ülkeler emperyalistlerin saldırısı altında değiller mi? Sömürge teorisini savunan PKK ve ona siyasi destek veren bazı sol gruplar bugün emperyalistlerle aynı cephede değiller mi? ABD ve yandaşı olan sömürgeci ve emperyalist ülkelerden siyasi, ekonomik ve silah desteği almadılar mı?

PKK’nın ve ona destek veren bazı sol örgütlerin bugün geldikleri durum daha önceden belliydi. Biz onları yıllar önce yazdığımız makalelerle uyarmıştık. Aynen şöyle demiştik:

“Türkiye’yi, İran’ı, Suriye’yi ve Irak’ı baş düşman alan, emperyalizmin yanına gider. Onların piyonu ve askeri olur.” Söylediklerimiz bugün doğrulanmıştır. Emperyalistler kendilerini terk ettiğini açıklayınca ağlamaya ve sızlanmaya başladılar. Emperyalizm işte böyledir. İşi bitene kadar kullanır. İşi bitince de bir kenara koyar. Emperyalizmin bağımsızlık ve özgürlük getireceğine inananlar sonuçlarına da katlanırlar. Ama ne var ki, yıllardır savundukları ve yaptıkları ile emperyalistlere piyonluk yapanlar hem Kürt halkına hem de yaşadıkları ülkelere onarılmaz zararlar verdiler. Vermeye de devam ediyorlar.

“SÖMÜRGE” teorisini savunanlar, bu tezi savundukları müddetçe emperyalizmin işbirlikçisi ve piyonu olmaktan kurtulamazlar.  

Hamdullah Dedeoğlu

29.01.2026.

 

 

25 Ocak 2026 Pazar

ABBASİ HALİFESİNİN DÖRT MEZHEP KARARI HALA YÜRÜRLÜKTE Mİ?

ABBASİ HALİFESİNİN DÖRT MEZHEP KARARI HALA YÜRÜRLÜKTE Mİ?

İktidarlar, Cemevlerini Alevilerin ibadet mekanı olarak tanımaktan hala imtina ediyorlar. Bütün parti liderlerinin Cemevlerine yasal statü verilmesini savunmasına rağmen, meclise ortak bir yasa teklifi vermekten de çekindikleri görülmektedir. Bunda “çevre baskısı” ve tarikatların etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu anlayışın temelinde Abbasi Halifesi Kadir Billah’ın bin yıl önce (M. 1029) almış olduğu kararın etkisinin de bulunduğu kanaatindeyim. Abbasi halifesinin bu kararı hakkında kısa bir bilgi vermek yararlı olacaktır.

Abbasi Halifesi, siyasi iktidarının devamını sağlamak amacıyla, imparatorluk coğrafyasında bulunan yetmişin üzerindeki tarikat ve mezhebi dörtle sınırlandırma kararı almıştı. Bu kararla dört ekolün-mezhebin dışında kalan yorumları yasaklamıştı. Yasaklananlar arasında Şia, yani Ehlibeyt taraftarı olan tarikat ve ekoller de bulunuyordu. Bunun nedeni, halifenin bu ekolleri kendi iktidarına bir tehdit olarak görmesiydi.

Halifenin, yasal olarak tanıdığı mezhepler arasında Hanefilik, Şafiilik, Malikilik ve Hanbelilik yer alıyordu. Yasal olarak tanınan bu mezheplere ismi verilen din alimleri olan Ebu Hanife (699-767), İmam Şafii (767-820, Malik Bin Enes (712-795), Ahmet Bin Hanbel (780-855)  yılları arasında yaşamışlardı. Yani, Abbasi Halifesinin dört mezhebe ismini verdiği İmamlardan hiçbiri bu tarihte hayat da değillerdi. Halifenin bu dört İmamın ismini mezheplere vermesinin nedeni, takipçilerinin desteğini sağlamak amacını taşıyordu. Zira bu mezheplerin, diğer bir deyimle ekollerin, imparatorluk coğrafyasında hatırı sayılır bir taraftar kitlesi bulunuyordu.

Halife Kadir Billah, yasal olarak tanıdığı mezheplerin temsilcilerini saraya davet ederek, “Ehli-Sünnet İtikatnamesi” adı ile bir belgeyi imzalattırdı. Bu kararla, yasal olarak tanınan mezheplerin dışında kalanları yasakladı. Yasaklanan mezheplerin temsilcileri ve takipçileri hakkında idamlara varan kararlar alındı. Alınan bu karar, Abbasi Halifesi tarafından İslam coğrafyasındaki tüm Beylik ve Sultanlıklara da bildirildi. Bunlar arasında Gazneliler ve Selçuklular da bulunuyordu.

Ancak, dört mezhebe ismi verilen İmamlardan olan Ebu Hanife ve İmam Şafii, yaşadıkları dönemde Ehlibeyt taraftarı olmuşlardı. Bu nedenle de yargılanmışlar ve ağır cezalara çarptırılmışlardı. Ancak, önce Kadir Billah, daha sonra da Kaim Bi Emrillah, bu imamların öğrencilerini saraya davet ederek, hazırlattıkları “Ehli- Sünnet İtikatnamesi"ni bunlara zorla imzalattırdılar. Bu karardan sonra gerek İmam Hanife gerek İmam Şafii takipçilerinin; muhalif çizgilerinden terk edilmeleri sağlanarak, iktidarla uyumlu hale getirildiler. Hatta, Abbasi halifelerinin kadılığına kadar yükseldiler. Ancak izledikleri çizgi, temsil ettikleri İmamların ekolü ile hiç bir ilgileri kalmamıştı.

Günümüze gelecek olursak; Abbasi Halifesinin Miladi 1029 yılında almış olduğu kararların bugün gayrı resmi olarak hala yürürlükte olduğunu görmekteyiz. Aradan bin yıl geçmesine rağmen, Abbasi Halifesinin almış olduğu kararların sanki kutsal bir metin gibi, pratikte uygulandığına şahit olmaktayız. Dört mezhep dışında kalan mezhep ve ekollere aradan bin yıl geçmesine rağmen, hala aynı yasakçı tutumun devam ettiğini görmekteyiz.

Oysa, iktidarların Alevilerden çekinecekleri bir durum yoktur. Abbasi Halifeliği yıkılıp gitmiş, saltanat dönemleri de kapanmış. Yüzyıl önce cumhuriyet rejimi gelmiş, kulluk, sultanlık kaldırılmış, anayasa ve kanunlar önünde herkesin eşit olduğu bir sistem kurulmuş. Dolayısıyla, hem Anayasa’nın hükümleri hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Aleviliğin resmi olarak tanınması için vermiş olduğu kararlar ortada durmaktadır. Bu kararların uygulanması yasal bir zorunlulukla birlikte; ülkemizdeki kardeşliğin ve birliğin sağlanması açısından da yararlı olacaktır.

Tabanda bir hoşgörü  ortamı bulunmasına ve siyasilerin Aleviler hakkında o kadar olumlu söz söylemesine rağmen, bir türlü gerekli adımlar atılamıyor. Ya da siyasiler adım atmaktan kaçınıyorlar. Bazen bir adım atar gibi oluyorlar, sonra tekrar geri çekiliyorlar. Daha önce 1/1000 ölçekli imar planlarında Cemevleri için “İbadet Merkezi” olarak yapılan tanımlama, 22 Ocak 2026 günlü resmi gazetede yayınlanan genelge ile “ Kültür Merkezi” olarak değiştirildi. Bu geri adıma, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı sayın Esma Ersin’in de onay verdiği belirtilmektedir. Sayın Esma Ersin’in hangi gerekçeye dayanarak buna onay verdiğini açıklaması gerekir. Aksi taktirde, Alevi toplumunun başkanlık hakkındaki olumlu tutumu, olumsuzluğa dönüşecektir.

Alevi toplumu İslamiyet’ten sonra kurulan tüm Türk devletlerinde kurucu unsur olarak yer almıştır. İlgili devletlere ait topraklar işgal ve istilaya uğradığında, yine en önde mücadele edenler onlar olmuştur. Gerek Moğol işgaline gerek batılı emperyalistlerin Anadolu’nun işgaline en sert tepkiyi Aleviler göstermiştir. Özellikle, Moğol işgalinde en büyük bedeli Aleviler ödemiştir. Zor zamanlarda Alevileri hatırlayanlar her ne hikmetse daha sonra unutmayı tercih etmişlerdir. Gerek Osmanlı’nın gerek Cumhuriyetin kuruluşunda Alevileri devletin “kurucu unsuru” olarak görenler, sıra Alevilerin haklarını vermeye gelince; binbir bahane üreterek sorumluluktan kaçmayı tercih ediyorlar. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti anayasasında eşitlik ilkesi ve inanç özgürlüğü bulunmaktadır. Anayasa’nın 10. ve 24. maddesinde aynen şöyle denilmektedir.

"MADDE10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir."

"MADDE 24-  Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir."

Burada sözü edilen 14. madde ise şöyledir:

"MADDE 14-Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz."

Alevilerin 14. maddede belirtilen “devletin ülkesi ve milletiyle, demokratik ve laik cumhuriyetle” bir problemi olmadığını herkes bilmektedir. O halde, Alevilerin anayasal hakları neden verilmemektedir? Devlet bürokrasisinde liyakatlı Alevilere neden görevler verilmemektedir?

Alevilere yasal haklarını vermeyenler ondan sonra da “Aleviler neden muhalif oluyorlar” diye yazılar yazmaktadırlar. “Sizin haklarınız verilmeseydi, siz ne yapardınız?”  Şeklindeki sorularımıza ise, cevap verilememektedir.

Makalemizi tamamlarken Alevi toplumu, kendilerini temsil eden tüm Alevi-Bektaşi dernek ve vakıflardan şunu bekliyor:

Aranızdaki kısır çekişmeleri ve görüş ayrılıkları bırakın. Ortak ilke ve talepler etrafında  birleşin. Demokratik yollardan Alevilerin haklarını savunun.

Hamdullah Dedeoğlu

24.01.2026.

 

 

Popular