13 Haziran 2026 Cumartesi

ATATÜRK’ÜN DİN ANLAYIŞI VE GERİCİLERİN YALANLARI

Din üzerinden çıkar sağlayan çevreler, özellikle de tarikat ve Cemaatçı olanlar, Atatürk hakkında olmadık yalan ve iftiralarda bulunmaya devam ediyorlar.

Bu yalan ve iftiraların bilinç düzeyi düşük kesimlerde etkili olduğuna da şahit olmaktayız. Zira bu tarikat mensupları, hem tarih hem de din konusunda yeterli bilgiye sahip olmayan bu kesimleri hedef kitlesi olarak seçiyorlar.

İnsanların dini inançlarını da istismar eden bu çevreler, hedef ve amaçlarına ulaşmak için Atatürk hakkında her türlü yalan ve iftiralara başvuruyorlar. Bu kesimlerin yalan ve iftiralarından bazıları şunlar:

1-Atatürk dinsizdi. Bu nedenle de din düşmanlığı yapmıştır.

2-Atatürk Halifeliği din düşmanı olduğu için kaldırmıştır.

3-Atatürk saltanatı Osmanlı devletine karşı olduğu için kaldırmıştır.

4-Atatürk içkici ve ayyaştı.

5-Atatürk heykelleri putperestliktir.

6-Atatürk Selanikli bir Yahudi dönmesidir.

7-Atatürk alfabe devrimi ile halkı bir gecede cahil bırakmıştır.

8-Atatürk kılık kıyafet devrimi ile kültürümüzü yok etmiştir.

9-Atatürk Kur’an’ın Türkçe çevirisini yaptırarak dine zarar vermiştir.

10-Atatürk laikliği getirerek, toplumu dinsizleştirmiştir.

Bu gerici çevreler, bu iğrenç yalan ve iftiralarını hergün tekrar etmektedirler. Öyle ki, adeta insanların beyinlerine kazımaktadırlar. Son yıllarda meydanı boş bulan bu çevreler, faaliyetlerine pervasız bir şekilde devam etmektedirler. Yalan ve iftiraların temelinde, Atatürk ilke ve devrimlerine karşı besledikleri kin ve nefret yatmaktadır.

Bu yalan ve iftiraların bazılarına daha önceki makalelerimizde cevap vermiştik. Bugünkü makalemizde, gericilerin (irticacıların) Atatürk’ün “din düşmanı” olduğu iftiralarına Atatürk’ün kendi sözleri ve yaptıkları ile cevap vereceğiz.

Gericilerin din üzerinden Atatürk’e saldırmalarının esas nedeni; din tüccarlarının halk üzerindeki etkisinin kırılması ve nemalarının kesilmesidir. Zira bu din tüccarları, cumhuriyet öncesinde hiçbir emek sarf etmeden devlet kaynaklarından besleniyordu. Padişahların ve sadrazamların koruması ve desteği ile ekonomik ve siyasi bir güce ulaşmışlardı.

Cumhuriyetle birlikte bu imkanlardan yoksun kalan bu gerici çevreler, halkın dini duygularını istismar ederek, eski imtiyazlarına tekrar kavuşmak istiyorlardı. Atatürk de bu durumu daha önce görüp yaşadığı için, bu çevreleri çok iyi tanıyordu. İstismarcıların emellerine ulaşmalarını engellemek için halkı aydınlatma görevini yerine getirmesi amacıyla Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştu.

Diyanet İşleri Başkanlığı bu görevi 1980’li yıllara kadar büyük ölçüde başarılı bir şekilde götürdü. Ancak, 12 Eylül 1980 asker darbesinden sonra, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerini tarikat ve cemaatler üstlendi. Siyasi iktidarlar bu çevrelere şirin görünmek için bunlara alan açtılar. Özellikle de  dini siyasete alet edenlere ceza verilmesini öngören Türk Ceza Kanunun 163. maddesinin Turgut Özal hükümeti tarafından 1991’de kaldırılmasından sonra, örgütlenme faaliyetlerine hız verdiler.

İşte bu tarihten sonra tarikat ve cemaatler yasal olarak hızla örgütlendiler. Daha önce gizli olarak yaptıkları propaganda ve örgütlenmelerini açıktan yapmaya başladılar. Atatürk hakkındaki yalan ve iftiralarını da artık gizlemeye gerek görmüyorlardı. Öyle pervasızlaştılar ki, Atatürk heykellerine balta ile saldırma cesaretini bile gösterebiliyorlardı.

Bir Osmanlı subayı olan Atatürk bu tarikat ve cemaatleri çok iyi tanıyordu. Bunları, toplumun gelişmesi önünde bir engel olarak görüyordu. Bu çevrelerin aynı zamanda yabancı istihbarat örgütleri ile ilişkilerini de biliyordu. Zira be çevreler Kurtuluş savaşı sırasında saltanatçılarla birlikte İngiliz emperyalistlerinin  çıkarları doğrultusunda hizmet etmişlerdi.

Atatürk bu çevrelerin toplum üzerindeki etkisini kırmak ve halkı aydınlatmak için, din konusunda çok sayıda konuşmalar yapmıştır.

Atatürk’ün din ile ilgili sözlerine BELLETEN dergisinde “Atatürk İlkeleri” adlı makalesinde yer veren Prof. Dr. Yaşar Yücel şunları yazmaktadır:

Atatürk’e göre “Laiklik” yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyetini tekeffül etmektir. Hiç şüphe yok ki bu tanımlaması ile Atatürk, din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması, yani toplum ve devlet olarak, dini kural ve ilkelerini dünya işlerine karıştırılmamasını amaçlamaktadır. Yani bu tanımlaması ile O, bütün yurttaşların, vicdanlarının emrettiği şekilde dine karşı durumlarını kararlaştırmakta serbest olmaları gerektiğini ve devletin de bu hak ve özgürlükleri koruyacak, yürütecek güvenceyi getirmesi ve uygulamasının zorunluluğunu anlatmak istemektedir.

Prof. Dr. Yaşar Yücel, Atatürk’ün din hakkındaki sözlerini ise şöyle aktarmaktadır:

“Bizim dinimiz en mâkul ve en tabiî bir dîndir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, dinî emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık sınıfı yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır….”

“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddî çıkar temin edenler, iğrenç kimselerdir”.

“… Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de, insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor…”

Atatürk’ün din ile ilgili yukarıdaki sözlerinin dinsizlikle bir ilgisi var mıdır? Tam tersine, dinsiz millet olamayacağını, İslam dininin akla, mantığa ve fenne uygun olması nedeniyle son din olduğunu belirtmektedir. Atatürk din adamlarına değil, dini istismar eden çıkarcılara karşı çıkmaktadır. Dine karşı olan bir lider, halkın aydınlanması ve din hizmetlerinin görülmesi için Diyanet İşleri Başkanlığını kurar mı?

İslam dininde ruhban sınıfı olmadığını da belirten Atatürk, tarikat ve cemaaat şeyhlerinin bir ruhban sınıfı oluşturmayı amaçlamaları nedeniyle, bunlar hakkında iğrenç kimselerdir” demektedir.

İşte din üzerinden çıkar sağlayanlar bu nedenle Atatürk’ü sevmezler. Bu nedenle onun hakkında olmadık yalan ve iftiralara başvurmaktadırlar. Zira Atatürk, emperyalistlerle her daim işbirliği içinde olan bu gerici ve yobazların saltanatlarına son verdiği için hedef alınmaktadır. Bütün yalan ve iftiraların nedeni de buradan kaynaklanmaktadır.  

Hamdullah Dedeoğlu

13.06.2026.

 

 

 

 

 

 

 

6 Haziran 2026 Cumartesi

DİNLER, ŞERİATLA EŞİTLENEBİLİR Mİ?

 

DİNLER, ŞERİATLA EŞİTLENEBİLİR Mİ?

Önce, Şeriatın ne anlama geldiğini açıklamamız gerekecektir. Arapça bir kelime olan Şeriat, yol, yöntem, tavır, kural anlamına gelmektedir. Herkesin anlayabileceği bir dil ile söyleyecek olursak, örf, adet, gelenek ve hukuk kuralları demektir.

Yani, din ve imanla bir ilgisi bulunmamaktadır. Dinlerin esası iman etmektir. Dinlerde imanın esasları sabittir, değişmez. Ancak, örfler, adetler ve kurallar zamanla değişebilir. Toplumların ekonomik ve yaşam şekilleri değiştikçe, Şer’i hükümlerle birlikte adet ve gelenekler de değişir. Zira eskimiş kural ve hükümler yeni gelişen toplumun ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalır.

Örneğin; 7. yüzyılda nakliye aracı develerdi. Bugün develerin yerini motorlu araçlar almıştır. Develerin çarpışmasında trafik kazası meydana gelmiyordu. Ancak, motorlu araçlardan dolayı meydana gelen kazalar için kural ve hükümler koymak zorunluluğu doğmuştur. Bu kurallar getirilmeden toplum düzeni sağlanabilir mi? Buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz.

Bunun zıddını savunanlara şunu sorabiliriz: Eğer 7. yüzyıldaki şer’i hükümlerin değişmezliğini savunuyorsanız, o zaman deve yerine neden motorlu araçlarla seyahat ediyorsunuz? Ya da haberleşmeyi neden mektup ve güvercinle değil de cep telefonları ile yapıyorsunuz? 

Bütün yeniliklerden ve teknolojinin nimetlerinden sonsuza kadar yararlanacaksınız, ama 7. yüzyıldaki toplumun geleneklerini, örfünü ve kurallarını halkın önüne “İslam Şeriatı” diye koyacaksınız. Bu bir çelişki değil mi? 

Bunu savunmak İslam dinini anlamamaktır. Bunu savunmak peygamberlerin toplumları ileriye götürme amacını reddetmektir. Bunu savunmak, İslam dinini 7. yüzyıl ile sabitleyip, İslam coğrafyasını gelişmelere kapatmaktır. 

İşte, İslam ülkeleri bu anlayış yüzünden geri kalmıştır. O yüzden batının hegemonyası altındadır.

Şeriatı din ile eşitleyenler, Ebu Hanife’nin bin üç yüz yıl gerisinde kalmıştır. Zira Ebu Hanife (İmam-ı Azam) şer’i hükümlerin zamanla değişebileceğini 8. yüzyılda yazdığı eserlerinde belirtmiştir. Ama maalesef bizim ilahiyatçı ve din adamlarımız (görevini yapanları tenzih ediyorum) toplumumuza dini anlatamadıkları gibi, şeriatın ne anlama geldiğini de açıklayamamıştır. Yani, halkı aydınlatma görevini yerine getirememişlerdir.

Şeriatı din ile eşitleyenler, aynı zamanda Hz. Muhammed’i de anlayamamışlardır. Zira Hz. Muhammed, Hicaz toplumunu bir üst medeniyete taşımıştır. Yozlaşmış, çürümüş bir toplumu yeni bir kalıba sokmuştur. Hicaz toplumuna iyi ahlakı ve adaleti getirmiştir. Hicaz toplumunda dışlanan ve bir meta gibi alınıp-satılan kadına haklar getirmiştir. Çok kadınla evliliği dörtle sınırlandırmış, kadına mirastan pay verilmesini sağlamıştır. En büyük devrimi ise, aklı kullanmayı getirmiştir.   

Şer’i hükümler peygamberden, peygamberlere göre değişmiştir. Çünkü peygamberlik yaptıkları dönem farklıdır, tebliğde bulundukları toplumlar farklıdır. O nedenle; İslam Şeriatı, Musevi Şeriatı, Hristiyan şeriatı birbirlerinden ayrıdır.

Sonuç olarak, şeriat, yani örf, adet, gelenek, kanun ve hükümler dinle eşitlenemez. Bunu savunmak, toplumsal gelişmenin ve ilerlemenin önüne barikat kurmaktır. Bunu savunmak, 7. yüzyılda donup kalmaktır.

Hamdullah Dedeoğlu

06.06.2026.

 

 

 

 

 

 

 

3 Haziran 2026 Çarşamba

ALEVİ GENÇLER, NEDEN ASİMİLE OLMAKTADIR?

 

ALEVİ GENÇLER, NEDEN ASİMİLE OLMAKTADIR?

Alevilik ile ilgili yapılan etkinliklere gençlerin büyük bir kısmının ilgi göstermediğine şahit olmaktayız. Bunun üzerinde ciddi bir şekilde durmamız gerekmektedir.

Gençlerle yaptığımız sohbetlerden kısaca vardığımız sonuçlar şöyledir:

ilgisiz kalanların küçük bir kesiminin Alevi inancı dışındaki mezheplere yöneldiğine rastlamaktayız. Büyük çoğunluk ise, Alevi İslam inancını kabul etmekle birlikte kendisine pek yarar getirmediği, bu nedenle de zaman kaybetmek istemediklerini belirtmektedirler.

Bu cevaplardan edindiğimiz sonuç; en büyük etkenin Alevi gençlerin inançları konusunda yeterli bilgiye sahip olmadıkları, bu nedenle de asimile oldukları şeklindedir.

Peki bunun nedeni nedir? Birinci neden; devletin izlediği mezhepçi din politikası ve buna paralel uygulamalarıdır. Gerek eğitimde gerek iş hayatında bu ayrımcı politikalar hala devam etmektedir. Alevi inancına mensup bir aileden gelen liyakatli kişilere devlet kademesinde üst düzey görevler verilmemektedir. Alevi inancına mensup birisi, bilgili ve yetenekli de olsa ona kuşku ile bakılmaktadır. Bu bakış açısının da Osmanlı bürokrasisinden beri devam ettiğini belirtmeliyiz.

Devlet, zor durumlara düştüğünde Alevilerden en önde yer almaları istenirken, ancak sıra devletin imkanlarından yararlanmaya geldiğinde, en arkada gelmektedirler. Böyle eşitlik ve adalet olur mu? Böyle birlik ve beraberlik sağlanır mı?

Son yıllarda Aleviler lehine bazı adımlar atılmış olsa da çok yetersizdir. Üstelik, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nda görev alanların büyük bir kısmının  yeterli eğitim ve bilgiye sahip olmadıkları da görülmektedir. Yani, maddi yönden çok az bir bütçeye sahip olan kurum, aynı zamanda nitelikli kadrolardan da yoksundur. Burada görev alacak kadrolar, Alevi toplumunun sorunlarını analiz edebilecek ve çözüm yollarını sunabilecek kapasiteye sahip olmalıdırlar. 

Alevilerin talepleri, Cemevlerinin tadilat ve tamiratını yapmakla çözülebilecek sorunlar değildir. Bu konuda daha kapsayıcı faaliyetlere yer verilmelidir.

Alevi gençlerin asimile olmasından, Alevi dernek ve vakıfların da sorumluluğu bulunmaktadır. Büyük çoğunluğunun yönetimi seksen öncesinden kalma Solcuların denetiminde olduğu için; Alevi inancı ile bir bağları kalmamış bulunmaktadır. Yaptıkları tek faaliyet, politikada mevkii ve makam kapmak için dernek ve vakıfları siyasetin merkezinde tutmak olmuştur.

Bu eski solcuların Alevi gençlere inançlarını, kültürlerini, gelenek ve göreneklerini öğretmek gibi bir dertleri bulunmamaktadır. Bunu yapmadıkları gibi, tam tersine gençlere ya Ali’siz Aleviliği” empoze etmeye çalışmaktadırlar. Ya da Alevilik Anadolu’nun eski bir inancı olup Luviler’den gelmektedir şeklinde propaganda yapmaktadırlar. Yani, Alevi gençler hem içerden hem de dışardan asimile olmaya açık hale getirilmektedirler.

Ancak işin ilginç tarafı,  seksenden önce kalma bu "solcular” Alevi inancı ve kültürünü yaşatmak için çalışmalarda bulunan dernek ve vakıfları da “Asimilasyoncu” ve “iktidar işbirlikçisi” olmakla itham etmektedirler. Esas asimilasyonculuğu kendileri yapmaktadırlar. Ancak, kendilerini gizlemek için görevlerini yapan vakıf ve dernekleri “asimilasyoncu” olmakla itham etmektedirler.

Bu kısa özetten sonra, Alevi inancına mensup gençlere yönelik olarak ne yapılmalıdır?

Bu soruya şöyle cevap verebiliriz:

1-Cemevlerinde Alevi gençlere yönelik, Alevi İslam tarihi dersleri verilmelidir.

2-Kur’an’ı Kerim, Türkçe olarak Hz. Ali’nin Kur’an Mushafında olduğu gibi, sureler iniş sırasına göre öğretilmelidir.

3-Kur’an sureleri ve ayetleri iniş gerekçeleri ile birlikte anlatılmalıdır.

4-Alevi İslam önderlerinin, başta Hz. Ali ve Hacı Bektaş-ı Veli olmak üzere, mücadeleleri, fikirleri ve eylemleri ile ilgili paneller, konferanslar ve kurslar düzenlenmelidir.

5-Alevi-Bektaşi ozanların biyografileri ve eserlerinde yer alan sözlerin anlamları detaylı olarak öğretilmelidir.

6-Gençlere yönelik, Dede ve zakir yetiştirilmesi için kurslar açılmalıdır.  

7-Dinler tarihi hakkında bilimsel yöntemler kullanılarak gençlere yönelik eğitici kurslar verilmelidir.

8-Alevi-Bektaşi inancının anlatıldığı yazılı eserler başta buyruklar olmak üzere, günümüz şartlarına göre yeniden güncellenmelidir.

Bu önerileri daha da çoğaltıp, detaylandırabiliriz. Cemevlerinin, özellikle de şehirdekilerin fiziki koşulları yukarıdaki önerilerimizi gerçekleştirmek için uygun bulunmaktadır.

Gençlerimize yönelik eğitici ve öğretici çalışmalar yapılmadığı taktirde, ileride bunun çok acı sonuçlar vereceğinin bilinmesi gerekmektedir. Asimile olan Alevi gençlerden İŞİD, PKK, FETÖ benzeri terör örgütlerine katılanların bile olduğu göz önüne alınarak, bu çalışmalara biran önce başlanmalıdır.

Eğer; biz gençlerimize sahip çıkmazsak, birileri bu boşluktan yararlanarak gençlerimizi hiç de onay vermeyeceğimiz mecralara çekecektir. Bunun olumsuz sonuçlarını da yine Alevi aileleri yaşayacaktır.

Alevi-Bektaşi dernekler, vakıflar ve ailelerin bu durumu göz önünde bulundurarak, bir an önce Alevi gençlere yönelik eğitim ve öğretim seferberliğine destek vermeleri bir zorunluluktur. Aksi taktirde, gençlerimizi kaybetmekle karşı karşıya bulunmaktayız.

Hamdullah Dedeoğlu

03.06.2026.

 

29 Mayıs 2026 Cuma

İRAN’IN ÇIKMAZ SOKAĞI

 İRAN’IN ÇIKMAZ SOKAĞI

İran İslam Cumhuriyeti kurulduğu 1979 yılından beri bölgede yayılmacı bir politika izlemektedir. Özellikle Şah’ı devirmek için ittifak yaptığı sol örgütleri şiddet kullanarak tasfiye ettikten sonra, yayılmacılığı daha güçlü bir şekilde devlet politikası haline getirdi.  Bunun sonucunda da Lübnan ve Yemen de Şii nüfus üzerinde bir hakimiyet kurdu. Şii nüfusun olmadığı yerlerde de örneğin; Filistin’de yaptığı gibi Hamas benzeri silahlı gruplara destek verdi.

İran'ın dışındaki bu örgütlere “Vekil güçler” adı verildi. Zira bu örgütler İran devletinin verdiği talimatlarla hareket ediyorlardı. Parasal desteği de İran sağlıyordu.  

İran ve vekil güçlerinin amacı; yaşadıkları ülkelerde İslam şeriatına (hukukuna) dayalı bir devlet kurmaktır. Bu devletlerden birini de Filistin’de kurmak istemektedirler.

İran, Filistin’deki  bu amacına ulaşmak için; “İsrail’in yok edilmesi gerektiğini” sık sık tekrar etmektedir. İran’ın gerçek amacı İsrail devletini yok etmek mi, yoksa bu politika aracılığı ile bölgede hakimiyet kurmak mı?

Bizim tespit ve analizlerimize göre ikinci şıktır. Zira, İranlı yöneticiler İsrail’in yok edilip, edilemeyeceğini bilmeyecek kadar öngörüsüz olamaz. İsrail’in arkasında Avrupa ve ABD’nin olduğunu bilmiyorlar mı? Arkasındaki gücün devre dışı bırakılmadan, İsrail’in yok edilemeyeceğini bilmeyecek kadar bilgisizler mi?

Üstelik İsrail devletini dünyada tanıyan ülkelerin sayısı da yüz altmışın üzerindedir. Bunların arasında Türkiye’de bulunmaktadır. Dolayısıyla, izlediği politikayla bu ülkeleri de karşısına almaktadır.

İran’ın buradaki esas amacı, dini argümanlar kullanarak antik çağdaki Pers İmparatorluğu’nun denetiminde olan bölgelere “İslami rejim” görünümü altında tekrar hakim olmaktır.

Ancak, İran’ın bu hayalperest politikası çok pahalıya mal olmaktadır. Zira izlediği bu yayılmacı politika nedeniyle hem maddi olarak hem de askeri olarak büyük kayıplar yaşamaktadır. Ülkenin gelir kaynaklarını bu hayalperest politikaların gerçekleşmesi için harcarken, kendi halkının refahından da vazgeçmektedir.

İran, dışarıda yayılmacı bir politika izlerken içerde de baskıcı ve despot bir rejimle yönetilmektedir. Sözde bir seçim yapılmaktadır. Ancak bu seçimler demokratik olmaktan uzak, din konseyinin izin verdiği adaylar üzerinden yapılmaktadır. Ülkede fikir ve örgütlenme özgürlüğü bulunmamaktadır. Siyasi partilerin kurulması ve örgütlenmesi yasaklanmıştır.

Alevi İslam inancı dahi yasal olarak tanınmamakta, Cemevleri ve dergahlara izin verilmemektedir. İnanç özgürlüğünün, fikir özgürlüğünün ve örgütlenme özgürlüğünün olmadığı bir ülke çağdaş olabilir mi? Yedinci yüzyıldaki şeriat hükümleri ile bin dört yüz yıl sonraki toplumlar yönetilebilir mi? Yedinci yüzyıldaki hukukla (Şeriatla) örf ve adetlerle dini eşitlemek İslam dinine yapılacak en büyük kötülüktür. Bu anlayış, İslam dinini yedinci yüzyıl toplum anlayışı ile sabitlemektir. Bu anlayış, İslam’ı statükocu bir din yapmaktır. Bu anlayış, İslam’ı gelişmelere ve yeniliklere kapatmaktır.

Oysa, İslam dini akıl dinidir. İslam dininin akıl dini olduğu kutsal kitapta sık sık belirtilmektedir. Aklını kullanmayanların pislikten kurtulamayacakları tekrar tekrar hatırlatılmaktadır. (Yunus Suresi 100. Ayet: “Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.”)

Sonuç olarak, İran hem ülke içinde hem de dışarıda yirmi birinci yüzyıl dünya şartlarına uygun bir politika anlayışını hakim kılmalıdır. Ülke içinde demokratik bir rejimi, dış politikada da ülkelerin içişlerine karışmama ve barışçı bir anlayışı esas almalıdır. Aksi taktirde, ülkede birlik ve beraberliği sağlayamadığı gibi, dış saldırılara da her zaman açık hale gelecektir.

Hamdullah Dedeoğlu

29.05.2026.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


26 Mayıs 2026 Salı

İNANCINI VE İDEOLOJİSİNİ KAYBEDENLERİN SONU

  

İNANCINI VE İDEOLOJİSİNİ KAYBEDENLERİN SONU

Devrimlerin ve karşı devrimlerin tarihi incelendiğinde; ya bir inanç üzerinden ya da bir ideoloji temelinde yapıldığını görürüz.

Antik çağlardaki devrimler inanç temelinde gerçekleşirken, ortaçağ ve ondan sonraki dönemlerde yapılan devrim ve karşı devrimlerin ise, bir ideoloji temelinde gerçekleştiğini görürüz. Peygamberlerin ve dini önderlerin inanç temelinde getirdikleri ekonomik ve siyasi sistemler o dönemin toplumlarını ileriye götürmeyi amaçlıyordu.

Örneğin, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’e inen ayetler ve peygamberlerin eylemleri o dönemdeki toplumları ileriye götürmek amacını taşıyordu. Kutsal kitaplardaki ayetler ve peygamberlerin eylem ve sözleri incelendiğinde bunu görebiliriz.

Gerek ayetler gerek peygamberlerin söz ve eylemleri iyi insan olmayı, ahlaklı olmayı, adaletli olmayı, başkasının hakkına saygılı olmayı öğütlüyordu. İnsanların bu kurallara uymasını sağlamak için de Tanrı sevgisini, insan sevgisini ve doğa sevgisini en önde tutuyordu. Konumuzla ilgili olarak kutsal kitaplardaki ayetlerden örnekler verdiğimizde bunu görebiliriz.

Tevrat, Levililer, bölüm 19: 3. Ayet, “Herkes annesine, babasına saygı göstersin.”

Levililer, 19. bölüm, 9-18. Ayetler: “Ülkenizdeki ekinleri biçerken tarlanızı sınırlarına kadar biçmeyeceksiniz. Arta kalan başakları toplamayacaksınız. “

“Bağ bozumunda bağınızı tümüyle devşirmeyecek, yere düşen üzümleri toplamayacaksınız. Onları yoksullara ve yabancılara bırakacaksınız. Tanrınız Rab benim.”

“Çalmayacaksınız, hile yapmayacaksınız, birbirinize yalan söylemeyeceksiniz. Benim adımla yalan yere ant içmeyeceksiniz. Tanrınızın adını aşağılamış olursunuz. Rab benim.”

“Komşuna haksızlık etmeyecek, onu soymayacaksın. İşçinin alacağını sabaha bırakmayacaksın.”

“Sağıra lanet etmeyecek, körün önüne engel koymayacaksın. Tanrı’dan korkacaksın. Rab benim.”

“Yargılarken haksızlık yapmayacaksın. Yoksula ayrıcalık göstermeyecek, güçlüyü kayırmayacaksın. Komşunu adaletle yargılayacaksın. “

“Halkının arasında onu, bunu çekiştirerek dolaşmayacaksın. Komşunun canına zarar vermeyeceksin. Rab benim.”

“Kardeşine yüreğinde nefret beslemeyeceksin. Komşun günah işlerse, onu uyaracaksın. Yoksa sen de günah işlemiş olursun.”

“Öç almayacaksın. Halkından birine kin beslemeyeceksin. Komşunu kendin gibi seveceksin. Rab benim.”

Hz. Musa’ya inen ayetler incelendiğinde, hak, adalet, insan ve Tanrı sevgisinin başta gelen ilkeler olduğu görülmektedir. Aynı ilkelerin İncil’de ve Kur’an’ı Kerim’de de yer aldığını görmekteyiz.

Matta incili 22. Bölüm, 37-40. Ayetler:

“‘Tanrın Rab’bi tüm yüreğinle, tüm canınla, tüm anlayışınla seveceksin. En önemli olan ve başta gelen buyruk budur. İkincisi de bununla eşit değerdedir: 

İnsan kardeşini kendin gibi seveceksin. Tüm ruhsal yasa ve peygamberlerin öğretisi bu iki buyruğa dayanır.”

Yukarıda Tevrat’ta ve İncil’de verdiğimiz ayetlere benzer sözler Kur’an’ı Kerim’de de yer almaktadır. Bu  ayetlerden bazıları şunlardır:

MAİDE SURESİ 8. Ayet: “Ey inananlar! Allah için daima doğru hüküm verin. Adalete tam uygun şahitlikte bulunun. Bir millete olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın. “

SAD SURESİ 26. Ayet: “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde hükümran yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet.”

NİSA SURESİ 58. AYET: “Hiç şüphe yok ki Allah size devlet işlerinde emanetlerinizi ehline teslim etmenizi ve insanlara hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.

NAHL SURESİ: 90. Ayet: ”Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder. Hayasızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan men eder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.”

FECR SURESİ: 17-20 Ayetler: “Hayır; siz ne yetimi doyuruyorsunuz ne de yoksulu beslemek için birbirinizi teşvik ediyorsunuz. Mirası hak gözetmeden, helal, haram demeden yiyorsunuz. Serveti de pek çok seviyorsunuz.“

Yukarıda Kutsal kitaplarda verdiğimiz ayetler incelendiğinde; hak, adalet, eşitlik, insan ve Tanrı sevgisi üzerine olduğunu görmekteyiz.

Aynı ilkelerin benzerlerini Ortaçağ ve daha sonra gerçekleşen sosyal devrimlerin ilkelerinde de görmekteyiz. Örneğin; 1789 Fransız devriminin ilkeleri arasında eşitlik, adalet ve insan sevgisi başta gelmektedir. Aynı ilkelerin diğer ulusların gerçekleştirdiği sosyal içerikli devrimlerde de yer aldığına şahit olmaktayız.

Özetleyecek olursak; gerek inanç gerek ideoloji temelli devrimlerin toplumları daha eşit, daha adaletli bir sisteme götürmeyi amaçladıkları görülmektedir. Ne zaman ki bu ilkelerden uzaklaşıp, despot ve zulme dayalı bir düzene doğru gidilmiş ise, işte o zaman devletlerin dağılma ve yıkılma süreci de başlamıştır.

Çünkü; hiç bir toplum ve devlet düzeni zulüm ve baskıyla ayakta kalamamış, yine hiç bir devlet Zulüm ve baskıyla abad da olamamıştır. Zira, bu yönetim modeli toplumları ayrıştırır, kamplaştırır ve sonunda düşmanlaştırır. Bu da o ülkeyi iç kargaşalığa ve yıkıma götürür. Tarih bu örneklerle doludur.

Emevi imparatorluğu bu nedenle yıkılmıştır. Eşitlik ve adalet ilkelerini kendine rehber alarak kurulan Sovyetler Birliği; Macaristan, Çekoslovakya ve Afganistan’ı  işgal etmeye başladığında yıkıma gitmiştir. Çünkü, yönetimde baskı ve zulüm politikası esas alınmıştır. Bunun sonucunda Sovyetler Birliği de tarihteki yerini almıştır.

Kısaca özetleyecek olursak, hak, adalet ve eşitlik ilkelerini esas alarak yönetilen devletler hem uzun ömürlü olmuş hem de toplumlarını barış içinde bir arada tutmuşlar, bu yolla kalkınmalarını ve gelişmelerini tamamlayarak refah ülkeleri olmuşlardır. Tersini yapanlar ise, hem uzun ömürlü olamamış hem de halkına refah sağlayamamışlardır.

Hamdullah Dedeoğlu

26.05.2026.

 

 

 

 

 

 

19 Mayıs 2026 Salı

DÖNEK “SOLCULAR” VE YENİ İDRİS-İ BİTLİSİ’CİLER

 

DÖNEK “SOLCULAR” VE YENİ İDRİS-İ BİTLİSİ’CİLER

Seksenden önce kalma bazı “solcular” ideolojik zeminlerini kaybedince, kendilerine taban yaratmak için Alevi dernek ve vakıflara çöreklenerek mevkiler, makamlar elde ettiler.

Alevi inancıyla ve yoluyla ilgisi olmayan bu çevrelerin amacı Alevi kitlesini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktır. Bu faaliyetlerini yaparlarken, Avrupalı bazı dostlarından da parasal destek almaktadırlar. Bunu gizlemeye bile gerek görmemektedirler.

Bu çevrelerin beslendikleri ana kaynak hep Avrupa ülkeleri ve ABD olmuştur. Yani, kısaca emperyalizmle ittifak içindedirler. Bu ittifakı da gizlemeyerek “taktik” icabı olarak göstermektedirler. Bu sözde solcular ideolojilerinden koptukları için solculuğun birinci ve esas şartı olan anti-emperyalist olma ilkesini de gizlemeye ve unutturmaya çalışmaktadırlar. Ancak Alevi kitlesinin büyük çoğunluğu, solculuğun bu ilkesini bilmediği için dönekler kendilerini gizleyebilmektedirler.

Bu tabansız dönekler, tüm politikalarını din tüccarlarının yaptıkları gibi insanların inançlarını istismar etmek üzerine kurmuşlardır. Bu dönekler aslında Alevi inancını hem bilmezler hem de inanmazlar. Slogan bazında bazı sözleri tekrar etmekten başka bir şey yapmazlar. Yani, ne Alevi inancından haberdardırlar ne de tarihinden. Çünkü okumazlar ve araştırmazlar.

Bütün bilgileri yüzeysel ve slogancılık üzerinedir. Alevi önderlerin isimlerini ağızlarından düşürmezler, ama o önderlerin  Alevi İslam inancından ve kültüründen beslendiğinden habersizdirler. Çünkü okumamışlardır. Pir Sultan’dan, Şah Hatayi’den deyiş okurlar ama, onların sözlerinin nereden geldiğini ve ne içerdiğini tam olarak bilmezler. Yani ozanların deyişlerindeki sözlerin ana kaynağının Kur’an’ı Kerim’deki ayetlere ve ayetlerin gerekçesi olan olaylara dayandığını bilmezler. Kısaca bu dönekler “kurnaz” cahillerle aynı yöntemleri kullanmaktadırlar.

Bu siyasi dönekler, Alevilerin bilincinde kötü bir şöhrete sahip olan yeni İdris-i Bitlisi'lerle ortak hareket etmektedirler. Alevi kitlesini etnik milliyetçilik temelinde Şeyh Said ve Nuri Dersimi savunucularına eklemlemek amacındadırlar. Bu da aslında savundukları ile uyumlu bir politikadır. Zira, bu eski “solcular” anti-emperyalist olma ilkesini bırakıp, emperyalizmle “taktik” ittifak kurdukları için amaçlarına ulaşmak için her şeyi mübah görmektedirler. Çünkü, savundukları ve örnek aldıkları örgütler ve şahsiyetler hayatları boyunca emperyalistlerle işbirliği içinde olmuşlardır.

Bu döneklerin diğer bir amacı da Alevi kitlesini etnik bir kimlikle eşitlemek olmuştur. Oysa, Aleviler etnik kimliğe bakmazlar. Zira Alevi inancı etnik bir inanç değil, evrenseldir. Yani içinde her türlü milletten ve ırktan insanlar bulunmaktadır. Alevi inancında ırk, renk ayrımı yoktur. Yetmiş iki millete aynı gözle bakar. Meşru savunma dışında şiddetin her türlüsüne karşıdır. Düsturu, incinsen de incitmedir.

Alevi kitlesi, her daim yaşadığı ülkenin birliğinden, dirliğinden ve bağımsızlığından yana olmuştur. Anadolu’nun Moğol işgaline en şiddetli direnişi Alevi aşiretleri göstermiştir. Karamanoğlu ve Ağaçeri aşiretlerinin direnişi buna örnektir.

Yine aynı şekilde birinci dünya savaşında doğu cephesinde Rus işgaline karşı cansiperane  savaşan Alevi-Bektaşi alayları olmuştur. Kurtuluş savaşı sırasında Mustafa Kemal’e destek verenlerin başında da yine Alevi kitlesi yer almıştır.

Dolayısıyla; hiç kimse Alevileri ülkemizin aleyhine kullanamaz, emperyalistlere piyon yapamaz. Zira, Aleviler tarihleri boyunca zalimin yanında değil, mazlumun yanında, işgalcinin ve zorbanın değil, ülkesinin ve halkının yanında olmuştur.  

Hamdullah Dedeoğlu

19.05.2026.

 

 

 

 

 

 

Popular