21 Mart 2018 Çarşamba

İSLAMIN ZAHİRİ Mİ, BATINİ YÖNÜNÜ MÜ ESAS ALMALIYIZ ?

İSLAMIN ZAHİRİ Mİ, BATINİ YÖNÜNÜ MÜ ESAS ALMALIYIZ ?

Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği İslam dinini nasıl anlamalıyız ? Zahiri mi, batıni yönünü mü esas almalıyız ? Bu iki farklı görüş, bütün dinlerin yorumlamalarında olduğu gibi, İslam dininde de bir birleriyle sürekli çatışma halinde olmuştur. Bizim konumuz İslam dini olduğuna göre, bu makalemizde bunu inceleyip, cevaplar bulmaya çalışacağız.

İslam dininin zahiri (görünen) olan bölümü ibadetlerdir. Batıni (görünmeyen) yanı ise, imandır. İman, Allah’a, kutsal kitaba, ahirete, meleklere ve peygambere inanmaktır. İbadetler, imandan dolayı yapılır. Yani, iman edilmeden, ibadet yapılmaz. Önce iman edilir, sonra ibadetler yapılır. O halde, hangisini esas almalıyız ? İmanı mı, ibadeti mi ? Burada “ehli sünnet” olarak adlandırılan imamlardan, Şafii, maliki, Hanbeli ibadetleri esas alırken, İmam ebu Hanife imanı esas alır. Hatta şöyle der “ Bir kişi hiç ibadet etmemiş olsa bile, eğer iman etmişse, mümindir” yani Müslümandır.

Alevi İslam yorumu da İmam Hanife (İmamı Azam) ile bu konuda aynı görüştedir.

Zahiri görüş, ibadet etmeyi esas aldığı için, ibadetlerden namaz kılmayı da dinin özü olarak kabul eder. Bazı cami imamları, bunu öyle bir noktaya getirmişlerdir ki, cuma vaazlarında, ”Namaz kılarsanız günahlarınız af olur” bile diyebilmektedir. Oysa, bu görüş İmam ebu Hanife’nin görüşüne zıt bir yorumdur.

Peki, farklı bu iki görüş ne gibi sonuçlar doğurmaktadır? Zahiri görüşü esas alan yorum, ibadet etmeyen birisini “zındık” “bidat” (din dışı) görürken, batıni yorum, imanı esas aldığı için, onu yine de mümin sayar. Batıni görüş, aynı zamanda imanın gereği olarak, Kur’an’da yer alan iyi ahlak, adaletli olmayı, yardımlaşmayı öne alır. Zahiri görüş ise, namaz kılmayı, oruç tutmayı ve hacca gitmeyi öne alır. ( Suudların mezhebi olan Vahabizim de olduğu gibi)*

Batıni görüş, Kur’an’ı aklı kullanarak yorumlarken, zahiri görüş bunu kabul etmez. Batıni görüş, beşeri hayatta, yeniliklere ve reformlara açıkken, zahiri görüş bunu reddeder. (Vahabizm de olduğu gibi) Zahiri görüş, insanların bütün eylemlerini kadere bağlarken, batıni görüş, iyiliklerin Allah’tan, kötülüklerin ise, insanların kendi fiillerinden kaynaklandığını savunur. Batıni görüş, farklı din ve inançta olanlara hoş görü ile bakar. Zahiri görüş, kendisi dışındakileri “din dışı” olarak kabul eder.

Yukarıda kısaca İslam'ın zahiri ve batıni yorumlarını özetledik. Zahiri yorumun en uç noktası, İŞİD, EL KAİDE gibi terör örgütlerin savunduğu görüştür. Kendi görüşü dışındaki herkesi “kafir” görüp, “Allah yolunda cihat ediyorum” diyerek insanları katletmeyi “dinin bir gereği” sayar. Oysa, yaptıklarının İslam dini ile hiç bir ilgisinin olmadığı açıktır. Hz. Muhammed ve devamında İslam devletini yöneten halifeler, farklı din ve inançta olanlara yaşama imkanı tanımasaydı, bin dört yüz yıl sonra bugün, Irak’ta, Suriye’de ve Mısır’da Hristiyan ya da Musevi kalır mıydı ? Tam tersine, Hz. Muhammed, farklı inançta olanlara hoşgörü gösterilmesini istemiştir. Görevlendirilen valilere ilk verdiği talimat bu olmuştur. Yine Kur’an’ı Kerim’de, “dinde zorlama yoktur”, “dinde baskı yoktur”, “ sadece tebliğ etmekle mükellefsin” şeklinde çok sayıda ayet bulunmaktadır.

Sonuç olarak, ibadetler dinin esasını oluşturmaz, İmanın artmasını da sağlamaz. İman, kalpten, içten gelen samimi bir inançtır.

* Vahabizm, Suudların “ İslam “ diye savundukları din anlayışıdır. Kurucusu Abdulvahap’tır.

28.11.2017.
Hamdullah Dedeoğlu


17 Mart 2018 Cumartesi

HANEFİ MEZHİBİN KURUCUSU İMAMI AZAM : " BİR İNSAN HİÇ İBADET ETMEZSE DE MÜMİNDİR "


HENEFİ MEZHİBİN KURUCUSU İMAMI AZAM :

“ BİR İNSAN HİÇ İBADET ETMEZSE DE MÜMİNDİR “

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk hocamızın Hanefi mezhebinin kurucusu İmam Azam (Ebu Hanife) hakkında yazdığı İMAMI AZAM SAVUNMASI “ adlı eseri ile ilgili özetimizin bugünkü konusu MEVALİ olarak görülen müslümanlar (Arap olmayan müslümanlar-Köleler) ve İmamı Azam’ın ibadetler hakkındaki görüşleri olacaktır. Önce Mevali konusunu ele alalım.

Mevali, arapça asıllı bir kelime olup, arap olmayan ya da köle olan müslümanlar için kullanılmıştır. O dönemde, Mevali olarak görülenler, Acemler (İranlı-Fars), ve Türk kavimleriydi. Mevalilere en büyük zulmü Emeviler yapmıştı. Onları, ordularına asker olarak bile almamışlardı. Bir Mevali erkeğin, arap bir kadınla evlenmesine dahi izin vermemişlerdi. Emevilern Mevaliye bakışı şöyleydi :

“ Namazı ancak üç şey bozar: Namaz kılana bir köpeğin, bir eşeğin, bir Mevalinin dokunması. “ ( İbn Abd Rabbih, cilt 3, sayfa 326,)

EMEVİLERE AVUKATLIK YAPANLAR

Yaşar Nuri hoca, Emeviler hakkındaki görüşlerini ise, şöyle açıklamaktadır:

“ Emevilerin İslamı yozlaştırıp, kavimiyetçilik adına Mevaliye zulmettikleri tarihin tescil ettiği bir gerçektir. ... Emevilere avukatlık gayretinde olanlara taş çıkartanlar ise, ne şaşırtıcıdır ki, bunların önemli bir kısmı Türkiye’dedir. İslam dünyasının en hareretli ve gayretli Arapçı-Emevici hatip ve kalemşörleri Türkiye’den çıkmaktadır. “

BİR İNSAN HİÇ İBADET ETMEZSE DE MÜMİNDİR

İmamı Azam’a göre, bir insan hiç ibadet etmezse de , mesala, hiç namaz kılmasa da mümindir. İmamı Azam, bu konudaki temel görüşünü EL ALİM VE’L MÜTEALLİM adlı eserinde şöyle açıklıyor:

“ Allah’ın azap için gerekçe yapacağı günah olarak, Allah’ı inkar etmek veya ona başka bir ilaha ortak etmek dışında bir şey bilmiyorum. ..... Allah şöyle buyurmuştur: Eğer yasaklandığınız günahların büyüklerinden uzak kalırsanız, diğer kötülüklerinizi örteriz. Sizi, nimet ve bereket dolu bir varış yerine ulaştırırız. Nisa suresi 31. Ayet. Allah, Müminlere farz olan şeyleri, onların dini kabul etmelerinden sonra emretmiştir. Bakara suresi, 112, 178, İbrahim suresi 31. ayet, İsra suresi 19. ayet, Ahzab suresi 41. ayet. 

“ Konuyla ilgili ayetlerden anlaşılıyor ki, Allah, imanı amelden ayrı tutmuştur. Başka bir ifadeyle, müminler, Allah’a imanları sebebiyle namaz kılar, zekat veriri, oruç tutar, hacca giderler, Allah’ı zikrederler. Bunun tersi olmaz. Yani, namazları, zekatları, oruçları, hacları sebebiyle Allah’a iman etmezler. Yani, amelleri Allah’a imanları münasebetiyledir. İmanları, amelleri münasebetiyle değil. Bu şuna benzer: Kişi önce borcu kabul eder, sonra da öder. Bunun tersi olmaz. Yani, önce borç ödenip, sonra da borç kabul edilmez. ....Amellerle (ibadetlerle) iman ne artar, ne eksilir. Bir insan inanıyorsa, (iman etmişse) hiç bir ameli olmazsa da, günahları çok olsa da MÜMİNDİR.”

Yazdığı eserlerle bizleri aydınlatan Yaşar Nuri Öztürk hocamızı, rahmetle anıyor, ruhu şad, mekanı cennet olsun. O, arkasından sönmeyen bir meşale bırakmıştır. O meşale yanmaya ve karanlıkları aydınlatmaya devam edecektir.

18.10. 2017
Hamdullah Dedeoğlu.

16 Mart 2018 Cuma

İSLAM DÜNYASI İMAM GAZALİ'Yİ AŞABİLECEK Mİ ?

İSLAM DÜNYASI İMAM GAZALİ'Yİ AŞABİLECEK Mİ?

Son günlerde İslam dünyasının içinde bulunduğu durum, bütün yönleriyle tartışılmaya başlandı.  Bu tartışmaların yapılması elbette ki olumludur. En azından, farklı fikirlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Biz de bu tartışmalara katılmak ve fikirlerimizi açıklamak istedik. Farklı fikirlere hatta en zıt fikirlere dahi, özgürlük tanınması taraftarıyız. Aksi taktirde, dört yüz yıl daha yerlerde sürünmeye devam ederiz.

DOĞAL KAYNAKLAR 

Dünyadaki en değerli doğal kaynak olan enerji (petrol ve doğalgaz) rezervlerin büyük çoğunluğu İslam ülkelerinin elinde bulunmaktadır. Hammadde kaynaklarından en fazla gelir elde eden de yine aynı ülkelerdir. O halde, dünyanın en geri ve iç çatışmaların yoğun olduğu ülkeler neden İslam coğrafyasında bulunuyor? Bunun bir nedeni yok mu? Batılı ülkeler bu üstünlüğü nasıl ele geçirdi? Neler yaptılar? Bu soruların cevabını verdiğimizde, çözümü de bulmuş olacağız.

AVRUPA'DA KEŞİFLER VE REFORM HAREKETLERİ

Hz. Muhammed'in İslam dinini tebliğ etmesinden önce, dünyada iki süper devlet bulunuyordu. Doğuda Pers imparatorluğu, (Sasaniler) diğeri de batıda bizim Bizans dediğimiz Roma İmparatorluğu hakim güçtü. Hz. Muhammedd'in kurmuş olduğu İslam devleti, kısa bir sürede Perslerin hakimiyetine son vererek onun mirasını devir aldı. Daha sonra da Roma'nın bazı eyaletlerini fethetti. Böylece Pers medeniyetinin tamamına, Roma medeniyetinin de bir kısmına sahip oldu. Dünya medeniyetine de yaklaşık üç yüz elli yıl katkı sundu. Daha sonra sırayla, Selçuklukar ve son olarak da Osmanlılar Bizans'ın hakimiyetine tamamen son vererek, bunu zirveye taşıdılar. Hem Pers hem de Roma medeniyetinin mirasçısı ve taşıyıcısı oldular. Bu imparatorluk da liderliğini yaklaşık üç yüz elli yıl devam ettirdi.

Sonuç olarak, İslam coğrafyası, sekizinci yüz yıldan, on altıncı yüz yıla kadar bilime, sanata ve edebiyata büyük katkılarda bulundu. Dünya medeniyetine, bilim insanı, yazar ve şair kazandırdı. En ünlüleri, İbni Rüşt, İbni Haldun, Farabi, Ömer Hayyam, İbni Sina'ydı. Bunlar aklın ve bilimin temsilcileriydiler.

Ancak, Avrupalıların coğrafi keşifler yapması ve deniz ticaretini ele geçirmesi ile, dengeler on altıncı yüz yıldan itibaren değişmeye başladı. Kilisenin toplum üzerindeki baskısını kırmışlardı. Rönesans ve Reform hareketlerini başlatmışlardı. Üstelik çok zengin bir kıta olan Amerika'yı fetih etmişlerdi. Oradaki doğal kaynakları (altın, gümüş) kendi ülkelerine transfer ediyorlardı. Tüm bunları da doğudan öğrendikleri ile gerçekleştirmişlerdi. Örneğin; barut ve pusulayı Çinlilerden, Matematik, tıp ve gök cisimleri ile ilgili bilgileri de İslam ülkelerinden almışlardı. Yani doğudan almış oldukları bilgileri, bir üst dereceye taşıyarak öne geçmişlerdi. Doğu, özellikle de İslam ülkeleri buna seyirci kaldı. Çünkü, Aklı ve bilimi unutmuştu.

YENİ BİR SINIF DOĞDU “ULEMA”

Peki bunun nedeni neydi? Bizce bunu nedeni, devletlerin yönetiminde ağırlıkları artan “din adamı” “ulema” denilen sınıftı. Aslında, İslamiyet'te ruhban sınıfı yoktu. Ama, yıllar içinde böyle bir tabaka oluşmuştu. Hem maddi hem de manevi dünya ile ilgili konularda fetva vermeyi kendilerinde bir hak görüyordu. Örneğin matbaanın gelişini engelleyerek, sanayi ürünlerine “cin işi” şeytan işi” “gavur icadı” diyerek, toplumun önüne barikat kurdular. Bunu hem düşünsel boyutta hem de fiiliyatta yaptılar. Bir başka örnek de Galata kulesinden Üsküdar'a kanat takarak uçan, Hazerfan Çelebi'nin cezalandırılması için fetva vermeleridir.

Ulema sınıfı, üretmeden, halkın sırtından geçinmeye alışmıştı. Yeni fikirlerin, yeni icatların kendi hakimiyetlerini önce sorgulayıp, sonra da etkisizleştireceğini biliyordu. Onun için, yeniliklere karşı çıkıyorlardı. Bunların düşüncesinin kaynağını meşhur GAZALİ'nin fikirleri oluşturuyordu. Gazali ve onun ekolünden gelenler, İslam ülkelerinin önünü tıkamışlardı. Akıl ve bilimin yerine, nakli bilgileri öne alarak, toplumdaki yeniliklerin ve keşiflerin önüne set çekmişlerdi. Toplumu şekli ibadetlerin içine hapsetmişlerdi. Atatürk'ün ilk on beş yılını saymazsak, ülkemiz de buna dahildir. Bugün Cuma hutbelerinde hala “namaz dinin özüdür”, “namaz dinin direğidir” sözleri tekrar edilmeye devam edilmektedir. Eğer gerçekten namaz dinin temeli ve özü olsaydı, yüce yaratan, peygamber efendimize İslam dinini tebliğ etme görevini verir miydi? İslamiyet’ten önce namaz yok muydu? Peygamber efendimiz hadislerinde, dinin özünün ahlak, adalet, yoksula ve yetime yardım etmek olduğunu defalarca söylemiştir. Yine konuyla ilgili olarak MAUN suresi buna örnektir. Maun suresinde müşriklerin kıldıkları namaz kınanmakta ve riya içinde oldukları belirtilmektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kısaca, dinin özünün namaz olmadığı hem ayetlerle hem de hadislerle sabittir.

İMAM GAZALİ VE KADERCİLİK

İmam Gazali ve ekolünün diğer bir anlayışı da kaderci olmasıdır. Kaderci anlayış, İslam ülkelerini tembelliğe ve uyuşukluğa sevk etti. Oysa, İslam dini her şeyi kadere bağlayan bir din değildir. Tam tersine, akıldan, üretmekten yanadır. Aklın kullanılması ile ilgili çok sayıda ayet bulunmaktadır. Bunlardan bazı ayetleri vermek istiyorum;

BAKARA suresi 44. ayet de şöyle denilmektedir:

İnsanlara hayırda erginliği/dürüstlüğü emredip de benliklerinizi unutuyor musunuz? Üstelik de kitabı okuyup durmaktasınız. HALA AKLINIZI kullanmayacak mısınız? “

ENAM SURESİ 151. ayet de aklı kullanmayı belirtir:

De ki onlara hadi gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını yüzünüze karşı okuyayım: Hiçbir şeyi O'na ortak koşmayın. Ana-babaya çok iyi davranın. Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Biz sizi de onları da rızıklandırırız. Kötülüklerin görünenine de gizli kalanına da yaklaşmayın. ALLAH'ın saygın ve azizi kıldığı cana, bir hakkı savunmak dışında kıymayın. ALLAH size bunları önerdi ki, aklınızı işletebilesiniz.“

Yine konu ile ilgili olarak, kaderci anlayışı reddeden, NİSA SURESİNİN 79. AYETİNDE şöyle denilmektedir:

“ Sana gelen her iyilik ALLAH'TANDIR. Başına gelen kötülük de kendindendir. “

Yukarıdaki ayetlerden de görüleceği gibi, Kur'an devamla aklın kullanılmasını emretmektedir. Yani tembelliği ve boş oturup konuşmayı men etmektedir.

Abbasiler döneminde lüks içinde yaşayan Gazali, İslam dünyasının ünlü bilim adamları olan İbni Sina ve Farabi’yi de “ KAFİR” olmakla itham etmiştir. Felsefe eğitimine de karşı çıkmıştır. Böyle bir şahsın ekolünü benimsemiş olanlar bilim ve teknolojide başarı elde edebilir mi?

KALKINMA NASIL OLACAK?
Sorunu ortaya koyduktan sonra, şimdi çözüm önerilerimizi ve yapılması gerekenleri sunabiliriz:

1-İslam ülkeleri aklı ve bilimi tekrar öne almalıdır.

2-Toplumlar İslam'dan önceki Mekke durumundan kurtarılmalıdır.

3-Mesleki ve teknik liselere ağırlık verilmelidir.

4-Üniversiteler üretime katılmalı, bütçeden AR-GE'ler için pay ayrılmalıdır.

5-Yerli sanayi koruma altına alıp, desteklenmelidir.

6-Kobiler aşırı vergi ve sigorta yükünden kurtarılmalıdır.

7-Tarım sektörü, sanayi ile uyum içinde yeniden yapılandırılmalı ve üretilen mallara alım garantisi verilmelidir.

8-Çiftçiye, Ucuz mazot, tohum ve gübre sağlanmalıdır.

Yapılması gerekenleri başlıklar halinde belirttik. Şüphesiz bunların tek tek ele alınıp, detaylandırılması gerekir. Bunlar her zaman yapılabilecek işlerdir. Yeter ki, İslam ülkeleri yönetim olarak bir kalkınma stratejisi belirlesinler. O zaman uygulama daha kolay olacaktır. Ülkelerimiz de dışa bağımlı olmaktan kurtulmuş olacaktır.

Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu

13.06.2017.



15 Mart 2018 Perşembe

NEVRUZ BAYRAMI NEREDEN GELİYOR ?

NEVRUZ BAYRAMI NEREDEN GELİYOR ?

Nevruz, Farsça bir kelime olup, Nev yeni, Ruz gün demektir. Birleştirildiğinde “ YENİ GÜN “ anlamına gelir. Ancak bu yeni gün, yeni yılın ilk günü anlamını taşır. Zira, Fars kültüründe (Pers-Sasani-İran) Şems (Güneş) takviminin yeni yılı 21 Mart’ta başlar. Yeni yılı kutlamayla birlikte, doğanın yenilendiği günü de kapsamaktadır. Mezopotamyadan, Orta Asya’ya kadar uzanan coğrafya’da yaşayan halklar, Nevruz’u bir bayram olarak kutlamışlardır. Ancak, bu kutlamalar bölgelere göre, farklılıklar gösterir. Bazı bölgelerde, ateşler yakılıp, üzerinden atlanırken, bazı bölgelerde eğlenceler, güreş müsabakaları, at binme, kılıç oyunları da sergilenmektedir.

Zerdüşlüğün kutsal kitabı olan AVESTA’da, Nevruz için “ Ekin Bayramı” olarak söz edilir. Kitapta, mahsulün bol olması için, tanrı AHURA MAZDA’ya kurban vermek yerine, şarkı söyleyip, bayram yaptıkları belirtilir. Zerdüştlük, M.Ö. 6. Yüz yılda ortaya çıkan, kendisini peygamber olarak tanıtan, Türkçe’de Zerdüşt, Latince’de Zoroester diye tanınan kişi tarafından oluşturulan bir dindir.

Nevruz, Aleviler tarafından da hem bir bayram, hem de Hz. Ali’nin doğum günü olarak kutlanır. Ayrıca, Hz. Ali’nin Hz. Fatma ile evlendiği gün olarak kabul edilir.

Türk kavimleri, Nevruz’u bir bayram olarak kutlarken, aynı zamanda Ergenekon’dan çıkış günü olarak da anarlar.

Kürt kökenli topluluklar da, Nevruz’u, yeni gün bayramı ile birlikte, demirci Kawa’nın, Kürtleri esirlikten kurtardığı bir gün olarak kutlarlar.

Nevruz bayramının Fars güneş takviminde yeni yılın ilk günü olduğunu belirtmiştik. Kamu oyunda BURÇLAR olarak bilinen takvimdeki aylar, buradan gelmektedir. Nevruz, bu takvimin ilk ayı olan FERVARDİN’in (KOÇ AYI) ilk günüdür. Bilgi olarak, bu ayları belirtmekte fayda görüyorum.

FERVARDİN (KOÇ  AYI-BURCU) – 21 Mart- 20 Nisan

ORDİBİHEŞT (BOĞA  AYI-BURCU) 21 Nisan- 20 Mayıs

HORDAD ( İKİZLER  AYI-BURCU) 21 Mayıs- 20 Haziran

TİR ( YENGEÇ  AYI-BURCU ) 21 Haziran – 20 Temmuz

MORDAD ( ASLAN AYI-BURCU ) 21 Temmuz- 20 Ağutos

ŞEHRİVAR ( BAŞAK  AYI-BURCU ) 21 Ağustos- 20 Eylül

MEHR ( TERAZİ  AYI -BURCU) 21 Eylül- 20 Ekim

ABAN ( AKREP  AYI -BURCU) 21 Ekim- 20 Kasım

AZER (YAY AYI-BURCU ) 21 Kasım- 20 Aralık

DEY ( OĞLAK AYI -BURCU) 21 Aralık- 20 Ocak

BEHMAN ( KOVA  AYI-BURCU ) 21 Ocak- 20 Şubat

ESFAND ( BALIK  AYI-BURCU ) 21 Şubat- 20 Mart

Nevruz bayramınız kutlu olsun. Nice mutlu ve huzurlu Nevruzlar diliyorum.

15.03.2018
Hamdullah Dedeoğlu

14 Mart 2018 Çarşamba

MECİTÖZÜ-DOĞANTEPE-VARAY’A İSKAN EDİLEN AŞİRETLER

MECİTÖZÜ-DOĞANTEPE-VARAY’A İSKAN EDİLEN AŞİRETLER

Osmanlı arşiv uzmanı Cevdet Türkay’ın on beş yıllık çalışma sonucunda hazırladığı OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA OYMAK, AŞİRET VE CEMAATLER adlı eserindeki araştırmamızın bugünkü konusu, Mecitözü, Doğantepe ve Varay kazalarına yerleştirilen aşiretler olacaktır. Mecitözü, Çorum’a bağlı bir ilçe olmaya devam ederken, Varay, Göynücek ilçesine, Doğantepe’de Amasya merkeze bağlı bir köy statüsündedir. Osmanlı döneminde, her üçü de Amasya sancağına bağlı birer kazaydı. Cevdet Türkay, bu üç eski ilçeye ve  köylerine yerleştirilen aşiretler hakkında şu bilgileri vermektedir.

---KABİ oymağı, MECİTÖZÜ KAZASI
---BALLICA AŞİRETİ: Konar-göçer ekrad taifesinden.MECİTÖZÜ KAZASI
---KAVİLLİ AŞİRETİ : Göçer evli, Ekrad taifesinden. MECİTÖZÜ KAZASI
---MİLLİ AŞİRETİ : Ekrad Ulus taifesinden. MECİTÖZÜ KAZASI
---ZEYVELİ AŞİRETİ : Göçebe Ekrad taifesinden.MECİTÖZÜ KAZASI
---BAYRAKLI CEMAATİ : Yörükan taifesinden. MECİTÖZÜ KAZASI
---EBU SEYF CEMAATİ : Konar-Göçer Ekrad taifesinden. MECİTÖZÜ KAZASI
---ELVAN ÇELEBİ CEMAATİ : Yörükan taifesinden. MECİTÖZÜ KAZASI
---KARAYAKUBLAR CEMAATİ : Yörükan taifesinden. MECİTÖZÜ KAZASI
---KAVİ EKRADI CEMAATİ : Konar göçer, Ulus taifesinden. MECİTÖZÜ KAZASI
---KUDUZLU-KUDUZLAR CEMAATİ: Yörükan taifesinden. MECİTÖZÜ KAZASI
---SARI SÜLEYMAN CEMAATİ : Yörükan taifesinden. MECİTÖZÜ KAZASI
---ZEYVALI CEMAATİ : Ekrad taifesinden. MECİTÖZÜ KAZASI
---KÜRTLER CEMAATİ : Türkman Ekradı, Yörükan taifesinden. GELDİKLAN (DOĞANTEPE)
---MİLLİ AŞİRETİ : Ekrad Ulus taifesinden. VERAY (VARAY)

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, Ekrad kelimesi arapça olup, KÜRTLER anlamına gelmektedir. Ancak, Osmanlu bürokrasisi, aynı kelimeyi dağlık bölgelerde göçbe olarak yaşayan Türkmenler için de kullanmıştır.
* Göçer evli ve Ulus (Bozulus) Akkoyunlu devletinin eski Türkmen topluluklarındandır.

14.03.2018
Hamdullah Dedeoğlu



İLAHİYATÇI CEMİL KILIÇ : “ CEM İBADETİ KUR’AN’İDİR “

İLAHİYATÇI  CEMİL KILIÇ : “ CEM İBADETİ KUR’AN’İDİR “

İlahiyatçı-yazar Mustafa Cemil Kılıç’ın kaleme aldığı KUR’AN’DAKİ ALEVİLİK kitabı raflardaki yerini almış bulunuyor. Böyle bir eseri yazma cesareti gösteren Mustafa Cemil Kılıç’ı kutluyorum.  Kitabın, Aleviliğin yazılı kaynaklardaki yerini alacağından en ufak bir kuşku duymuyorum. Bu kitap, Aleviliği öğrenmek isteyenlerin başucu eselerinden biri olacaktır. Kitapta çok önemli gördüğüm bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Cem, hepimizin bildiği gibi, Aleviliğin temel ibadetlerinden biridir. Yazara göre, CEM, salat (namaz) emrini de içeren bir ibadettir. Salat, dua, yakarış, yalvarış anlamına gelmektedir. Salat ibadetinde, kıyam (ayakta durmak), rükü(öne doğru eğilmek), secde(yere kapanmak), ka’de (oturmak) gibi temel şekil şartları vardır. Salat'ın en önemli unsurlarından biri de Kur’an’dan bölümler okumaktır. İşte Cem ibadetinde, bunların tümü vardır. Perşembeyi Cumaya bağlayan akşam, icra edilen haftalık Cem ibadeti, Kur’an-ı Kerim’in CUMA SURESİ 9. ayetinde şu şekilde ifade edilmektedir;

“ Ey inananlar, Cuma günü toplu yakarış için çağrıldığınız zaman, hemen Hakk’ı anmaya koşun. Ve işlerinizi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha iyidir. “

Cem ibadetinde okunan Kur’an bölümleri ise, şunlardır; FATİHA, İHLAS, NUR VE TAHRİM sureleridir.

ALEVİLİĞN KADER ANLAYIŞI KUR’AN’İDİR

Alevi İslam dışındaki anlayışa göre, “ HAYIR VE ŞER ALLAH’TANDIR” Alevilikte ise, hayır yani iyilik ALLAH’TAN, ŞER ise, yani kötülük insanın kendi nefsindedir. NİSA suresi 79. ayette şöyle denilmektedir:

“ Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük de kendindendir. “

Şayet insanın kötü eylemlerinin kaynağı Allah olsaydı, kuluna haksızlık etmiş olurdu. Bu Allah’ın adil oluşuyla, asla bağdaşmaz bir durumdur. Nitekim Nisa suresi 40. Ayet’de şöyle denilmektedir:

“Allah hiç kimseye zerre kadar haksızlık etmez “

EHLİ BEYT SEVGİSİ KUR’AN’İDİR

Alevilikte, Ehli Beyt sevgisi çok kutsaldır. Bu yüzden, bütün Cem evlerinde, Ehli Beyt’den olan on iki İmamlar, her zaman saygıyla anılırlar. Resimleri daima en yüksek yerlerdeki yerlerini almışlardır. Alevilerin bu sevgi ve saygısı Kur’an’dan gelir. ŞURA suresi, 23. Ayet’de şöyle denilmektedir:

“ De ki, ben bu elçilik görevime karşı, Ehi Beyt’ime sevgi dışında sizden hiç bir ücret istemiyorum. “

YENİDEN DOĞUŞ KUR’AN’İDİR

Alevilikte ruh, tekamülünü tamamlamak için, birden çok başka başka bedenlerde tekrar dünyaya gelir. Tekamülünü tamamlayan ruh ise, HAKK’A yürür. Bu inancın kaynağı da doğrudan doğruya KUR’AN’DIR. Bununla ilgili Bakara Suresi 28. Ayet şöyledir:

“ Siz nasıl olur da ALLAH’I inkar edersiniz ? Siz ki, ölülerdiniz, o sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve yine diriltecektir. Sonunda ona döndürüleceksiniz. “

Görüleceği gibi, birden çok doğuş, yeniden bedenlenme ya da diğer bir ifadeyle, tenasüh ve reenkarnasyon (yeniden doğuş) Kur’an’i bir inançtır.

BAKARA suresi 156. ayet de “ Onlar derler ki, biz tanrıdan geldik ve sonunda ona döneceğiz. “
İşte bu ayet, ruhsal tekamülün ardından, tanrı ile bütünleşmeyi açıklamaktadır.

Sayın M. Cemil Kılıç’ın KUR’AN’DAKİ ALEVİLİK kitabından bazı bölümlerin özetini yaptım. Kitabın tümünün okunmasında büyük yarar görüyorum. Hatta, anne ve babaların, bu kitabı çocuklarına mutlu günlerinde hediye olarak vermesini öneriyorum.

Hamdullah Dedeoğlu
04.11.2015

13 Mart 2018 Salı

İSLAMİYET NASIL DOĞDU ?

İSLAMİYET NASIL DOĞDU ?

İslam dini hangi şartlarda doğdu ? Nasıl yayıldı ? Bugünkü sözde “İslamcı “ larla gerçek İslam arasındaki fark nedir ?

Yukarıdaki sorulara net ve doğru cevaplar verdiğimizde, sahte olanı, gerçek olandan ayırmak çok kolay olacaktır.

Birinci sorudan başlarsak, altıncı yüzyılda, Hicaz bölgesinde üretilen mal ile ihtiyaç duyulan mal arasında, bir dengesizlik vardı. Üretilen mal ve yiyecekler bu coğrafyada yaşayan insanların ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzaktı. Bölgenin büyük çoğunluğu çöl olduğu için, çok az alanda tarım yapılıyordu. Hayvancılık için ise, yeterli yeşil alan bulunmuyordu.

Bölgede en hızlı gelişen ve diğerlerine göre gelir seviyesi daha iyi olan MEKKE şehriydi. Güneyden gelen kervanların geçiş yolu üzerinde bulunuyordu. İnanç merkezi olan Kabe’nin Mekke’de bulunması da ona ayrı bir avantaj sağlıyordu. Mekke’deki gelirin büyük çoğunluğuna, bir kaç aile sahipti. Bu ailelerin başında Ümeyye oğulları (Emeviler) geliyordu.

FAKİR KIZ ÇOCUKLARI ÖLÜYORDU

Bölgede yaşayan fakir ailelerin, yeterli oranda yiyecek ve içeceği bulunmuyordu. Öyle ki, yoksul aileler, bakamadıkları kız çocuklarını ölüme terk ediyordu. Kur’an-ı Kerim’in ENAM suresi 151. Ayetinde bunu görebiliriz:

“ De ki onlara hadi gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını yüzünüze karşı okuyayım. Hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın. Ana-babaya çok iyi davranın. Yoksulluk endişesiyle, ÇOCUKLARINIZI ÖLDÜRMEYİN. Biz sizi de, onları da rızıklandırırız. Kötülüklerin görünenine de gizli kalanına da yaklaşmayın. Allah’ın saygın ve aziz kıldığı cana, bir hakkı savunmak dışında kıymayın. Allah bunları önerdi ki, aklınızı işletesiniz. “ (Kur’an-ı Kerim Meali, Yaşar Nuri Öztürk sayfa, 140)

Hazreti Muhammed’in kendisi de yetim ve yoksul büyüdüğü için, bölgenin bu durumunu çok iyi görebiliyordu. Çocukluğunda kervanlarla yaptığı yolculuklar bölge ile ilgili gözlemlerde bulunmasını sağlamıştı. Kur’an-ı Kerim’de yoksul ve yetimlerle ilgili tespit edebildiğim 43 ayet bulunmaktadır. İslamiyeti ilk kabul edenlerin ekserisinin yoksul ve köle olmasının nedenlerinden birisi buydu. Bunu en iyi ifade eden FECR suresinin 18-23. ayetleridir :

“ Yoksulun doyurulmasını teşvik etmiyorsunuz. Mirası derleyip, toplayıp yiyiyorsunuz. Malı devşirip, depolatacak bir sevgiyle seviyorsunuz. İşte böyle gitmeyecektir. Yer birbirine çarpılıp dümdüz hale getirildiğinde Rabbin gelip melekler saf saf dizildiğinde, o gün cehennem de getirilir. İşte o gün düşünüp anlar insan. Ama, düşünüp hatırlamanın ona ne yararı var ! “

Ayetlerden de görüleceği gibi, yoksul ve yetimlerin korunması sıkça vurgulanmaktadır. Yoksul ve yetimlerle ilgili çok sayıda ayet olmasına rağmen, siz o sözde “ İslamcı” lardan bu ayetleri hiç duydunuz mu ? Örtünmenin “ Kur’an emri” olduğunu iddia ederler ama, yoksul ve yetimlerin haklarından hiç bahsetmezler. Kur’an-ı Kerim’de böyle yapanlar için de ayet bulunmaktadır :

“ Gördün mü o, dini yalan sayanı ? İşte odur yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayı özendirmez o. Lanet olsun o namaz kılanlara-dua edenlere ki, Namazlarından- dualarından gaflet içindedir onlar ! Riyaya sapandır onlar. Gösteriş yaparlar. Ve onlar kamu hakkının yerine ulaşmasına, zekata, yardıma, iyiliğe engel olurlar. “ ( MAUN SURESİ)

İslamiyetin özünü oluşturan ilkeler bunlardı. Birileri bunları unutturarak, İslam dinini kendi amaçları için bir kalkan olarak kullanmaktadır.

İslam dininin peygamberi olan Hz. Muhammed, sadece tek tanrı inancını  tebliğ etmek için değil, kaybolan adalet, hoş görü, dayanışma ve paylaşma duygularını yeniden yerleştirmek için görevlendirilmiştir. Bunu sözde “ İslamcı” lar bilmiyor mu ? Elbette ki biliyorlar. Ancak, işlerine gelmediği için söylemezler. Bunu yaptıklarında, istismar edecekleri bir şey kalmayacak ve çıkarları bozulacak. Ama, onların yapmadığını bizim yapmamız gerekiyor. Bunun başka yolu yok. Aksi taktirde, aynı sistem bin yıl daha devam eder.

Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
13.03.2018

Popular