11 Haziran 2024 Salı

KURBAN BAYRAMI NEREDEN GELİYOR?

 




                  hamdullahdedeoglu.blogspot.com                                      

KURBAN BAYRAMI NEREDEN GELİYOR?

Her yıl kutladığımız Kurban Bayramı nereden geliyor? Ne amaç taşımaktadır? Önce bunu açıklamakla başlayalım.

Kurbanın kelime anlamı “Allah’a yakın olmak” tır. Kurban kesmek ise, kişinin Allah’a olan inancını ve itikadını göstermeyi amaçlamaktadır. Ancak Kurban’ın diğer bir yönü de daha bulunmaktadır. O da insanlar arasında dayanışma ve yardımlaşmayı sağlamaktır. Özellikle et bulamayan ya da onu alamayacak durumda olan yetim ve yoksulları doyurmayı da kapsamaktadır. Buradaki hedef, geliri iyi olanların kurban aracılığı ile gelirlerinden yoksullara pay vermesidir. Kısaca kurban kesmek, toplumda yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar. Sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Bu nedenle, herkesin kurban kesme zorunluluğu bulunmamaktadır. Maddi durumu iyi olanlar bunu yerine getirebilirler.

Bu bilgilerden sonra kurban kesmenin kısa bir geçmişini verebiliriz.  Kurban kesmenin Hz. İbrahim’den geldiği belirtilse de Adem Peygamberden bu yana kurban kesme uygulamalarının çok eskiye dayandığı, diğer dinlerde ve inançlarda da yer aldığı belirtilmektedir. İslam coğrafyasındaki kurban kesme ise, Hz. İbrahim’e dayanmaktadır. Kur’an’daki ayetlerden ve tarihi bilgilerden kurban kesme şöyle anlatılmaktadır:

Önce Kur’an’daki ayetleri verelim:

SAFFAT SURESİ 107. Ayet: “Biz İbrahim’e büyük bir kurbanlık vererek, onu (İsmail’i) kurtardık.”

HAC SURESİ 28. Ayet: “Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları, belli günlerde kurban ederken O’nun (Allah’ın) adını ansınlar. Siz de onlardan yiyin. Yoksulu, fakiri de doyurun.”

Tarihi kayıtlardaki Kurban kesme ise, şöyle belirtilmektedir:

Hz. İbrahim’in ilk eşi olan Sara’nın uzun süre çocuğu olmaz. Bunun üzerine Hz. İbrahim ikinci eş olarak Hacer hanımla evlenir. Hz. İbrahim bu evliliği yaptıktan sonra ilk doğacak erkek çocuğunu Allah’a adak olarak kurban edeceğini taahhüt eder. Bir yıl sonra Hacer Hanım bir erkek çocuk doğurur. Adını İsmail koyarlar. İsmail yedi yaşına geldiğinde, Hz. İbrahim Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için İsmail’i uzak ve ıssız bir yere götürür. Burada İsmail’in ellerini ve ayaklarını bağlar. Hz. İbrahim tam İsmail’i kurban etmek üzereyken, Allah tarafından Sema’dan (gökten) Cebrail aracılığı ile kendisine bir koç gönderilerek, İsmail’in yerine bu koçun kurban edilmesi istenir. Hz. İbrahim de bunun üzerine İsmail’in ellerindeki ve ayaklarındaki bağları çözer ve Allah tarafından gönderilen koçu kurban eder. Böylece Allah’a verdiği taahhüdünü yerine getirme sınavından başarıyla çıkmış olur. Bu olaydan sonra İbrahim’i dinlerde, yani Musevilik’te, Hrıstiyanlık’ta ve İslamiyet’te kurban kesmek bir inanç, bir gelenek olarak bugüne kadar devam etmiştir. Bu adağın yerine getirilmesi nedeniyle, daha sonraları kurban kesme (tığlama) bir bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır. İslam dinindeki Kurban Bayramı kısaca bu şekilde oluştu.

Kurban Bayramı’nda adak olarak tığlanacak hayvanlar, koyun, keçi, sığır ve deve olarak ifade edilmiştir. Koyun ve keçilerde bir hisse, sığır ve devede ise, en fazla yedi hisse ile katılım olacağı belirtilmiştir. Kurban edilecek hayvanların sağlam ve bakımlı olması gerekmektedir. Kurban kesileceği (tığlanacağı) zaman tekbir ve dua eşliğinde yapılması gerekir. Alevi kaynaklarına göre bu tekbir-dua şöyle yapılmalıdır:

KURBAN TEKBİRİ-DUASI

 “Kurbanı Halil, Fermanı Celil, Tığ-ı Cebrail, İtaat-ı İsmail”

“Allah-ü Ekber… Allah-ü Ekber… Allah-ü Ekber…”

“Eşhedü en La İlahe İllallah Allah-ü Ekber…”

“Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali…”

“Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş Veli…”

“Diyelim gönül birliği ile Allah… Allah…”

 

Kurbanlarınızın ve dualarınızın kabulü dileği ile…

 

Hamdullah Dedeoğlu

11.06.2024

 

 

 

 

 

4 Haziran 2024 Salı

ALEVİ DERNEKLERİ SİYASİ BİR KURULUŞ MU?


                                                                             hamdullahdedeoglu.blogspot.com
ALEVİ DERNEKLERİ SİYASİ BİR KURULUŞ MU?

Son zamanlarda Alevi dernek ve vakıflar durmadan siyasi içerikli açıklamalar yapmakta, basın toplantıları düzenlemektedirler. Bir inancı temsil eden dernek ve vakıfların bu tür açıklama yapmaları doğru mu? Alevi toplumun taleplerini dile getirmek yerine, belirli bir gruba ya da bir partiye destek açıklamaları doğru bir tutum mu? Bu makalemizde bu konu üzerinde duracağız.

Öncelikle şunu hemen belirtmemiz gerekiyor. Alevilik bir inançtır, bir kültürdür. Siyasi bir parti ya da dernek değildir. Dolayısıyla, Alevi kuruluşların herhangi bir siyasi partinin ya da grubun yanında yer almaları doğru bir tutum değildir. Bu hem Alevi kuruluşların amaçlarına hem de Alevilerin çıkarlarına uygun bir davranış değildir. Bunun nedenlerini maddeler halinde açıkladığımızda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

1-Dinler ve inançlar üzerinden siyaset yapmak bir orta çağ düşüncesidir. Zira, orta çağdaki siyasetler din ve mezhepler üzerinden yapılıyordu. Orta çağdaki savaş ve çatışmaları incelediğimizde bunu görebiliriz. Örneğin; Orta doğuya yapılan Haçlı seferleri, Emevi-Abbasi devletleri ile Bizans İmparatorluğu arasındaki savaş ve çatışmalar, Arap orduları ile Sasani İmparatorluğu arasındaki savaşlar hep din ve inançlar üzerinden yapılmıştır. Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz.

Dolayısıyla, 21. Yüzyılda bir inancı, bir dini, bir mezhebi politikada bir unsur olarak kullanmak ne etiktir ne demokratiktir ne de çağdaş bir yöntemdir. Eğer amacınız politika yapmak ise, ya kurulmuş olan bir partiye katılırsınız, ya da kendiniz bir parti kurup mücadelenize orada devam edebilirsiniz.

2-Bir taraftan İktidardaki partiyi Laiklik ilkesini uygulamamakla ve dini siyasete alet etmekle eleştirip, diğer taraftan bir inancın temsilcisi olarak siyasi bir partiye destek açıklamak, laiklik ilkesine aykırı olmuyor mu?

3-Din ve mezhep üzerinden siyaset yapanlara “dinci” “yobaz” “gerici” denildiğinde, aynı tanımlamalar sizi kapsamıyor mu? Yani, sizin bir dokunulmazlığınız mı bulunuyor?

4- Yüz yıllarca ezilen, horlanan ve baskılara maruz kalmış bir toplumun duygularını istismar ederek, bunu politik çıkar elde etmek için kullanmak ahlaklı mı? Bir milletvekilli olmak ya da bir makama gelmek için mensubu olduğunuz kitlenin duyguları ile oynamayı kendinize yakıştırıyor musunuz?  Aleviliğin “dürüst ol” ahlaklı ol” “Eline, beline, diline sahip ol” ilkeleri sizin için geçerli değilse, O zaman o vakıflarda ve derneklerde ne işiniz var?

5-Alevi dernek ve vakıfların amacı, Alevi toplumun taleplerini, ihtiyaçlarını kamuoyunda dile getirmek, devletin yetkili organları ile görüşüp çözüm üretmektir. Herhangi bir partiye ya da gruba payanda olmak değildir.

6-Eğer siz, gerçekten Alevi toplumunun çıkarlarını savunuyorsanız, öncelikle Alevi gençlere inançlarını ve kültürlerini öğretmelisiniz. Zira, bu eğitimden yoksun kalan Alevi gençlerin asimile olup, FETÖ, İŞİD gibi terör örgütlerine katıldıklarını biliyor musunuz?

Yine aynı şekilde yabancı şehirlerde okuyan Alevi gençlerin yurt ve burs sorunlarından haberiniz var mı? Siyasi açıklamalar yapacağınıza bu konulara neden yabancı kalıyorsunuz?

Kendi amaç ve hedefleri dışında açıklama ve toplantı yapan dernek ve vakıfları kendi asli görevlerini yapmaya davet ediyorum. Bundan kaçınanlar, bilin ki başka bir amaç peşindedirler. Halkımız bu tür istismarcılara karşı uyanık olmalıdır.

Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu.

04.06.2024

26 Mayıs 2024 Pazar

HACI BEKTAŞ VELİ’Yİ AVRUPA’DA NEDEN TANITMIYORUZ?


HACI BEKTAŞ VELİ’Yİ AVRUPA’DA NEDEN TANITMIYORUZ?

Bu makaleye başlamadan önce kendim için bir özeleştiride bulunmak istiyorum. Bunu yapmalıyım ki; aşağıda yazdıklarımı okuyanlar beni çok bilmiş ya da ukala kategorisine koymasınlar. Çünkü başkalarını eleştirirken kendimi bunun dışında tutmamın doğru bir tavır olmayacağını düşündüm. Ben de seksen öncesinde sol ideolojiyi savunanlar içinde yer almıştım. Doksanlı yıllarda, dini inançlar konusunda yanlış yaptığımız kanaatine vardım. Çünkü; sol ideoloji bir iktisat modeliydi. Emekçi sınıfların iktidarını savunuyordu. Dini bir inanç değildi. Bence, sol kesimin en büyük hatası inançlara ilgi duymaması oldu. Bu da egemenler tarafindan topluma “din karşıtı” olarak sunuldu. Bunun sonucunda toplumun büyük çoğunluğu karşı tarafa teslim edildi. Öyle bir algı oluşturuldu ki, mücadele sanki inananlarla, inançsızlar arasındaki bir mücadele gibi gösterildi. Bunun neticesinde başta sosyalist sol olmak üzere inançlı solcular bile toplum tarafından dışlandılar.  Bu algı hem Alevi  hem Ehli-Sünnet kesiminde aynı sonuçları doğurdu. Sosyalist solun gözünde Cami hocaları ne ise, Alevi dedeleri de aynıydı. Yani, bütün din adamları sömürünün bir aracı gibi gösterildi.

Sosyalist solun bu düşünce anlayışının kaynağı Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerdi. Yani, bizim aydınlar her zamanki gibi sosyalizm anlayışını da dışardan ithal etmişlerdi. Kendilerine özgü bir sosyalist anlayışı yaratamamışlardı. Solun, özellikle de sosyalist solun başarılı olamamasının nedenlerin başında bence bu gelmektedir. Oysa, İslam dinini tebliğ eden Hz. Muhammed  bir devrimciydi. Sonuçta, yeni bir iktisat modeli yaratmıştı. Buradan esinlenerek, köklerimize sahip çıkıp, kendimize has bir sosyalizm modeli oluşturabilirdik. Hz. Muhammed, Hicaz bölgesinde hüküm süren tefeci-bezirgan sınıfın hakimiyetine son vermiş, geniş kesimlerin çıkarlarını koruyan yeni bir ekonomik düzen kurmuştu. Sosyalist sol, teorilerini bu eksen üzerine kurmuş olsaydı, sanırım daha başarılı olurdu. Böylece hem camii hocalarının hem de Alevi dedelerinin desteğini kazanırdı.  Bu da toplum üzerinde etkili bir güç yaratırdı. Bu anlayış İslam ülkeleri nezdinde de bir model oluşturabilirdi. Devamında, İslam coğrafyasında Avrupa benzeri bir Rönesans ve reform hareketini doğurabilirdi. İslam ülkeleri de böylece yeniden akıl ve bilimle tanışmış olur, sanayide ve teknolojide bir sıçrama yapabilirdi. Örneğin; Japonya kendi inancını, geleneklerini dışlamadan bunu başarmıştı. Aynısını, İslam ülkeleri de yapabilirdi.

Bu girişten sonra asıl konumuza gelebiliriz. Doksanlı yıllardan sonra “İslamcı” hareketler dünyada yükselişe geçmişti. Ancak, olumlu yönde bir yükselişe değil, tersine daha tutucu ve daha bağnaz bir yöne oldu. Bunu destekleyen de doksanlı yıllardan sonra tek kutuplu dünyanın hakimi olan ABD’idi. ABD’nin karşısındaki Sosyalist blok yıkılmıştı. ABD’ye dünya jandarmalığının devamı için bir gerekçe gerekiyordu. Bu kez hedefinde İslam ülkeleri vardı. Bunu da sözde “İslamcı” örgütler aracılığı ile sağlamıştı. O örgütleri kuran, destekleyen ve yönlendiren de yine kendisiydi. Finansmanını sağlayan da ABD’ye bağımlı olan petrol zengini Arap ülkeleriydi. Kısaca; ABD bir taşla iki kuş değil, onlarca kuş avlamıştı.

Sözde “İslamcı” örgütlerin bu yükselişi beni İslam dininin kaynaklarını incelemeye yöneltti. İncelemelerim sonunda terör uygulayan o sözde “İslamcı” örgütlerin İslam dini ile ilgilerinin olmadığını tespit ettim. Zira, dinin kaynağı olan Kur’an’ı Kerim, haksız yere ve meşru savunma dışında insan öldürmeyi yasaklıyordu. Yine aynı şekilde tebliğ dışında; dinin silahla ya da zorla kabul ettirilmesi Kur’an’a aykırıydı."ılımli İslam" cıların din anlayışı ise şekilcilikten öte bir şey değildi. Bunlar da emperyalizmle iş birliği içindeydiler. Kısaca, üç yıllık araştırma ve incelemelerim sonunda; solun seksen öncesinde yanlış bir strateji izlediğini ve İslam dini hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığına kanaat getirdim.

Bu araştırmalarımı daha sonra Alevi-Bektaşi kaynaklarına yönelttim. Burada ikinci bir şok daha yaşadım. Özellikle de Hacı Bektaş Veli’nin hayatını ve düşüncesini öğrendikten sonra, kendi liderlerimize ve din önderlerimize çok büyük haksızlık yaptığımızı anladım. Hacı Bektaş Veli bizim yirminci yüz yılda sol adına savunduğumuz hümanist ve bilimsel düşünceyi 13. Yüzyılda savunmuş, ancak bizim bundan haberimiz olmamıştı. Üstelik Avrupa, Hacı Bektaş Veli’nin düşüncesine, ondan dört yüzyıl sonra kavuşmuştu. Biz aklı ve bilimi öne almayı Hacı Bektaş Veli’den değil, Avrupalı aydınlardan kopya çekerek almaya çalışmıştık. Ne kadar acı değil mi?

Yukarıda kısaca anlattığım gerçekler ışığında, Avrupa’daki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarımızın bulundukları ülkelerdeki insanlara gururla tanıtacakları bir liderleri var. O lider Hacı Bektaş Veli’dir. Hacı Bektaş Veli sadece Alevi-Bektaşilerin değil, tüm İslam coğrafyasının dini bir önderidir. Onun İslam anlayışını tanıttığımızda; dünya medeniyetine ve kültürüne çok önemli katkılar sunmuş olacağız. Böylece, İslam ülkeleri de dünyadaki hak ettikleri yeri almış olacaktır.

Son olarak, burada Alevi-Bektaşi inancından gelen aydınlara da iki kat görev düşmektedir. Unutmuş oldukları önderlerine karşı sorumlulukların bilincine vararak, yazacakları bilimsel makalelerle, düzenleyecekleri panel ve konferanslarla Avrupa toplumunu ve orada yaşayan vatandaşlarımızı aydınlatmalarını öneriyorum.  

Saygılarımla.

 Hamdullah Dedeoğlu.

01.06.2020.


ANADOLU'DA İSLAMLAŞMA NASIL OLDU ?

ANADOLU'DA İSLAMLAŞMA NASIL OLDU?

Bazıları Anadolu’nun tamamen kılıç zoruyla İslamlaştığını zanneder. Oysa, kılıç kullanmak tek başına belirleyici olmaz. Bölgede yaşayan halkı kazanmak da önemlidir. Selçuklularla başlayan Anadolu’nun fethi, yaklaşık dört yüz yılın sonunda ancak tamamlanmıştır. Bu makalemizde bunun kısa bir özetini yapacağız.

Anadolu toprakları Bizans (Roma) imparatorluğunun denetimindeydi. Yıllarca Hristiyanlığa karşı savaş açan Roma imparatorluğu dördüncü yüzyılda Hristiyanlığı önce serbest bırakıp, sonra da devletin resmi dini haline getirdi. Aynı yıllarda, İmparator Konstantin imparatorluğun başkentini de Roma'dan, Konstantinapolis 'e (İstanbul) taşıdı. Yeni başkentin inşasında, kırk bin civarında Got (Cermen-Alman) askerin çalıştırıldığı tarihi kaynaklarda belirtilmektedir.

Konstantin zamanında Hristiyan din adamları olan Papazlar, Pagan din adamları ile aynı statüye sahip oldu. (M.S.313). Pagan din adamlarına tanınan tüm ayrıcalıklar onlara da verildi. Yaklaşık iki yüz elli yıl Hristiyanlığa savaş açmış ve onlara en ağır baskı ve işkence uygulayan Roma, Hristiyanlığı neden serbest bırakmıştı?

Birinci ve en önemli nedeni, Pagan dininin halkın tüm ihtiyaçlarına cevap verememesi, ikincisi şehir ve kasabalarda, Hristiyanlığın çok hızlı yayılmasıydı. İmparator Konstantin, bundan yararlanmayı düşünüyordu. Kendisi, ölümüne yakın Hristiyanlığı kabul etmişti. Ondan sonra gelen imparatorlar da Hristiyanlığı devletin resmi dini olarak kabul etti.  Ancak, Hristiyanlıkla birlikte farklı yorumlar ve mezhepler de ortaya çıktı. Baba, oğul, kutsal ruh üçlemesi dışındaki yorum ve inançlar sapkın olarak nitelendirildi ve ağır baskı ve cezalara maruz kaldılar. Bu nedenle, farklı mezhepte olanlar, ayrı kiliseler kurdular. Bunlar İskenderiye (kop-Kıpti), Antakya (Nasturi) ve Urfa (Süryani) kiliseleriydi. Bu kiliselere doğu kiliseleri veya Monofizit kiliseleri deniliyordu.

Hicaz bölgesinde ortaya çıkan İslam dininin imparatorluğa bağlı bölgelerde hızlı    yayılmasında, Hristiyanlığın farklı inançlılarına yapılan baskıların etkisi büyük oldu. Mısır ve Suriye eyaletlerinin İslam ordularının eline geçmesinden sonra Hristiyanlığın bu farklı yorumlarına sahip olanlara, ibadetlerini özgür bir şekilde yapmaları sağlandı. İslamiyet’in bu hoş görülü anlayışı diğer inanç mensuplarının İslam dinini kabul etmelerini de hızlandırdı. Bu eyaletler de nüfusun çoğunluğunun Arap olması da fetihleri kolaylaştırmıştı.

Anadolu'da ise, hatırı sayılır Rum nüfus bulunuyordu. Bu nedenle, Anadolu’nun İslamlaşma süreci daha uzun sürdü. Bu da Türkmenlerin Anadolu’ya gelmesi ile oldu. Horasan'dan gelen dervişlerin hümanist ve hoşgörülü İslam anlayışı, yerli halk üzerinde etkili oldu. Ayrıca, Anadolu'ya yerleşen Türkmen göçerler, ticarete de hareketlilik getirdi. Anadolu’da, Tarım ve hayvancılık hızla gelişti. İmparatorluk merkezi de bunu gördüğü için sert tedbirler almaktan kaçındı. Anadolu, bu göçerlerden önce büyük oranda boştu. Türkmen Göçerlerle birlikte Anadolu canlanmış ve ticari faaliyetler artmıştı. Zira, yüz yıl önce çıkan veba ve iç savaşlar nedeniyle Anadolu’da nüfus azalmış, tarım arazileri boş kalmıştı. Yeni göçerlerin gelmesi ile ticaretin canlanması sonucunda Bizans İmparatorluğunun gelirleri de artmıştı.

Roma imparatorluğu, tarihi boyunca göçerleri inanç, dil ve kültür olarak asimile edip, onları eritmeyi başarmıştı. Ancak son gelenler hem inanç olarak hem kültür olarak bir birikime sahiptiler. Devlet ve ordu kurma gelenekleri çok eskiydi. Perslerin kültür ve devlet yönetimi konusundaki tecrübe ve birikimlerini de almışlardı. Bu göçerlerin kurduğu Osmanlı devleti, kuruluşundan yüz elli yıl sonra Roma imparatorluğuna son vermişti. Yaklaşık iki bin yıl ayakta kalan bir imparatorluk, böylece son bulmuştu. Peki bunun nedeni neydi? Tarih ve coğrafya, boşluk kabul etmez. Yönetim zafiyeti gösterdiğiniz anda, her şeyin ayaklarınızın altından kayıp gitmesi an meselesi olur. Bu nedenle, bulunduğumuz coğrafyanın tarihini iyi bilmemiz gerekiyor. Osmanlı orduları Konstantinapolis'i (İstanbul) kuşattığı günlerde, Hristiyan din adamları meleklerin erkek mi, dişi mi olduklarını tartışıyordu. Ve aralarında çok keskin olan Katolik, Ortodoks, Gregoryan, Nasturi çatışması vardı. Bu çatışmalardan dolayı, başkent Konstantinapolis daha önce, Katoliklerin işgaline uğramış ve yağmalanmıştı. İmparatorluk, enerjisini ve gücünü mezhep çatışmaları nedeniyle kaybetmişti. Dış saldırılara karşı savunmasız kalmıştı. Yıkılmasının en büyük nedenlerinden biri bu iç çatışmalardı.

Hristiyanlığı İmparatorluğun birleştirici bir gücü olarak kullanmak isteyenler, sonucunun böyle olacağını düşünmemişlerdi. Aynı hataya bizim de düşmememiz gerekiyor. İnançlar üzerinde toplumu ayrıştırmamalıyız. Ve her inanca saygılı olmalıyız. Aksi taktirde, İstanbul'un fethindeki Hristiyan din adamlarının durumuna düşeriz. Anadolu topraklarının İŞİD, DEAŞ, EL KAİDE gibi örgütlerin anlayışı ile değil, Horasan Erenlerinin hümanist ve hoş görülü İslam anlayışı ile fethedildiğini unutmamalıyız. Eğer sadece silahlı güç ile olmuş olsaydı; bugün Anadolu coğrafyasının Moğolların denetiminde olması gerekirdi. Burada Osmanlı devletinin kuruluşuna destek olan dervişleri, babaları, dedeleri unutmamalıyız. Osmanlı, onların desteği ile güçlenmiş, önce devlet olmuş, sonra da Bektaşi babaların desteği ile oluşturulan Yeniçeri Ordusu sayesinde imparatorluğa ulaşmıştı. Bu tarihi bir gerçektir. Bunu hiç kimse inkar edemez. Kısaca, Anadolu’yu bize yurt yapanları unutmamalıyız, unutturmamalıyız.

Hamdullah DEDEOĞLU.

14.03.2017

Kaynaklar:

1-Alexander A. Vasıliev Bizans Tarihi, Alfa Basım.

2-John julius Norwich, Bizans tarihi-Gerileme ve Çöküş dönemi Kabalacı yayınevi.

3- Faruk Sümer, Oğuzlar-Türkmenler, Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı Yayınları.

 


13 Mayıs 2024 Pazartesi

AMASYA BABA İLYAS CEM EVİ İNŞAATININ KABASI BİTMEK ÜZERE







AMASYA BABA İLYAS CEM EVİNİN 10.07.2025''DEKİ DURUMUNU GÖSTEREN  RESİMLER

AMASYA BABA İLYAS CEM EVİ İNŞAATININ KABASI BİTMEK ÜZERE

Değerli canlar,

Değerli dostlar,

Yardım ve destekleriniz sayesinde Baba İlyas Cem Evi inşaatı hızla devam etmektedir. Yedi Mart 2024'de düzenlediğimiz destek gecesinde elde edilen gelirle, Cem Evimizin iç ve dış duvar örme işi bitmek üzeredir. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ederiz. Bu aşama tamamlandıktan sonra elektrik, su, doğalgaz ve ısıtma sistemlerinin yapımına geçeceğiz. Doğrama, çatı ve asansör imalat ve montajlarının yapılması için ise, Amasya valiliğinden destek sözü almış bulunuyoruz. Amacımız en kısa zamanda Cem evimizi bitirip, hizmet vermeyi amaçlıyoruz. Bunun için de bütün canlarımızdan ve dostlarımızdan bütçeleri ve gelirleri oranında destek bekliyoruz. Cem Evimizin son durumunu gösteren resimleri ekte bilgilerinize sunuyoruz. 

Saygı, sevgi ve selamlarımızla.

Cem Vakfı Amasya Şubesi Başkanlığı.

Nakdi yardımlar için; CUMHURİYETÇİ EĞİTİM  KÜLTÜR MERKEZİ VAKFI AMASYA ŞUBESİ: VAKIFBANK İBAN: TR 06 0001 5001 5800 7296 9054 41






Sayın Ali Yanık ve  sayın Umut Esmer Mısırlı'ya yaptıkları yardımlardan dolayı çok teşekkür ederiz. Allah keselerine bereket versin.

Sayın Hamza Gayretli Dedemize verdikleri destekten dolayı çok teşekkür ederiz.  Allah keselerine bereket versin.

22 Nisan 2024 Pazartesi

KURMANÇLAR HORASAN'DAN MI GELDİ ?

7. YÜZYILDAKİ HORASAN HARİTASI (Hüseyin Akyüz'ün HORASAN adlı makalesinden alınmıştır)


10. Yüzyılda Bizans İmparatorluğu sınırları (John Haldon, Bizans Tarih Atlası, Alfa Yayınları)


11. yüzyılda Bizans İmparatorluğu'nun sınırları (John Haldon, Bizans Tarih Atlası, Alfa Yayınları)

21. yüzyıldaki Horasan Haritası

KURMANÇLAR  HORASAN'DAN  MI GELDİ ?


Kurmançca konuşanların kökeni nereden geliyor ? Kürt mü ?, Türk mü ? Yoksa Fars kökenli mi ? Bilim adamları bu sorulara tam ve kesin cevap verememektedir. Biz de tarihi bilgilere ve sözlü anlatımlara dayanarak kendi görüşümüzü açıklamak istedik. 

Öncelikle Kurmanç kelimesinin orijinali ke harfi ile değil, Fars alfabesindeki gayın'la başlar. Bu da Türkçe'de (ge) harfi ile gösterilebilir. Doğrusu Kurmanç değil, Gurmanç'dır. Adını da Horasan bölgesindeki Gurlar'dan almaktadır. Gurlular bugün hala İran, Afganistan ve Türkmenistan Horasanında yaşamaktadırlar. Afganistan ve İran'dakiler kurmanç dili ile konuşmaya devam ederken, Türkmenistan'daki Gurlular Türkmence konuşmaktadırlar.

Buna göre, Anadoluda'ki Kurmançların Horasan'dan geldikleri doğrulanmış oluyor. Gerek tarihçiler, gerekse sahada yapılan çalışmalarda, kurmançca konuşanların yaşlıları atalarının Horasan'dan geldiklerini ifade etmişlerdir. Merhum araştırmacı-yazar Cemal Şener'de yaklaşık üç bin kişi ile yaptığı görüşmelerde aynı cevabı almıştır. Bu satırları yazan kişi olarak, aynı bilgileri 1970'li yıllarda baba anneme ve dedeme sorduğumda aynı cevapları almıştım.

Bu bilgileri paylaştıktan sonra, Kurmançca konuşanlar Anadolu'ya ne zaman geldiler ?
Tarihçiler iki ayrı zamanda geldiğini belirtiyor.
1. Abbasiler döneminde, 9. ve 10. yüzyılda Bizans sınır boylarına yerleştirildiler.
2. Harzemşahların, Cengiz Han'ın ordularına yenilmesinden sonra, 13. yüzyılda Anadolu'ya göç etmişlerdir.

Kurmançların her iki dönemde geldiklerini, bugün yaşadıkları coğrafya da doğrulamaktadır. Zira Kurmançların bugün yaşadıkları bölgeler 8. 9. yüzyılda Bizans-Abbasi imparatorluğunun sınırlarını oluşturuyordu. 13. yüzyılda gelenler ise, daha çok güney doğuya yerleşmişlerdi. 

Horasan'dan geldiklerine göre, bu dili Anadolu'ya gelmeden önce bildikleri kanısındayım. Çünkü, Horasan'da hakim olan dil, Farsça'ydı. Yani Kurmanç diliydi. Kurmanç dili eski Farsça'nın bir lehçesiydi. Aynı Türkçe'nin lehçelerindeki gibi. Bu tespitlerimi bizzathi kendi yaptığım araştırmalara dayandırıyorum. Kurmanç dilini bilen biri olarak, Farsça'yı araştırdım. Araştırmalarımın sonunda, Fars dilinin gramerini öğrendim. Farsça ile Kurmanç dilinin grameri neredeyse aynıydı. Kurmanç dilindeki kelimelerin yüzde seksenini, Farsça'da da tespit ettim. Bu konuyla ilgili yazdığım makaleleri blokta okuyabilirsiniz. 

Konu ile ilgili olarak en son edindiğimiz bilgilere göre, Horasan bölgesine yakın bir coğrafya olan Harezim de Farsça dışında tamamen ayrı bir İrani dili konuşulduğu, farklı kültüre sahip oldukları ve bu bölgedeki halkın Moğol istilasından sonra batıya dağıldıkları, bir kısmının da Anadolu'ya geldikleri şeklindedir. Konu ile ilgili olarak İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Nuri Yüce, Ebul Kasım Carullah Mahmud b. Omar b. Muhammed bin Ahmed ez Zemahşehri el Harezmi'nin "Mukaddimetül Edeb " isimli eser hakkındaki incelemesinin ön sözünde şöyle demektedir:

"Hârizmlilerin M.S. daha XI, yüzyılda ayrı bir dil konuştukları ve yazdıkları ve bu dili XIII. yüzyıla kadar muhafaza ettikleri tarihi kaynaklardan ve son zamanlarda bu dile ait bulunan metinlerden anlaşılmaktadır. Hârizm kavminin dili üzerinde yapılan çalışmalar bu dilin, yani Hârizmce'nin, Avesta, Soğd, Yağnöb ve Osset dilleri gibi bir doğu İran dili olduğunu ortaya çıkarmıştır."

 "Bozkırlardaki komşuları Oğuz, Peçenek, Kıpçak, Kanglı ve öteki Türk boyları ile alışveriş yapan Hârizm halkı, bu ticareti sonraki zamanlarda da Bulgar, Skandinavya, İslâm ülkeleri ve hattâ Hindistan ile sürdürerek çok zenginleşmiştir. ARNA ve YAP denilen büyük ve küçük sulama kanalları açılarak tarımda ileri bir seviyeye erişilmiş, halkın çalışkan ve zeki oluşu da ilim ve kültür hayatının oldukça yükselmesini sağlamıştır."

 "Birüni, eski Hârizm halkının ayrı dili, dini ve din bilginleri olduğunu, ayrı takvim, ayrı ölçü, tartı ve para sistemleri kullandıklarını anlatmakta ve Arapların ülkeyi işgal ederken bu kültürü imhâ ettiklerini kaydetmektedir."

" Hârizm bölgesinde eksiden konuşulan dil İran dili Hârizmce idi. Buraya Türk boylarının yerleşmesiyle Türkçe yayıldı. Her iki farklı dilden İran diline “Hârizmce”, Türk diline “Horezmce” denir. Biz daha önceki yayınlarımızda bu bölge Türkçesi için “Horezmce” tâbirini kullanmıştık. Şimdi bu eserde “Hârizm Türkçesi” adını kullanıyoruz."

Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Gülden Sağol ise, Ebul Kasım Carullah'ın  "Mukaddimetül Edeb" adlı eserini Harezimce, Farsça, Moğolca ve Türkçe ile de birer nüsha yazdığını belirtmektedir. Bu bilgiler de Horasan bölgesinde İrani dillerinin farklı lehçelerinin konuşulduğunu ve yazı dili olarak kullandığını doğrulamaktadır. Kurmanç dili de bunlardan biriydi.  

Yeni  edindiğimiz bilgilerde ise, Kurmanç dilinin Farsça’nın batı lehçelerinden ziyade doğu lehçelerine daha yakın olduğunu tespit etmiş bulunmaktayız. Bu değerlendirmeye de Kaşgarlı Mahmud’un yazmış olduğu “DİVAN-U LUGATİ’T TÜRK” eserini incelerken ulaştık. İlgili eserde şu bölüm dikkatimizi çekti. METİN-ÇEVİRİ-NOTLAR” bölümünün 11. sayfasında şöyle denilmekteydi:

“Balasagunlular Soğdca ve Türkçe konuşurlar. Tıraz’lılar ve Beyza Şehri halkı da böyledir.” (Hazırlayanlar Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2025)

Aynı eserde, sözcükler bölümünde "SOGDAK" tanımlaması için ise, şöyle denilmektedir:

"Buhara ve Semerkant arasındaki Soğd bölgesinden olan, Balasagun'a konan, Türkler gibi giyinip onların huylarını alan iki dilli bir kavim" (Sayfa, 826)

Kaşgarlı Mahmud'un 11. yüzyılda kaleme aldığı bu eserdeki bilgiler de Kurmançca konuşanların Horasan bölgesinden geldiklerini teyit etmektedir.

O halde, Kurmanç dilinin Farsça'nın-Tacikçe'nin bir lehçesi olması, KURMANÇLARIN  Fars kökenli olduğunu ispatlar mı? Bize göre hayır. Horasan bölgesinde Türkmen ve Fars toplulukları, yüzyıllardır birlikte yaşıyorlardı. Halen de yaşamaya devam ediyorlar. Farsça, o bölgede yaşayan kavimlerin ortak iletişim diliydi. Fars dilinin çok eski bir dil olması, yazışmalarda ve edebiyat alanında gelişmiş olması nedeniyle, diğer diller üzerinde bir üstünlüğe sahipti. Bu nedenle, bazı diller zamanla kayboldu veya unutuldu. (Bu arada, şunu da belirtmekte fayda var. Kurmançca konuşan aleviler, aynı zamanda Türkçe'ye de hakimdiler. Bunu, kendi baba annem ve dedemden bilmekteyim. Hiç okula gitmemelerine rağmen, Türkçeleri gayet güzeldi. Şehire indiklerinde, alışverişlerini Türkçe ile rahat bir şekilde yapabiliyorlardı.)

Öte yandan, bölgede kurulan Türk devletlerinin resmi ve yazışma dilleri de Farsça'ydı. Örneğin; Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular. Bu da yukarıdaki tezimizi güçlendirmektedir. Altı yüz yıl boyunca dünyanın süper güçlerinden biri olmuş Osmanlı devletinin yazışma dili Farsça'ydı. Eğitimde kullanılan Osmanlıca'nın neredeyse yüzde altmışı, Farsça kelimelerden oluşuyordu. Bugün kullandığımız Türkçe'nin tahminen en az yüzde otuzu Farsça kelimelerden oluşmaktadır. Kurmanç dilinde yer alan çok sayıda kelimenin, Osmanlıca'da da yer aldığını tespit ettim. Şaşırdığımı buradan belirtmeliyim. Bu durumda Osmanlı devletini Fars saymak mümkün olur mu ?

Kurmançca konuşan aleviler, cem'lerde duaları ve gülbengleri Türkçe okurlar. Yine, Cem ayinlerinde yer alan on iki hizmetten, altısı Şamanizmde de yer almaktadır. Bu konuda Prof. Dr. Yusuf Yörükan'ın “Müslümanlıktan önce Türk dinleri” adını taşıyan araştırmasının okunmasını öneririm.

Sonuç olarak, Kurmançca konuşanların Kürt olmadıkları yukarıdaki bilgelerden anlaşılmaktadır. Zira, Horasan bölgesinde Kürt yoktur. Kürtlerin yaşadığı bölge, Zağros dağları civarıdır. Anadolu'ya gelmeleri daha sonradır. Bugün Horasan Kürtleri olarak adlandırılanlar ise, Şah İsmail tarafından 16.Yüzyılda oraya iskan edilenlerdir. Bunu bütün tarihçiler de teyit etmektedir. Bunda ısrar etmek, başka amacın hedeflendiğidir. Bizim amacımız iyi niyetlileri ve konuyu bilmeyenleri uyarmaktır.
Saygılarımla.

Not: Bu konuda yeni edindiğimiz bilgiler doğrultusunda kaleme aldığımız  "KURMANÇ DİLİ SOĞDLARIN KONUŞTUĞU TACİKÇE Mİ?"  VE" KURMANÇCANIN TACİKÇE İLE İLİŞKİSİ VE KURMANÇLARIN ETNİK KİMLİĞİ" adlı makalemize bakılabilir. 

Ekler:
-- Gurlular Haritası (1000-1215)
--"Mukaddimetül Edeb" adlı eserin Harezimce nüshasının kapağı ve son sayfası. (Doç. Dr. Gülden Sağol'un makalesinden alınmıştır)
--Prof. Dr. Nuri Yüce'nin Mukaddime ile ilgili yazdığı eserin kapağı.










Kaynaklar;
1-Ali Rıza Özdemir, Kurmançlar kimlerdir.
2-Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan, Müslümanlıktan önce Türk dinleri Şamanizm
3-Prof.Dr. John Haldon, Bizans Tarih atlası, Alfa yayınları
4-Ömer Özüyılmaz, Gurmanç ve Kürtlerin Kökenleri,

Yazan:Hamdullah Dedeoğlu
02. 03. 2018.





18 Nisan 2024 Perşembe

PEYGAMBERLERİN ZALİMLERE KARŞI MÜCADELESİ

PEYGAMBERLERİN ZALİMLERE KARŞI MÜCADELESİ

Peygamberler tarihi incelendiğinde bir tarafta ezen ile ezileni ve zalim olanla garibanı görürsünüz. İşte peygamberler de ezilen, horlanan, yoksul ve gariban kitlelere önderlik etmişlerdir. Peygamberlerin hayatları bu mücadelelerle geçmiştir. Bu görüşümüzü açıklayabilmek için Hz. Musa ile Hz. Muhammed’in mücadelesini özetlememiz gerekiyor. Önce Hz. Musa’nın mücadelesinden örnekler verelim.

Hz. Musa’nın  tarihi kayıtlara göre, Milattan önce bin üç yüzlü yıllarda Mısır’da yaşadığı ifade edilmektedir. Mensubu olduğu İsrail oğulları Mısır’da köle ve hizmetçi statüsünde bulunuyordu. Mesleği olanlar inşaat, çiftçilik ve dlğer zanaatkarlık dallarında, mesleği olmayanlar da en ağır ve pis işlerde çalıştırılıyorlardı. Hz. Musa’nın yaşadığı dönemde Mısır tahtında Firavun olarak Velid bin Musab (1. Ramses) bulunuyordu. Çok zalim ve zorba birisiydi. Kendisini topluma tanrı olarak kabul ettirmişti.

Hz. Musa, esir olarak yaşayan halkını bu durumdan kurtarmak için planlar yapmaya başladı. Bir gece on iki kavimden meydana gelen halkına haber göndererek hava karardıktan sonra şehirden topluca çıkmalarını istedi. Hz. Musa şehirden çıkan kavmini Kenan iline (Filistin) doğru yönlendirdi. Kenan iline gitmek için Kızıldeniz’i aşması gerekiyordu. Keramet gösterip, asasını yere vurunca deniz yarılır, açılan yoldan karşı kıyıya geçerler. Onları takip eden Firavun’un ordusu açılan yoldan denize girince deniz kapanır. Firavun ve askerleri denizi geçemeden boğularak can verirler. Hz. Musa ve kavmi de Kenan iline gelip yerleşirler. Böylece Mısır’daki esir hayatından kurtulurlar. 

Burada mistik ve sembollerle bir tasvir olsa da zorba ve despot bir Firavun’a karşı verilen mücadele anlatılmaktadır.

Hz. Musa bundan sonra kavmini tek tanrı inancına ikna etmek için çaba harcar. Halkını iyi ahlak ve doğruluğa teşvik etmek amacıyla tanrı tarafından kendisine iletilen emirleri tebliğ etmeye başlar. Bu emirlerden on tanesi çok önemlidir. Bu emirler şunlardı;

1-Seni Mısır diyarında esaretten çıkaran Tanrı benim. Benden başka tanrın olmayacak.

2-kendin için put yapmayacaksın.

3-Tanrının adını boş yere ağzına almayacaksın.

4-Adam Öldürmeyeceksin.

5-Zina yapmayacaksın.

6-Çalmayacaksın.

7-Yalan söylemeyeceksin.

8-Komşunun malına, canına, eşine, işine göz dikmeyeceksin.

9-Anne ve babana hürmet edeceksin

10-Cumartesi günleri dinleneceksin. O gün hiçbir iş yapmayacaksın. O günü kurtuluş günü olarak kutlayacaksın.

Hz. Musa’nın hayatını ve mücadelesini kısaca özetleyecek olursak, karşımızda halkına önderlik eden ve onları esirlikten kurtaran, özgür ve bağımsız bir yaşama ulaştıran bir lider görürüz. Tanrı tarafından iletilen on emir ise, birlikte yaşamanın kuralları olup, insanların dürüst olması, çalışması ve üretmesi amaçlanmıştır. Yani, amaç o günkü şartlara göre medeni ve modern bir toplum yaratmaktır.

Hz. MUHAMMED’İN MÜCADELESİ

Hz. Muhammed de Mekke’deki zorbalara ve tefecilere baş kaldırmıştır. Peygamberliği süresince bunlara karşı mücadele etmiştir. Cebrail aracılığı ile kendisine tebliğ edilen ayetler incelendiğinde bu durumu görebiliriz. Bu ayetler şunlardır:

Hac suresi 39. Ayet: ”Kendileri ile savaşa girişilenlere, zulme uğradıklarından ötürü karşı koymaya (savaşa) izin verilmiştir ”

Şura suresi 42. Ayet: “Ancak halka zulmedenlere ve haksız yere yeryüzünde azgınlıkta bulunanlara karşı durulmalıdır. İşte elemli azap onlaradır.”

Bakara Suresi 193. Ayet: “Zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.”

Bakara Suresi 258. Ayet: “Allah zalimleri hidayete erdirmez.”

Enam Suresi 135. Ayet: “Zalimler iflah olmazlar.”

Araf Suresi 44. Ayet: “Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.”

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi Hz. Muhammed’e inen ayetlerde zalimler lanetlenmekte ve onlara karşı halktan haklarını savunmaları istenmiştir. Yani zorbalara karşı halkın kendilerini  savunmaları meşru sayılmıştır. Hz. Muhammed, tebliğ ettiği din aracılığı ile ezilenlerin, yoksulların hakkını savunmuş ve daha adil bir düzen kurmak için mücadele etmiştir. Kur’an’da yoksullar ve ezilenlerle ilgili ayetleri verdiğimizde konumuz daha iyi anlaşılacaktır.

Fecr Suresi 17-20. Ayetler: “ Hayır! Siz doğrusu yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram, helal demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.”

Duhan Suresi 6-10. Ayetler: “O, seni yetim bulup barındırmadı mı? Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi? Seni fakir bulup zengin etmedi mi? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama.”

Hz. Muhammed, köle tüccarlarına, tefecilere karşı çıkmış, yetimin, yoksulun, kadınların ve kız çocukların haklarını savunmuştur. Konu ile ilgili ayetler de şöyledir:

Beled Suresi 12.-17. Ayetler: “Sarp yokuş nedir sen bilir misin? Bir köle azat etmek, açlık yahut kıtlık gününde akrabalardan bir öksüzü yahut yerlere serilmiş bir yoksulu doyurmak, sonra inanıp birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır.”

Nisa Suresi 4. Ayet: “Kadınlara evlenirken-boşanırken mehirlerini (bedellerini-nafakalarını) cömertçe verin.”

Nisa Suresi 7. Ayet: “Ana, babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlar için de hisse vardır. Mal az olsun, çok olsun mirasta belirli bir hisse vardır. Miras bölüşülürken, yakınlar, yoksullar bulunursa o maldan onları da rızıklandırın. Kendilerine güzel sözler söyleyin.”

Bu ayetler gelmeden önce kadınların miras hakkı ve boşanırken nafaka alma hakları bulunmuyordu. İnsanlar köle olarak bir mal gibi alınıp, satılıyordu.

Hz. Muhammed kendisine iletilen ayetler doğrultusunda küçük esnafı ezen, köylülerin elindeki mülke el koyan tefeci bezirganlara karşı da mücadele etmiştir. İlgili ayetler şöyledir:

Bakara Suresi 275. Ayet: “Faiz yiyenler (Tefeciler) mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimse gibi kalkarlar.”

Bakara Suresi 278-279. Ayetler: “Ey inananlar, Allah’tan sakının ve artık inancınız varsa, almadığınız faizi bırakın. Bunu yapmazsanız, bunun Allah’a ve peygambere açılmış bir savaş olduğunu bilin.”

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Hz. Muhammed daha adil bir düzen kurmak için zalimlerle, zorbalarla ve tefecilerle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Medine’de kurduğu site-şehir devletinde de Kur’an’da yer alan hükümleri uygulamıştır.

Kısaca özetleyecek olursak, bütün peygamberler gibi, Hz. Muhammed’in hayatı da hep ezilenden, yoksuldan yana olmuş, kadınların haklarını savunmuş, küçük esnaf ve köylünün yanında olmuştur. Bazılarının görmediği ya da göstermek istemediği de budur. Peygamberler tarihine bu gözle bakıldığında bu mücadele daha iyi anlaşılacaktır.

Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu.

16.04. 2024.

 

Popular