22 Nisan 2024 Pazartesi

KURMANÇLAR HORASAN'DAN MI GELDİ ?

7. YÜZYILDAKİ HORASAN HARİTASI (Hüseyin Akyüz'ün HORASAN adlı makalesinden alınmıştır)


10. Yüzyılda Bizans İmparatorluğu sınırları (John Haldon, Bizans Tarih Atlası, Alfa Yayınları)


11. yüzyılda Bizans İmparatorluğu'nun sınırları (John Haldon, Bizans Tarih Atlası, Alfa Yayınları)

21. yüzyıldaki Horasan Haritası

KURMANÇLAR  HORASAN'DAN  MI GELDİ ?


Kurmançca konuşanların kökeni nereden geliyor ? Kürt mü ?, Türk mü ? Yoksa Fars kökenli mi ? Bilim adamları bu sorulara tam ve kesin cevap verememektedir. Biz de tarihi bilgilere ve sözlü anlatımlara dayanarak kendi görüşümüzü açıklamak istedik. 

Öncelikle Kurmanç kelimesinin orijinali ke harfi ile değil, Fars alfabesindeki gayın'la başlar. Bu da Türkçe'de (ge) harfi ile gösterilebilir. Doğrusu Kurmanç değil, Gurmanç'dır. Adını da Horasan bölgesindeki Gurlar'dan almaktadır. Gurlular bugün hala İran, Afganistan ve Türkmenistan Horasanında yaşamaktadırlar. Afganistan ve İran'dakiler kurmanç dili ile konuşmaya devam ederken, Türkmenistan'daki Gurlular Türkmence konuşmaktadırlar.

Buna göre, Anadoluda'ki Kurmançların Horasan'dan geldikleri doğrulanmış oluyor. Gerek tarihçiler, gerekse sahada yapılan çalışmalarda, kurmançca konuşanların yaşlıları atalarının Horasan'dan geldiklerini ifade etmişlerdir. Merhum araştırmacı-yazar Cemal Şener'de yaklaşık üç bin kişi ile yaptığı görüşmelerde aynı cevabı almıştır. Bu satırları yazan kişi olarak, aynı bilgileri 1970'li yıllarda baba anneme ve dedeme sorduğumda aynı cevapları almıştım.

Bu bilgileri paylaştıktan sonra, Kurmançca konuşanlar Anadolu'ya ne zaman geldiler ?
Tarihçiler iki ayrı zamanda geldiğini belirtiyor.
1. Abbasiler döneminde, 9. ve 10. yüzyılda Bizans sınır boylarına yerleştirildiler.
2. Harzemşahların, Cengiz Han'ın ordularına yenilmesinden sonra, 13. yüzyılda Anadolu'ya göç etmişlerdir.

Kurmançların her iki dönemde geldiklerini, bugün yaşadıkları coğrafya da doğrulamaktadır. Zira Kurmançların bugün yaşadıkları bölgeler 8. 9. yüzyılda Bizans-Abbasi imparatorluğunun sınırlarını oluşturuyordu. 13. yüzyılda gelenler ise, daha çok güney doğuya yerleşmişlerdi. 

Horasan'dan geldiklerine göre, bu dili Anadolu'ya gelmeden önce bildikleri kanısındayım. Çünkü, Horasan'da hakim olan dil, Farsça'ydı. Yani Kurmanç diliydi. Kurmanç dili eski Farsça'nın bir lehçesiydi. Aynı Türkçe'nin lehçelerindeki gibi. Bu tespitlerimi bizzathi kendi yaptığım araştırmalara dayandırıyorum. Kurmanç dilini bilen biri olarak, Farsça'yı araştırdım. Araştırmalarımın sonunda, Fars dilinin gramerini öğrendim. Farsça ile Kurmanç dilinin grameri neredeyse aynıydı. Kurmanç dilindeki kelimelerin yüzde seksenini, Farsça'da da tespit ettim. Bu konuyla ilgili yazdığım makaleleri blokta okuyabilirsiniz. 

Konu ile ilgili olarak en son edindiğimiz bilgilere göre, Horasan bölgesine yakın bir coğrafya olan Harezim de Farsça dışında tamamen ayrı bir İrani dili konuşulduğu, farklı kültüre sahip oldukları ve bu bölgedeki halkın Moğol istilasından sonra batıya dağıldıkları, bir kısmının da Anadolu'ya geldikleri şeklindedir. Konu ile ilgili olarak İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Nuri Yüce, Ebul Kasım Carullah Mahmud b. Omar b. Muhammed bin Ahmed ez Zemahşehri el Harezmi'nin "Mukaddimetül Edeb " isimli eser hakkındaki incelemesinin ön sözünde şöyle demektedir:

"Hârizmlilerin M.S. daha XI, yüzyılda ayrı bir dil konuştukları ve yazdıkları ve bu dili XIII. yüzyıla kadar muhafaza ettikleri tarihi kaynaklardan ve son zamanlarda bu dile ait bulunan metinlerden anlaşılmaktadır. Hârizm kavminin dili üzerinde yapılan çalışmalar bu dilin, yani Hârizmce'nin, Avesta, Soğd, Yağnöb ve Osset dilleri gibi bir doğu İran dili olduğunu ortaya çıkarmıştır."

 "Bozkırlardaki komşuları Oğuz, Peçenek, Kıpçak, Kanglı ve öteki Türk boyları ile alışveriş yapan Hârizm halkı, bu ticareti sonraki zamanlarda da Bulgar, Skandinavya, İslâm ülkeleri ve hattâ Hindistan ile sürdürerek çok zenginleşmiştir. ARNA ve YAP denilen büyük ve küçük sulama kanalları açılarak tarımda ileri bir seviyeye erişilmiş, halkın çalışkan ve zeki oluşu da ilim ve kültür hayatının oldukça yükselmesini sağlamıştır."

 "Birüni, eski Hârizm halkının ayrı dili, dini ve din bilginleri olduğunu, ayrı takvim, ayrı ölçü, tartı ve para sistemleri kullandıklarını anlatmakta ve Arapların ülkeyi işgal ederken bu kültürü imhâ ettiklerini kaydetmektedir."

" Hârizm bölgesinde eksiden konuşulan dil İran dili Hârizmce idi. Buraya Türk boylarının yerleşmesiyle Türkçe yayıldı. Her iki farklı dilden İran diline “Hârizmce”, Türk diline “Horezmce” denir. Biz daha önceki yayınlarımızda bu bölge Türkçesi için “Horezmce” tâbirini kullanmıştık. Şimdi bu eserde “Hârizm Türkçesi” adını kullanıyoruz."

Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Gülden Sağol ise, Ebul Kasım Carullah'ın  "Mukaddimetül Edeb" adlı eserini Harezimce, Farsça, Moğolca ve Türkçe ile de birer nüsha yazdığını belirtmektedir. Bu bilgiler de Horasan bölgesinde İrani dillerinin farklı lehçelerinin konuşulduğunu ve yazı dili olarak kullandığını doğrulamaktadır. Kurmanç dili de bunlardan biriydi.  

Yeni  edindiğimiz bilgilerde ise, Kurmanç dilinin Farsça’nın batı lehçelerinden ziyade doğu lehçelerine daha yakın olduğunu tespit etmiş bulunmaktayız. Bu değerlendirmeye de Kaşgarlı Mahmud’un yazmış olduğu “DİVAN-U LUGATİ’T TÜRK” eserini incelerken ulaştık. İlgili eserde şu bölüm dikkatimizi çekti. METİN-ÇEVİRİ-NOTLAR” bölümünün 11. sayfasında şöyle denilmekteydi:

“Balasagunlular Soğdca ve Türkçe konuşurlar. Tıraz’lılar ve Beyza Şehri halkı da böyledir.” (Hazırlayanlar Ahmet B. Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2025)

Aynı eserde, sözcükler bölümünde "SOGDAK" tanımlaması için ise, şöyle denilmektedir:

"Buhara ve Semerkant arasındaki Soğd bölgesinden olan, Balasagun'a konan, Türkler gibi giyinip onların huylarını alan iki dilli bir kavim" (Sayfa, 826)

Kaşgarlı Mahmud'un 11. yüzyılda kaleme aldığı bu eserdeki bilgiler de Kurmançca konuşanların Horasan bölgesinden geldiklerini teyit etmektedir.

O halde, Kurmanç dilinin Farsça'nın-Tacikçe'nin bir lehçesi olması, KURMANÇLARIN  Fars kökenli olduğunu ispatlar mı? Bize göre hayır. Horasan bölgesinde Türkmen ve Fars toplulukları, yüzyıllardır birlikte yaşıyorlardı. Halen de yaşamaya devam ediyorlar. Farsça, o bölgede yaşayan kavimlerin ortak iletişim diliydi. Fars dilinin çok eski bir dil olması, yazışmalarda ve edebiyat alanında gelişmiş olması nedeniyle, diğer diller üzerinde bir üstünlüğe sahipti. Bu nedenle, bazı diller zamanla kayboldu veya unutuldu. (Bu arada, şunu da belirtmekte fayda var. Kurmançca konuşan aleviler, aynı zamanda Türkçe'ye de hakimdiler. Bunu, kendi baba annem ve dedemden bilmekteyim. Hiç okula gitmemelerine rağmen, Türkçeleri gayet güzeldi. Şehire indiklerinde, alışverişlerini Türkçe ile rahat bir şekilde yapabiliyorlardı.)

Öte yandan, bölgede kurulan Türk devletlerinin resmi ve yazışma dilleri de Farsça'ydı. Örneğin; Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular. Bu da yukarıdaki tezimizi güçlendirmektedir. Altı yüz yıl boyunca dünyanın süper güçlerinden biri olmuş Osmanlı devletinin yazışma dili Farsça'ydı. Eğitimde kullanılan Osmanlıca'nın neredeyse yüzde altmışı, Farsça kelimelerden oluşuyordu. Bugün kullandığımız Türkçe'nin tahminen en az yüzde otuzu Farsça kelimelerden oluşmaktadır. Kurmanç dilinde yer alan çok sayıda kelimenin, Osmanlıca'da da yer aldığını tespit ettim. Şaşırdığımı buradan belirtmeliyim. Bu durumda Osmanlı devletini Fars saymak mümkün olur mu ?

Kurmançca konuşan aleviler, cem'lerde duaları ve gülbengleri Türkçe okurlar. Yine, Cem ayinlerinde yer alan on iki hizmetten, altısı Şamanizmde de yer almaktadır. Bu konuda Prof. Dr. Yusuf Yörükan'ın “Müslümanlıktan önce Türk dinleri” adını taşıyan araştırmasının okunmasını öneririm.

Sonuç olarak, Kurmançca konuşanların Kürt olmadıkları yukarıdaki bilgelerden anlaşılmaktadır. Zira, Horasan bölgesinde Kürt yoktur. Kürtlerin yaşadığı bölge, Zağros dağları civarıdır. Anadolu'ya gelmeleri daha sonradır. Bugün Horasan Kürtleri olarak adlandırılanlar ise, Şah İsmail tarafından 16.Yüzyılda oraya iskan edilenlerdir. Bunu bütün tarihçiler de teyit etmektedir. Bunda ısrar etmek, başka amacın hedeflendiğidir. Bizim amacımız iyi niyetlileri ve konuyu bilmeyenleri uyarmaktır.
Saygılarımla.

Not: Bu konuda yeni edindiğimiz bilgiler doğrultusunda kaleme aldığımız  "KURMANÇ DİLİ SOĞDLARIN KONUŞTUĞU TACİKÇE Mİ?"  VE" KURMANÇCANIN TACİKÇE İLE İLİŞKİSİ VE KURMANÇLARIN ETNİK KİMLİĞİ" adlı makalemize bakılabilir. 

Ekler:
-- Gurlular Haritası (1000-1215)
--"Mukaddimetül Edeb" adlı eserin Harezimce nüshasının kapağı ve son sayfası. (Doç. Dr. Gülden Sağol'un makalesinden alınmıştır)
--Prof. Dr. Nuri Yüce'nin Mukaddime ile ilgili yazdığı eserin kapağı.










Kaynaklar;
1-Ali Rıza Özdemir, Kurmançlar kimlerdir.
2-Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan, Müslümanlıktan önce Türk dinleri Şamanizm
3-Prof.Dr. John Haldon, Bizans Tarih atlası, Alfa yayınları
4-Ömer Özüyılmaz, Gurmanç ve Kürtlerin Kökenleri,

Yazan:Hamdullah Dedeoğlu
02. 03. 2018.





18 Nisan 2024 Perşembe

PEYGAMBERLERİN ZALİMLERE KARŞI MÜCADELESİ

PEYGAMBERLERİN ZALİMLERE KARŞI MÜCADELESİ

Peygamberler tarihi incelendiğinde bir tarafta ezen ile ezileni ve zalim olanla garibanı görürsünüz. İşte peygamberler de ezilen, horlanan, yoksul ve gariban kitlelere önderlik etmişlerdir. Peygamberlerin hayatları bu mücadelelerle geçmiştir. Bu görüşümüzü açıklayabilmek için Hz. Musa ile Hz. Muhammed’in mücadelesini özetlememiz gerekiyor. Önce Hz. Musa’nın mücadelesinden örnekler verelim.

Hz. Musa’nın  tarihi kayıtlara göre, Milattan önce bin üç yüzlü yıllarda Mısır’da yaşadığı ifade edilmektedir. Mensubu olduğu İsrail oğulları Mısır’da köle ve hizmetçi statüsünde bulunuyordu. Mesleği olanlar inşaat, çiftçilik ve dlğer zanaatkarlık dallarında, mesleği olmayanlar da en ağır ve pis işlerde çalıştırılıyorlardı. Hz. Musa’nın yaşadığı dönemde Mısır tahtında Firavun olarak Velid bin Musab (1. Ramses) bulunuyordu. Çok zalim ve zorba birisiydi. Kendisini topluma tanrı olarak kabul ettirmişti.

Hz. Musa, esir olarak yaşayan halkını bu durumdan kurtarmak için planlar yapmaya başladı. Bir gece on iki kavimden meydana gelen halkına haber göndererek hava karardıktan sonra şehirden topluca çıkmalarını istedi. Hz. Musa şehirden çıkan kavmini Kenan iline (Filistin) doğru yönlendirdi. Kenan iline gitmek için Kızıldeniz’i aşması gerekiyordu. Keramet gösterip, asasını yere vurunca deniz yarılır, açılan yoldan karşı kıyıya geçerler. Onları takip eden Firavun’un ordusu açılan yoldan denize girince deniz kapanır. Firavun ve askerleri denizi geçemeden boğularak can verirler. Hz. Musa ve kavmi de Kenan iline gelip yerleşirler. Böylece Mısır’daki esir hayatından kurtulurlar. 

Burada mistik ve sembollerle bir tasvir olsa da zorba ve despot bir Firavun’a karşı verilen mücadele anlatılmaktadır.

Hz. Musa bundan sonra kavmini tek tanrı inancına ikna etmek için çaba harcar. Halkını iyi ahlak ve doğruluğa teşvik etmek amacıyla tanrı tarafından kendisine iletilen emirleri tebliğ etmeye başlar. Bu emirlerden on tanesi çok önemlidir. Bu emirler şunlardı;

1-Seni Mısır diyarında esaretten çıkaran Tanrı benim. Benden başka tanrın olmayacak.

2-kendin için put yapmayacaksın.

3-Tanrının adını boş yere ağzına almayacaksın.

4-Adam Öldürmeyeceksin.

5-Zina yapmayacaksın.

6-Çalmayacaksın.

7-Yalan söylemeyeceksin.

8-Komşunun malına, canına, eşine, işine göz dikmeyeceksin.

9-Anne ve babana hürmet edeceksin

10-Cumartesi günleri dinleneceksin. O gün hiçbir iş yapmayacaksın. O günü kurtuluş günü olarak kutlayacaksın.

Hz. Musa’nın hayatını ve mücadelesini kısaca özetleyecek olursak, karşımızda halkına önderlik eden ve onları esirlikten kurtaran, özgür ve bağımsız bir yaşama ulaştıran bir lider görürüz. Tanrı tarafından iletilen on emir ise, birlikte yaşamanın kuralları olup, insanların dürüst olması, çalışması ve üretmesi amaçlanmıştır. Yani, amaç o günkü şartlara göre medeni ve modern bir toplum yaratmaktır.

Hz. MUHAMMED’İN MÜCADELESİ

Hz. Muhammed de Mekke’deki zorbalara ve tefecilere baş kaldırmıştır. Peygamberliği süresince bunlara karşı mücadele etmiştir. Cebrail aracılığı ile kendisine tebliğ edilen ayetler incelendiğinde bu durumu görebiliriz. Bu ayetler şunlardır:

Hac suresi 39. Ayet: ”Kendileri ile savaşa girişilenlere, zulme uğradıklarından ötürü karşı koymaya (savaşa) izin verilmiştir ”

Şura suresi 42. Ayet: “Ancak halka zulmedenlere ve haksız yere yeryüzünde azgınlıkta bulunanlara karşı durulmalıdır. İşte elemli azap onlaradır.”

Bakara Suresi 193. Ayet: “Zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.”

Bakara Suresi 258. Ayet: “Allah zalimleri hidayete erdirmez.”

Enam Suresi 135. Ayet: “Zalimler iflah olmazlar.”

Araf Suresi 44. Ayet: “Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.”

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi Hz. Muhammed’e inen ayetlerde zalimler lanetlenmekte ve onlara karşı halktan haklarını savunmaları istenmiştir. Yani zorbalara karşı halkın kendilerini  savunmaları meşru sayılmıştır. Hz. Muhammed, tebliğ ettiği din aracılığı ile ezilenlerin, yoksulların hakkını savunmuş ve daha adil bir düzen kurmak için mücadele etmiştir. Kur’an’da yoksullar ve ezilenlerle ilgili ayetleri verdiğimizde konumuz daha iyi anlaşılacaktır.

Fecr Suresi 17-20. Ayetler: “ Hayır! Siz doğrusu yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram, helal demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.”

Duhan Suresi 6-10. Ayetler: “O, seni yetim bulup barındırmadı mı? Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi? Seni fakir bulup zengin etmedi mi? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama.”

Hz. Muhammed, köle tüccarlarına, tefecilere karşı çıkmış, yetimin, yoksulun, kadınların ve kız çocukların haklarını savunmuştur. Konu ile ilgili ayetler de şöyledir:

Beled Suresi 12.-17. Ayetler: “Sarp yokuş nedir sen bilir misin? Bir köle azat etmek, açlık yahut kıtlık gününde akrabalardan bir öksüzü yahut yerlere serilmiş bir yoksulu doyurmak, sonra inanıp birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır.”

Nisa Suresi 4. Ayet: “Kadınlara evlenirken-boşanırken mehirlerini (bedellerini-nafakalarını) cömertçe verin.”

Nisa Suresi 7. Ayet: “Ana, babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlar için de hisse vardır. Mal az olsun, çok olsun mirasta belirli bir hisse vardır. Miras bölüşülürken, yakınlar, yoksullar bulunursa o maldan onları da rızıklandırın. Kendilerine güzel sözler söyleyin.”

Bu ayetler gelmeden önce kadınların miras hakkı ve boşanırken nafaka alma hakları bulunmuyordu. İnsanlar köle olarak bir mal gibi alınıp, satılıyordu.

Hz. Muhammed kendisine iletilen ayetler doğrultusunda küçük esnafı ezen, köylülerin elindeki mülke el koyan tefeci bezirganlara karşı da mücadele etmiştir. İlgili ayetler şöyledir:

Bakara Suresi 275. Ayet: “Faiz yiyenler (Tefeciler) mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimse gibi kalkarlar.”

Bakara Suresi 278-279. Ayetler: “Ey inananlar, Allah’tan sakının ve artık inancınız varsa, almadığınız faizi bırakın. Bunu yapmazsanız, bunun Allah’a ve peygambere açılmış bir savaş olduğunu bilin.”

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Hz. Muhammed daha adil bir düzen kurmak için zalimlerle, zorbalarla ve tefecilerle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Medine’de kurduğu site-şehir devletinde de Kur’an’da yer alan hükümleri uygulamıştır.

Kısaca özetleyecek olursak, bütün peygamberler gibi, Hz. Muhammed’in hayatı da hep ezilenden, yoksuldan yana olmuş, kadınların haklarını savunmuş, küçük esnaf ve köylünün yanında olmuştur. Bazılarının görmediği ya da göstermek istemediği de budur. Peygamberler tarihine bu gözle bakıldığında bu mücadele daha iyi anlaşılacaktır.

Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu.

16.04. 2024.

 

17 Nisan 2024 Çarşamba

KUR’AN DUYGULANMAK İÇİN Mİ, ÖĞÜT ALINMAK İÇİN Mİ OKUNUR?

KUR’AN DUYGULANMAK İÇİN Mİ, ÖĞÜT ALINMAK İÇİN Mİ OKUNUR?

Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet Vakfının yayınladığı “KUR’AN’I KERİM VE AÇIKLAMALI MEALİ” ‘nin 2009’da yirmi ikinci baskısı yapılan eserin “KUR’AN VE MEAL” başlığı altındaki yazıyı okuduğumda inanın hayretler içinde kaldım. Akademisyenlerden oluşan bir heyet tarafından hazırlanan eserde böyle bir yazının yer alması beni daha da üzdü. Eserdeki bu önsözü okuyunca halkı aydınlatması gereken  din adamlarının Kur’an’daki ayetleri yeterince kavrayamadığı ya da gerçeği açıklama cesaretine sahip olmadıkları kanaatine vardım. Kur’an’ın niçin Arapça dili ile gönderildiğini ve niçin okunması gerektiğini ayetlere dayanarak belirttikten sonra, kendi görüşümüzü açıklayacağız.

Ön sözde yazılanlar aynen şöyle:

“Namaz kılmak farz olduğu gibi, Kur’an’dan, namazlarda okunacak miktarı öğrenip ezberlemek de farzdır. Bu farizayı yerine getirmek Kur’an tercümesini ezberlemekle mümkün değildir; bir başka anlatımla, Kur’an tercümesi ile namaz kılınmaz. Her Müslüman, biraz gayret sarf ederek Kur’an’ı aslından okumayı öğrenmelidir. Şu var ki, Kur’an’ın tercüme ve tefsirlerini okumak da sevaptır.”

“ ….. Esasen, Kur’an’ın bütün insanlığa ulaştırılması iki şekilde gerçekleşebilir:

1-Lafızlarıyla ibadet edilen bir kitap olması sebebiyle Kur’an’ın Arapça metninin bütün insanlara ulaştırılması. Böylece herkes, onu okuma, dinleme, ezberleme, ibadetlerinde okuma, manasını anlamadığı halde onunla DUYGULANMA imkanına sahip olur. Nitekim asırlardan beri Müslümanlar, Kur’an’ın Arapça aslını okumakta hatta hafızlar onu baştan sona ezberlemekte ve kıratlarıyla duygulanıp duygulandırmaktadırlar.”

Burada itirazımız üç noktada olacaktır.

Birincisi: “Kur’an’ın tercümesi ile namaz kılınmaz.”

İkincisi: “Manasını anlamadığı halde, onunla duygulanma imkanına sahip olur.”

Üçüncüsü: “Kur’an’dan, namazlarda okunacak miktarı öğrenip ezberlemek de farzdır.”

Önce üçüncüsünden başlayalım. Sayın yazarlar, namazlarda okunacak sureleri Arapça olarak ezberlemenin farz olduğu Kur’an’ın hangi ayetinde belirtiliyor. Ben böyle bir ayet göremedim. Eğer, sayın yazarlar benim göremediğim sureyi ve ayeti söylerlerse çok memnun olurum. Türkiye’nin büyük çoğunluğunun mensubu olduğu Hanefi mezhebin imamı İmam-ı Azam (Ebu Hanife) namazların Farsça ya da başka bir dille kılınabileceğini belirtirken, siz bin üç yüz yıl sonra Türkiye’yi nereye götürmek istiyorsunuz? Sizin amacınız Türkiye’yi Vahabileştirmek mi?

Gelelim birinci ve ikinci itirazımıza.  Kur’an’da, ayetlerin tebliğ edilme gerekçesi, insanların duygulanması için değil, ders alması ve öğüt alması içindir. İnsanların öğüt ve ders alabilmesi içinde bunu okuyunca anlaması gerekir. Anlaması için de Kur’an’ın indiği dili yani, Arapçayı bilmesi gerekir. Eğer bu dili bilmiyorsa, ayetlerden ders alması mümkün olur mu? Elbette ki mümkün olmaz. Yani, öğüt ve ders alabilmesi için Kur’an’ı bildiği ve anladığı dilde okuması gerekir. Bir Arap’a yabancı bir dille söylenmemesi gereken Kur’an, Bir Türk’e neden yabancı bir dille söylensin?  O halde, neden Kur’an’ın Arapça ile okunmasında ısrar ediliyor? Bunun gerekçesi nedir? Bu sorulara cevap vermeden önce, Kur’an’ın niçin Arapça olarak indirildiği ile ilgili ayetleri verelim:

YUSUF SURESİ: 2. Ayet: “Biz onu anlayabilesiniz diye Arapça okunmak üzere gönderdik.”

İBRAHİM SURESİ:4. Ayet: “Her peygamberi apaçık anlatabilmesi için kendi milletinin diliyle gönderdik.”

FUSSİLET SURESİ: 44. Ayet: “Biz bu Kur’an’ı yabancı bir dille meydana koysaydık, “Ayetlerin açıklanması gerekmez miydi? Bir Arap’a yabancı bir dille söylenir mi? “diyeceklerdi.”

DUHAN SURESİ: 58-59. Ayet: “Ey Muhammed! Biz ibret alırlar diye Kur’an’ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını temin ettik.”

ARAF SURESİ: 2. Ayet: “Ey Muhammed! Bu kitap, insanları onunla uyarman ve öğüt vermen için indirildi.”

YUSUF SURESİ: 104. Ayet: "Kur'an alemlere öğütten başka bir şey değildir."

ALİ İMRAN SURESİ. 138. Ayet: “Kur’an insanlara bir açıklama, sakınanlara doğru yol gösterme ve öğüttür.”

Ayetler gayet açık ve nettir. Ne denildiğini de herkes rahatlıkla anlayabilecek şekildedir. Kur’an, insanların duygulanması için değil, öğüt ve uyarılması için indirilmiştir. Burada anlaşılmayacak bir durum yok. Bizim dilimiz Türkçe ise, Arapçayı da bilmiyorsak sureleri Arap’ça okumanın tekrardan başka bir yararı olur mu? Ayet de ne deniliyor?  “Sizin konuşup, anlaştığınız dil Arapça olduğu için, Kur’an’ı size Arapça olarak indirdik” deniliyor. Yani, diliniz başka bir dil olsaydı, o dille indirecektik denilmek isteniyor. O halde dili Arapça olmayan bir milletin Kur’an surelerini anlayabilmesi için bildiği dilde okuması gerekmez mi?

İMAM EBU HANİFE NE DİYOR?

Ülkemizdeki Ehli-Sünnet mezheplerinden insanların büyük çoğunluğunun bağlı olduğu Hanefi mezhebinin kurucu İmamı olan Ebu Hanife’nin görüşlerini “İmam Azam Savunması” adlı kitabında aktaran Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk bu konuyu şöyle açıklamaktadır:

“Kur’an’ın verileri esas alınırsa ne dediğini anlamadan kılınan namaz geçerli değildir. Neden? Çünkü, dua da tıpkı Kur’an gibi, lafızdan ibaret değildir, manadır. Anlamını bilmeden okumak ise, sadece lafız tekrarıdır. Oysa ki, Kur’an, kendisini okumanın telaffuz değil, anlamını iyice düşünerek okunmasını istiyor. … Bütün bu açıklamalar dikkate alındığında, ne dediğini anlamadan okuyarak namaz kılanların o namazları iade etmeleri gerekir.”

“… İmam-ı Azam’ın (Ebu Hanife), Kur’an’ın tercümesiyle ibadet meselesindeki görüşü açık ve kesindir. Arap dilini bilen ve Kur’an’ı güzel bir telaffuzla okuyabilecekler de dahil, Fatiha’yı tercümesinden okuyan herkesin namazı geçerlidir.”

Ebu Hanife’nin “Tercüme ile namaz kılınabilir.” Fetvası bulunmasına rağmen, önsözü yazanlar bunu bilmiyor mu?  Biz bildikleri kanısındayız. Zira, o makamlara gelen birisinin bundan habersiz olması düşünülemez. O halde, neden Ebu Hanife’nin zıddı olan bir görüşü yazmaktadırlar?  Nedenini maddeler halinde şöyle açıklayabiliriz:

1-Arapça’yı kutsal bir dil gibi göstermek.

2-Kur’an’ın Arapça dışında başka bir dil ile okunmasında namaz ve duaların kabul görmeyeceği anlayışında olmak.

3-Arapça dilinde ısrar edip, bir ruhban (din adamları) sınıfı yaratmak.

4-Sıradan halkı ruhban sınıfına mahkum etmek.

5-Dinin Arapça ile öğrenilmesinde çıkar elde etmek.

6-Kendilerine “kutsallık” gibi bir aidiyet verip, dokunulmazlık elde etmek.

7-Din eğitiminin Arapça olmasını isteyen Suudi Arabistan gibi ülkelerin para fonlarından yararlanmak.

8-Bulundukları mevkileri ve konumlarını devam ettirmek.

9-Dini kurumları kendi kontrolleri altında tutmak.

10-Gerçekleri açıklayacak cesareti gösterememek.

Unvanları Profesör, Doçent, Doktor olan bu akademisyenlerin böyle bir ön söz yazmaları ülkemizde nasıl bir din eğitimi verildiğini gözler önüne sermektedir. Bu gidişin sonu Suudi Arabistan’ın resmi mezhebi olan VAHABİLİKTİR. Kısaca, Türkiye’yi Vahabileştirmektir. Mustafa Kemal Atatürk tarafından Anadolu insanını aydınlatması için kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, tam tersine toplumu karanlığa taşımak için çaba harcıyor. Cumhuriyetin kurumları nereden nereye geldi.

Saygılarımla.

Hamdullah DEDEOĞLU

19.03.2020


11 Nisan 2024 Perşembe

DİNİ KÜRESELCİLER'DEN NASIL KURTARACAĞIZ ?

DİNİ KÜRESELCİLER'DEN NASIL KURTARACAĞIZ?

Din, İnsanların manevi dünyasını belirleyen en önemli inançtır. Urfa yakınlarındaki Göbeklitepe kazıları, insan oğlunun yaklaşık on iki bin yıldır bir dini inanca sahip olduğunu gösterdi. 

İnsanların kutsalları olan inançlar, devletlerin ortaya çıkmasından sonra yöneticilerin önemli buldukları konuların başında geliyordu. Din adamları ya yöneticilerin emrindeydiler ya da yöneticilerin kendileri bu görevi yürütüyordu. Savaş ve barış kararlarında dahi, din adamlarının görüşleri belirleyici oluyordu.

Dünyanın en uzun ömürlü imparatorluğunu kurmuş olan Romalılar, Filistin coğrafyasında ortaya çıkan Hristiyan inancına teslim olmak zorunda kalmıştı. İmparatorluğun resmi dini olan PAGANİZM çok tanrılı bir dindi. Yahudi din adamlarının şikayeti üzerine Hz İsa'yı çarmıha germişlerdi. İmparatorluk içinde ortaya çıkan bu inanca karşı iki yüz elli yıl savaş açtılar.  Ancak tüm cezalara, baskılara ve idamlara rağmen, Hristiyanlığın yayılmasına engel olamadılar. M.S. 313 yılında Hristiyanlık inancına serbestlik tanımak zorunda kaldılar. Ancak, Paganizm inancı Hristiyanlık karşısında her geçen gün taraftar kaybediyordu. Geniş kitleler topluca Hristiyan dinine bağlanıyordu. Bunu gören imparatorlar, önce paganizm ile Hristiyanlığı eşit statüye getirdiler, sonra da Hristiyanlığı devletin resmi dini olarak kabul ettiler. İşte, dinlerin gücü burada da ortaya çıkmıştı. Yöneticiler de bunu görmüştü. O nedenle din adamlarının kendilerinden bağımsız olamayacağı görüşüne sahip oldular. Din üzerindeki kontrol ve hakimiyetlerini devam ettirdiler. Bunu da kendilerine bağlı din adamları aracılığı ile gerçekleştirdiler. Bunun sonucunda da bir ruhban-din adamı sınıfı ortaya çıktı. Toplumu din adamlarının aracılığı ile  yönetmenin daha kolay olduğunu gördüler.

Bugünkü küresel güçler de dinin etkisini tarihi tecrübelerden iyi biliyorlardı. Daha önceki gibi ülkeleri işgal etmek istediklerinde, sadece askeri araçları kullanmıyorlardı. Din adamlarını da kendi amaçları doğrultusunda eğitip hazırlamaya başladılar.  Bununla ilgili çok çarpıcı örnekler verdiğimizde konumuzu daha iyi açıklamış olacağız.

KESNİZANİ TARİKATI

ABD'nini Irak'ı 2003 yılındaki işgali sırasında, Kesnizani tarikatı üyeleri olan Irak Genel Kurmay Başkanı Ayat el Fetih, generallerden Hamid Shban ve El Vefik gibi üst düzey komutanlar tarikat şeyhi Muhammed Kesnizani'nin emri doğrultusunda direnmeden işgalci Amerikan ordusuna teslim oldular. Yine İngiltere'nin işgal ettiği Irak'ın Basra bölgesinde, Şii din adamı El Hekim'in fetvaları sonucunda İngilizlere karşı hiçbir direniş hareketine gidilmedi. Oradaki gerek askeri birlikler gerek siviller hiçbir direniş göstermediler. İnsanlar tarikatçı sözde din adamlarının telkinleri ile işgalcilerin işbirlikçisi olmuş, ülkelerine ihanet etmişlerdi.  

Dini istismar eden din tüccarı tarikat ve cemaatler, ülke yöneticilerinin denetiminden çıkmış, küresel güçlerin kontrolüne geçmişlerdi. On beş Temmuz 2016'da biz de bir benzerini yaşamadık mı? CİA'nin kırk yıldır örgütlediği Nurcu Fethullah GÜLEN cemaati ülkede darbe girişiminde bulunmadı mı? İki yüz elli vatandaşımız şehit edilmedi mi?

Yine aynı küresel güç ABD, uzak doğuda güney Asya'yı kontrol altına alabilmek için, MOON tarikatı aracılığı ile Güney Kore nüfusunun yüzde kırkını Hristiyan yapmadı mı?  Bu Hristiyan nüfusu sonradan kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayacak mı?  Bu tür örgütlenmelerin dünyanın bütün ülkelerinde bulunduğu artık bir sır değildir.

Küresel güçler amaçlarına ulaşabilmek için işbirlikçi olarak yetiştirdikleri tarikat ve cemaatleri bir araç haline getirmişlerdir. O halde ne yapmalıyız?

Küresel güçlerle ancak devlet olanakları ile mücadele edilebilir. Zira, bireylerin veya küçük ölçekteki kuruluşların bunlarla mücadele etmesi mümkün değildir. Bunlara karşı devletin bütün kurumlarının birlikte mücadele etmesi gerekir. Bunun için de nitelikli kadrolara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu mücadele, bilgili ve dirayetli kadrolarla yapılır. Aynı şey ülke içindeki işbirlikçiler için de geçerlidir. Her ikisiyle de mücadele için önerilerimizi maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

1-Bütün tarikat ve cemaat örgütlenmeleri derhal yasaklanmalıdır.

2-İmam hatip ve İlahiyat Fakültelerinin eğitim düzeyi yükseltilmelidir. Burada, Anadolu İslam’ı dediğimiz hoş görülü, devletine ve milletine bağlı bir eğitim sistemi esas alınmalıdır.

3- Orta okuldan itibaren Din ve ahlak derslerinde, dinler tarihi bütün yönleriyle işlenmelidir.

4-Devlet, bütün dinlere ve mezheplere eşit uzaklıkta olmalıdır.

5-Din eğitimi veren kuruluşlar devletin denetiminde olmalı, ancak bütün din adamlarının maaşları yerel yönetimler tarafından ödenmelidir. (Müslüman, Hristiyan, Yahudi dahil)

Yukarıda sıraladığımız önerileri gerçekleştirebilecek kadrolar ülkemizde vardır. Yeter ki onlara görev ve yetki verilsin. Sayısız Elmalı Hamdi Yazır'lar, Börekçi Rıfat Efendiler görev beklemektedir.

Saygılarımla.

Yazan: Hamdullah Dedeoğlu

18.06.2017.


22 Mart 2024 Cuma

HAMDULLAH DEDEYİ YARGILAYAN ŞERİAT MAHKEMESİ : "DUALARI NEDEN TÜRKÇE OKUYORSUNUZ ? "







Hamdullah Dede'nin Amasya  Şehir Merkezindeki Türbesi.

HAMDULLAH DEDEYİ YARGILAYAN ŞERİAT MAHKEMESİ: “ DUALARI NEDEN TÜRKÇE OKUYORSUNUZ  ? "

Osmanlı ordusunun bel kemiğini oluşturan Yeniçeri ocağı, 1826’da ikinci Mahmut döneminde kapatılmış, Ocağın inanç olarak bağlı bulunduğu Hacı Bektaş Dergahı postnişini Hamdullah dede İstanbul’da meydana gelen olaylardan sorumlu tutulmuştu. Kırşehir’deki Şeriat mahkemesinde yapılan duruşmalar on gün sürmüş, mahkeme Hamdullah dede ve sekiz Dergah görevlisi hakkında idam kararı vermişti. Mahkemenin idam kararı Hamdullah Dede’nin soyunun Ehli Beyt’e dayanması nedeniyle, padişah tarafından bozularak Amasya’ya sürgüne çevrilmişti. Padişah, Ehlibeyt katliamcısı olarak tarihe geçmekten çekinmişti. Bu kararı almasında, mahkeme heyetinde yer alan miralay Abdullah Hüseyin efendinin katkısının da bulunduğu anlaşılmaktadır. Abdullah Hüseyin efendinin duruşmaları bilinçli olarak uzatmasının nedeninin, padişahı uyarmak için zaman kazanmaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Zira, o dönemde Kırşehir-İstanbul arası gidip gelmek takriben bir haftalık zamandan az değildi.

Mahkemedeki soruları ve suçlamaları okuduğumda hayretler içinde kaldım. Bir kadının ya da müftünün ithamları bu kadar basit, mantık dışı ve cahilce olabileceğini tahmin edememiştim. İmparatorluk yaşamış bir devletin din adamlarına bunu yakıştıramadığımı tekrar tekrar belirtmeliyim. Bu örnek, Osmanlı devletinin kuruluşundaki değerlerden ne kadar uzaklaştığını ve bilimden ne kadar koptuğunu gösteren en büyük delildir. Osmanlı’nın neden sanayi devrimini atladığını, neden Avrupa’daki Reform ve Rönesans hareketlerini yaşamadığını daha iyi anladım. Bu yargılamada da görüleceği gibi, sözde din adamlarının toplum yaşamında ne kadar etkili olduğu açıkça görülmektedir. Bu sözde din adamları, Osmanlı’da yeni bir sınıf ve tabaka oluşturmuşlar ve bütün yenilikleri kendi “din” anlayışlarına aykırı bulmuşlar. 

Mahkemede önemli bulduğum beş suç iddiasını ele alıp, İslam’ın esas kaynağı olan Kur’an’ı Kerim’de yer alan ayetlerle cevap vermek istiyorum. Önce mahkeme heyetini tanıyalim. Hamdullah Dedeyi yargılayan Kırşehir’deki Şeriat mahkemesi şu üyelerden oluşuyordu..

Baş Kadı: Hacı Müfit Efendi

KATİP: Mevlana İsmail Efendi.

MÜFTÜ: Hacı İlmullah Halim Efendi.

Konya Kadısı: Aksaraylı Abdul Kayyum Efendi

Müşavir Miri Alay Kaymakam: Abdullah Hüseyin Efendi.

“ EHLİ SÜNNET DIŞINDAKİLERİN KATLİ VACİP, KANI HELALDİR “

1- Baş kadı Hacı Müfit Efendi Şeriat mahkemesinde ilk sorusuna şöyle başlıyor: “Kanı helal Şeyh Senin ve mensubunun kanı helaldir. Sapkın bidat (İslam dışı) mezhebinden tövbe et. Sonra cevap ver. Şu anda birkaç saat, birkaç dakikalık zamanın var. Ehli sünnet yolundan ayrıldığına tövbe et”

İlk sorusu böyle olan birisi için ne denilir. "Ön yargılı, daha yargılamadan idam kararını önceden vermiş, içinde büyük bir kin ve öfke taşıdığı açıkça görülüyor" denmez mi?. Kelime-i şahadet getiren, yani, Allah’ın birliğine inanan, Hz. Muhammed’i peygamber olarak gören bir din adamına böyle hitap edilir mi? Kaldı ki, farklı bir inanca mensup olsalar bile, böyle bir suçlama yapılır mı? Üstelik Ehli-Sünnet mezhepleri dediği Abbasi halifesi Kadir Billah'ın 1029 yılında aldığı bir karara dayanmaktadır. Yani Abbasi halifesi kendi hanedanlığının devamıni sağlamak için İslam coğrafyasinda yer alan dort mezhebi yasal saymış, kendi iktidarina destek vermeyenleri de islam dışı goren bir karar almış olmasıdır. Kadı Efendinin  "dört Hak mezhebi" dediği de buna dayanmaktadır. Şimdi Halifenin aldiğı bu kararı Kur’an’da yer alan ayetlere göre değerlendirelim.

BAKARA SURESİ, 256. Ayet: “Dinde BASKI, ZORLAMA yoktur”

ŞUARA SURESİ: 48. Ayet :  “ .... Biz seni onlar üzerine BEKÇİ göndermemişiz. Sana düşen, tebliğden başka bir şey değildir.”

GAŞİYE SURESİ : 21. 22. Ayet: “Artık Kur’an ile uyar. Çünkü sen, Kur’an ile uyaran-düşündüren birisin. Üzerlerine musallat bir DESPOT değilsin. Başlarına dikilip, satır, satır bir şeyler dikte ettiren bir zorba değilsin.”

Kur’an’daki ayetler gayet açık, ancak sözde din adamının Kur’an’dan bi haber (habersiz) olduğu anlaşılıyor. Sonuç olarak kadının bu iddiasi Kur'an'a aykırıdır.

KADI: Sen şu mezhebini anlat.

HAMDULLAH DEDE: El Hamdülillah Müslümanım. Ehli İslam, Cemaati Ali  Resul mezhebindenim.

KADI: Sus be densiz, EHLİ SÜNNET dışındaki olanlar İslam dışı, kendileri kafir, kanları helaldir, Katli vaciptir.

Hamdullah Dede Hazreti Muhammed’in ve onun ehli beytinin yolundan olduğunu söylüyor. Fakat, kadı efendi bunun ne anlama geldiğinden de bi haber olduğu anlaşılıyor. Ehli Beyt ile ilgili olan Kur’an ayeti de şöyledir:

ŞURA SURESİ : 23. Ayet: “ Allah’ın, iman edip, barışa-hayra yönelik işler yapanlara müjdelediği, işte budur. De ki, ben buna karşılık sizden, yakın akrabamı-Ehlibeytimi sevmeniz dışında bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik-güzellik üretirse onun için, o ürettiğine bir güzellik daha ekleriz. Çünkü, Allah Gafur’dur, Çok affeder, Şekur’dur, iyiliğe karşılık verir. “

Ayrıca, peygamber efendimiz Hz. Muhammed, bırakalım Müslümanları farklı dinde olanların inanç ve ibadet özgürlüğünü savunmuştur. Konuyla ilgili hadis şöyledir:

“ Medine sözleşmesi, Müslümanlarla birlikte, Medine’li Yahudilerin din ve vicdan hürriyeti gibi temel haklarını da güvence altına almıştır. Yemen’e vali olarak gönderdiği Muaz B. Cebel’e Yahudilere dinleri konusunda problem çıkarmaması talimatını vermiştir. (Belazuri, Sayfa 71, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)

“ HAYIR VE ŞER ALLAH’TANDIR “

2-KADI: Hayrın, Şer’in Allah’tan geldiğine niçin inanmıyorsun? Bu sapıklık değil mi? Bu küfür değil mi?

HAMDULLAH DEDE: Allah hayrı yaratır. Allah’ın adı ve sıfatları içinde acıyan, bağışlayan, esirgeyen, seven, affeden, nimet veren adları olduğu halde, ŞER ADI yoktur. Suçlu, o fiili işleyendir.

 Hamdullah dede, bunu söylerken, aslında yine Kuran’a dayanmaktadır. Ancak, kadının buna da bilgisi cevap vermiyor. Kur’an’daki ilgili ayet şöyledir:

NİSA SURESİ: 79. Ayet: “İyilik ve güzellikten sana her ne ererse Allah’tandır. Kötülük ve çirkinlikten sana ulaşan şeyse kendi nefsindedir.”

ŞURA SURESİ 30 Ayet: "Size gelen çatan her felaket ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır."

3- KADI: Gayrı Müslümleri dergahta misafir etmişsiniz. Onlarla dost olmuş, sohbet etmişsiniz. Bu işlediğiniz cürüm katlinizi gerektirir.

HAMDULLAH DEDE: Biz, misafirperveriz. Misafirlerimiz arasında din, mezhep ayırımı yapmayız. Bu dinimizde de vardır.

Kadı efendi misafir kabul edip, ağırlamayı da büyük bir suç sayıyor. Bunun için bile öldürülmeleri gerektiğini söylüyor. Meğerse, İŞİD kafası on dokuzuncu yüzyılda da varmış. Kökleri bayağı eskiymiş. Konuyla ilgili olarak, Hazreti Muhammed’in bir hadisini aktarmak yerinde olacaktır.

“Peygamberimiz kendileriyle görüşmek üzere Medine’ye gelen NECRAN Hristiyanlarının Mescidi Nebeviye’de AYİN yapmalarına Müsaade etti. (İbni Hişam Cilt 2. sayfa 206, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi)

4-KADI: Şeyh Efendi, Allah Arapça konuşuyor, Kur'an'ı Kerim Arapça'dır. Peygamber Arapça konuşuyor.  Siz neden duaları Türkçe okuyorsunuz?

HAMDULLAH DEDE: Ahalimiz Arapça bilmiyor. Türkçe konuşuyor. Dualarımızın anlaşılması için, kendi dilimiz olan Türkçe ile okuyoruz.

MÜFTÜ: Ayetin manası sizi ilgilendirmez. MANASINI anlamadan okunan daha sevaptır.

Şimdi bu kadıya ne demeli? Rahmetli Aşık Mahzuni Şerif’in sözleri gelip yerini buluyor. “ Hey Arapça okuyup, yazanlar Allah Türkçe bilmiyor mu? ”   Böyle bağnaz ve tutucu birine nasıl cevap verilebilir? Her şeyi yaratan, bilen Allah, neden kendisine TÜRKÇE dua eden kulunu anlamasın. Bu kadı efendi herhalde bundan da habersiz. Cehaletin bu kadarına da pes doğrusu. Kur'an Arap kavmine indiği için, daha kolay anlaşılsın diye onların diliyle yazılmıştır. Arapça bilmeyenlere de Kur’an’ı kendi dillerinde öğrenmesi Kur'an'a uygun değil mi? Bre cahil. Konu ile ilgili ayetler şöyledir:

ZUHRUF SURESİ 23. Ayet: " Apaçık kitaba and ederim ki, biz onu anlayasınız diye Arap'ça bir Kur'an yaptık. "

FUSUSULET SURESİ: 44. Ayet: " Biz bu Kur'an’ı yabancı bir dille meydana koysaydık, ... Bir Arap'a yabancı bir dille söylenir mi? diyeceklerdi."

5-MÜFTÜ: Dinimiz akıl dinidir dermiş sin? Dinimiz, akıl dini olsaydı inanmayı imanın şartı olarak kabul etmezdik.

HAMDULLAH DEDE: Allah kitabında “Aklınızı kullanın” buyurur. Kur’an’daki ayetler bunu emrediyor.

Konuyla ilgili ayetler şunlardır:

ENAM SURESİ: 151. Ayet : “ De ki onlara, hadi gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını yüzünüze karşı okuyayım: Hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın. Ana-babaya çok iyi davranın. Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Biz sizi de onları da rızıklandırırız. Kötülüklerin görünenine de gizli kalanına da yaklaşmayın. Allah’ın saygın ve aziz kıldığı cana, bir hakkı savunmak dışında kıymayın. Allah size bunları önerdi ki, AKLINIZI işletebilesiniz. “

BAKARA SURESİ: 44. Ayet: “İnsanlara hayırda erginliği-dürüstlüğü emredip de öz benliklerinizi unutuyor musunuz? Üstelik de kitabı okuyup, durmaktasınız. Hala AKLINIZI kullanmayacak mısınız? “

KASAS SURESİ: 60.Ayet: “ Nasiplendirildiğiniz şeyler şu iğreti hayatın yararından ve süsünden ibarettir. Allah’ın katındaki ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Hala AKLINIZI işletmeyecek misiniz? “

NAHL SURESİ: 12. Ayet: " ...Şüphe yok ki, bunlarda akıl eden kimseler için dersler vardır."

ZÜMER SURESİ: 9. Ayet: " ....Ey Muhammed! de ki, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu ? Ancak AKIL sahipleri bundan öğüt alırlar."

ZÜMER SURESİ: 17 ve 18. Ayetler: "...Ey Muhammed! Dinleyip de en iyi söze uyan kullarımı müjdele. İşte Allah'ın doğru yola eriştirdikleri bunlardır. İşte onlar AKLI başında bulunanlardır. "

SAD SURESİ: 29. Ayet: " Ey Muhammed! Sana indirdiğimiz bu kitap kutludur. Ayetleri düşünsünler. AKLI olanlar ibret alsınlar. "

RUM SURESİ: 28. Ayet: “ Size öz benliklerinizden bir örnek verdi: Ellerinizin altında bulunanlardan, size verdiğimiz rızıklarda, sizinle aynı haklara sahip, birbirinizden çekindiğiniz gibi, kendilerinden çekineceğiniz ortaklarınız olur mu? İşte biz, AKLINI işletebilecek bir topluluk için ayetleri böyle fasıllara ayırarak açıklıyoruz. “

 Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Hamdullah dedenin bütün savunmaları ve konuşmaları Kur’an’a dayanmaktadır. Kur’an’ı çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. Ancak, karşısındakilerin bundan mahrum oldukları açıkça görülmektedir. Şeriat mahkemesinde kadılık yapanların bilgi, kültür ve din eğitiminden ne kadar yoksun olduğu, çok kaba, yüzeysel, ön yargılı bir bakış açısına sahip oldukları görülmektedir. Eğitimde Arap alfabesinin yerine Latin alfabesine geçilmesine karşı çıkan Şeyhülislam’ın gerekçesi “ Şeriat’a aykırıdır “ kararı olmuştu. Şeyhülislam’ı bu düşüncede olan bir devletin kadısından ve müftüsünden daha ne beklenir ki? Osmanlı’daki adaleti bu düşüncedekiler mi sağlayacak? Buna adalet denilir mi? Bu düşüncedeki bir devlet ayakta kalabilir mi? Bilime, akla kapalı olan bir toplum düzeni dünyadaki gelişmeleri yakalayabilir mi?

Çürümüş ve kokuşmuş bu sistemi yıkıp, yerine cumhuriyeti ve modern hukuk mahkemelerini kuran büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ü saygı ve minnetle anıyorum. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

Saygılarımla.

Hamdullah DEDEOĞLU

14.10.2017

KAYNAK: Hamdullah Çelebi'nin Savunması, İsmail Özmen-Yunus Koçak, 

* Kur’an’daki ayetler, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ve Milliyet Gazetesinin yayınladığı Kur'an'ı Kerim çevirisinden alınmıştır.

 

İŞİD-DEAŞ VE EL KAİDE TERÖR ÖRGÜTLERİNİN FİKİR KAYNAĞI NEDİR?

İŞİD-DEAŞ-EL KAİDE TERÖR ÖRGÜTLERİNİN FİKİR KAYNAĞI  NEDİR?

İslam coğrafyasını kasıp kavuran El Kaide, İŞİD (DEAŞ), BOKO HARAM gibi terör örgütlerinin İslam anlayışı nedir? Eylemlerine gerekçe yaptıkları ideolojinin kaynağı nereden geliyor? Bugün ki makalemizde bu sorulara cevaplar vereceğiz.

Yukarıda isimlerini verdiğimiz terör örgütlerinin eylemlerine gerekçe yaptıkları “İslam” anlayışı Vahabiliğe dayanmaktadır. Diyanet işleri başkanlığı da yayınladığı “DEAŞ DEHŞETE DAYALI BİR DİN İSTİSMARI” adlı kitapçıkta aynı tespiti yapmaktadır. O halde, makalemizin konusu olan Vahabilik neyi savunmaktadır? Önce onların fikirlerini bilmemiz gerekiyor. Sonra da bu fikirlerin Kur’an’a ve İslam dinine aykırı olup olmadıklarını bakmamız gerekiyor. Makalemizde ana kaynağımız Prof. Dr. Yusuf Yörükan’ın 1953 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dergisinde yayınlanan “VAHABİLİK” adlı inceleme yazısı olacaktır.

Vahabilik mezhebinin kurucusu olan Muhammed bin Abdulvahab, 1703’de Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı Hicaz bölgesinin Uyeyne kasabasında doğdu. 1791’de Deriye (Riyad) kentinde öldü. Babası Hanbeli mezhebinin imamlarındandı. Önce babasından, sonra da Mekke, Medine ve Şam vilayetlerinde Şafii ve Hanefi imamlardan din eğitimi gördü. Ancak aldığı bu din eğitiminden sonra çok farklı bir İslam anlayışını benimsedi. Bu nedenle hem ailesinden hem de çevresinde tepki çekti. Bunun üzerine fikirlerini yaymak için çöl bedevilerini kendisine hedef kitle seçti. İbni Abdulvahab, Müslüman kitlesinin altı yüz yıldan beri aldatıldığını, tarikatlara girdiklerini, türbeleri ziyaret ettiklerini, ibadetlerini ihmal ettiklerini, bu nedenle bunların mallarının “gerçek Müslümanlara helal” olduğunu telkin ederek, çöl bedevilerini yağma ve talana teşvik etti. Ve etrafına topladığı bedevilerle bölgedeki halkın mallarına zorla el koymaya başladı.

 Kendisine bağlı bir kitle yaratan İbni Abdulvahab, 1730 yılında Deriye (Riyad) kasabasına yerleşti. Bir süre sonra, Deriye kasabasının kabile reisi, Muhammed bin Suud’a kendi görüşlerini kabul ettirdi. Kabile reisi Deriye ve çevresindeki köylerde yaşayanları İbni Abdulvahab’a tabi kıldı. Burada iyice güçlenen Vahabiler saldırılarını daha da artırdılar. Kabile reisi İbni Suud, elde edilen ganimetlerden PAY alıyordu. Bölgenin yerel yöneticileri Vahabilere karşı mücadelede başarısız kalıyorlardı. Vahabilerin kontrol ettikleri bölgeler her geçen gün artıyordu. Osmanlı devleti ise, o yıllarda Ruslarla savaş halindeydi ve balkanlardaki iç isyanlarla uğraşıyordu. 

VAHABİLERİN İNGİLİZ DESTEĞİ İLE OSMANLI DEVLETİNE İSYANI

İbni Vahab öldüğünde, Necid ve Yemen’in büyük bir kesimi Vahabilerin denetimine geçmişti. Kendisinden sonra mezhebin başına oğlu Abdülaziz geçti. Onun döneminde bölge halkına yapılan talan ve yağma saldırıları Mekke, Medine, Irak ve Mısır’a kadar ulaştı. Kerbela’ya gönderdiği yağmacılar, Hz. Hüseyin’in türbesindeki altın, gümüş ve kıymetli eşyaları alarak Deriye’ye getirdiler. İran şahı, Osmanlı’ya gönderdiği mektuplarda saldırganların cezalandırılmasını, aksi taktirde bu işi kendilerinin yapacağını bildirdi. Durumun önemini kavrayan Osmanlı yöneticileri, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’ya yetki vererek asilerin yakalanmasını ve cezalandırılmasını, bölgenin de tekrar huzura kavuşturulmasını istediler. Mısır valisi ve oğlu İbrahim İki koldan Hicaz bölgesine girdiler. Vahabilerin ele geçirdiği yerleri onlardan temizlediler. İbni Vahab’ın iki oğlu bu çatışmalarda öldü. Vahabi hareketinin başında bulunan diğer oğlu Abdullah yakalanarak İstanbul’a gönderildi. İstanbul’daki yargılamadan sonra idam edildi.

Vahabi hareketi belli bir süre ortadan kalkmıştı. Ancak ileriki yıllarda İngilizlerin de desteğini alarak, Osmanlı devletine savaş açtılar. Ve Hicaz bölgesini denetim altına aldılar. Birinci dünya savaşının sonunda da yine İngilizlerin desteği ile Hicaz bölgesindeki bugünkü Suudi Arabistan devletini kurdular.

Vahabi hareketin ve bugünkü Suudi Arabistan’ın kuruluşunu kısaca özetledik. Şimdi asıl konumuza gelelim. Vahabilik neyi savunmaktadır? Diğer mezheplerden farkı nedir?

VAHABİLİĞİN İSLAM ANLAYIŞI

1-Dinde aklı kullanmayı reddederler. Hukuki içtihatları (yorumları), fen bilimlerini, felsefeyi kabul etmezler.

2-İbadetleri (namaz-oruç) imandan sayarlar. İbadetlerin yerine getirilmesinin imanı artırdığını ileri sürerler.

3-Kabirler üzerine türbe yapılmasını, ziyaret edilmesini dine aykırı bulurlar.

4-Tevhidde Kelime-i Şahadeti yeterli bulmazlar. İbadetlerin de yapılmasını şart koşarlar.

5-Vakıf müesseselerini reddederler, batıl bulurlar.

6-Namazın cemaatle kılınmasını şart koşarlar. Beş vakit namazın Camii’de kılınmasını mecburi sayarlar.

7-Sigara ve nargile içenler sarhoş olarak kabul edilir, cezası kırk değnektir.

8-Dinde tasavvufu reddederler. Tarikata girmeyi şirk (Allah’a ortak koşma) sayarlar.

9-Peygamberin hatıralarını anmayı, Hırka-i Şerif, Sakal-ı şerif ziyaretlerini şirk olarak kabul ederler.

10-Hz. Muhammed’e “Seyyiduna” ve “Mevlana” diyenleri kafir olarak kabul ederler.

11-Nazar boncuğu takmayı şirk olarak kabul ederler.

Yukarıda Vahabiliğin kısaca din anlayışını özetledik. Görüleceği gibi, savunduğu fikirler tamamen İslam’a aykırı, fanatik ve saldırgan bir yapıya sahiptir. Kendileri gibi inanmayan ve düşünmeyen her kesi düşman olarak kabul etmektedirler. Ve onlara karşı şiddet kullanmayı, onların can ve mallarının gasp edilmesini ve ortadan kaldırılmasını kendi anlayışına göre “HELAL” görmektedir. İşte İŞİD ve EL KAİDE gibi terör örgütleri de bunu savunmaktadır. Savundukları fikirlerle ve yaptıkları eylemlerle İslam coğrafyasını kan deryasına çevirmişlerdir. İslam coğrafyasını sömürgeleştirmek isteyenlere zemin hazırlamışlar ve onların piyonu olmuşlardır. Aynen birinci dünya savaşında İngiliz emperyalistlerine hizmet ettikleri gibi bugün de bu görevlerine devam etmektedirler. Oysa, İslam dini ilim ve fenne önem vermiş “ilim Çin’de dahi olsa gidip alın” demiştir. Vahabi anlayış ise, İslam’ı bağnaz, tutucu, gerici ve saldırgan bir din gibi sunmaktadır.

Vahabiliğin İslam anlayışını reddeden konuyla ilgili ayetler şunlardır:

ZÜMER SURESİ: 9. Ayet: “ …Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak AKIL sahipleri bundan öğüt alır.”

SAD SURESİ: 29. Ayet: “Ey Muhammed! Sana indirdiğimiz bu kitap kutludur. Ayetlerini düşünsünler. Aklı olanlar ibret alsınlar.“

ENAM SURESİ: 151. Ayet: “Haklı olmadıkça cana kıymayın. Allah bunu size haram etmiştir.”

BAKARA SURESİ: 256. Ayet: “Dinde baskı ve zorlama yoktur.”

Kur’an’daki ayetler gayet açıktır. Kur’an, aklı kullanmayı emrederken, meşru savunma dışında insan öldürmeyi ve zulmetmeyi yasaklamıştır. Ayetler açık olmasına rağmen, terör örgütleri eylemlerini “dinin gereği” gibi sunmaya devam etmektedirler. Terör örgütlerinin bu anlayışına İlahiyatçı-yazar Prof. Dr. Yusuf Yörükan’ın VAHABİLİK hakkındaki inceleme yazısı ile cevap vermeye devam edelim. Yusuf Yörükan Hoca, Vahabilik hakkında şöyle yazmaktadır:

“ Dinde akla yer vermemek meselesine gelince: Bu, evvela İslam ruhuna, peygamberin yoluna ve Kur’an-ı Kerim’in beyyine ayetine, tefekkür edin, nazar edin, emirlerine muhaliftir. Eğer din akla kıymet vermiyorsa, FİKİR ve VİCDAN hürriyeti yoktur. Anlamadan inanmak zorla inandırmaktır. Bu da taassup ve istibdatı doğurur. Zihinleri uyuşturur. İnsanlar gerçekleri hurafelerden ayıramaz olur. Halbuki Müslümanlık hurafelerle mücadele eden ve batıl itikatları reddeden, hamle verici bir dindir. Hz. Peygamber Müslüman olmak için müracat edenlere: “” Evvela, batıl itikatları ve hurafeleri terk edeceğinize söz verin, ondan sonra size Müslümanlığı tebliğ ederim“” demiştir.”

Yusuf hoca dinde aklı kullanmayı reddeden Abbasi halifelerinden ve Endülüs devletini yönetenlerden örnekler vererek şöyle devam etmektedir:

“… İslam tarihinde akılcılarla, nasiyecilerin (dinde aklı kullanmayı reddedenler) çarpıştığı devirler göz önüne alınmalıdır. Abbasi halifelerinden MEMUN ve halefleri zamanında AKILCILIK hüküm sürüyordu. Bu devir, İslam’da ilim ve medeniyetin ilerlediği ve insanların refaha kavuştuğu bir devirdir. MÜTEVEKKİL zamanında Ahmet İbni Hanbel’in nüfuzu dolayısıyla nassiyecilik (nakilcilik) hakim olunca, medeniyet ışığı süratle karardı. Abbasi devrinin insanları bir daha refah göremediler. ENDÜLÜS’de fikir hürriyeti yaşandığı devirde Avrupa’yı uyandıran bir medeniyet vücuda geldiği halde, HANBELİLİK orada hakim duruma geçtikten sonra, çok geçmeden Endülüs devleti yıkıldı. “

İlahiyatçı-yazar, Prof. Dr. Yusuf Yörükan yetmiş yıl önce Vahabilik konusunda bunları yazıp, İslam ülkelerini aydınlatmaya çaba sarf ederken, Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda yeterli bilgilendirme ve halkı aydınlatma görevini yerine getirebiliyor mu?  Konu ile ilgili olarak bir kitapçık yayınlamakla bu iş bitiyor mu?  Cuma hutbelerinde bu terör örgütlerinin savunduğu İslam anlayışının Kur’an’a aykırı olduğu anlatılamaz mı? Elinde yüz binin üzerinde kadrosu bulunan bir teşkilat basın-yayın ve televizyon aracılığı ile halkı aydınlatamaz mı? Açık oturumlar, paneller ve konferanslar düzenleyemez mi? Bu terör örgütleri ile sadece güvenlik güçleri mi mücadele edecek? Özellikle İlahiyat fakültelerindeki akademisyenlerin güvenlik güçlerine fikri olarak destek vermeleri gerekmiyor mu? Terör örgütlerine karşı canlarını siper eden güvenlik mensupları neden yalnız bırakılıyor?  Diyanet İşleri Başkanlığının tüm bu sorulara cevap vermesi gerekiyor. Öyle göstermelik olarak bir broşür yayınlamakla bu iş olmaz. Yayınladıkları kitapçıktaki dili de ne yazık ki sıradan insanların anlaması mümkün değildir. Kitapçıklarda ve broşürlerde kullanılan dil akademik bir değil, basit ve sade olmalıdır. Ayrıca Diyanetin artık mezhepçi damardan da kurtulması gerekiyor. Fetö’yü anlatıyor, ŞİA’ya benzetiyor, DEAŞ’ı anlatıyor, Hasan Sabbah’a benzetiyor. Dünyaya mezhepçi gözlüğü ile bakınca böyle oluyor. Bir türlü objektif olamıyor. Diyanetin kadroları bugünkü olaylara, Abbasi Halifesi Kadir Billah’ın bin yıl önce mezhepler hakkında almış olduğu kararlar doğrultusunda bakıyorlar. Bir türlü yirmi birinci yüzyıla gelemiyorlar.   

Makalemizi bitirirken, halkımızı din maskeli terör örgütlerine karşı bilinçlendirmek ve onları aydınlatmak hepimizin görevi olmalıdır. Ancak başta da bu görev Diyanet İşleri Başkanlığına düşmektedir. Zira bu fikri mücadeleyi ancak geniş olanaklara ve donanımlara sahip bir kurum yapabilir. Diyanet, bazılarına destek olmak ve popülist açıklamalar yapmak yerine, mezhepçi gözlüğünü çıkartarak asli görevine dönmelidir.

Saygılarımla.

23.09.2019

Hamdullah Dedeoğlu

 

 


7 Mart 2024 Perşembe

AMASYA BABA İLYAS CEM EVİ İNŞAATINA DESTEK GECESİ YAPILDI




Baba İlyas Cem evi inşaatı destek gecesinin açış konuşmasını Cem Vakfı Amasya Şubesi Başkanı Haydar Kılıç Dede yaptı.


Amasya Milletvekilleri Sayın Hasan Çilez, Sayın Reşat Karagöz ve Sayın Halük İpek  dayanışma  gecesine katılarak destek verdiler. 


Baba İlyas Cem evi inşaatına destek gecesine Amasya Belediye başkanı sayın Dr. Bayram Çelik eşi ile birlikte  katıldılar.


Müzisyen ve saz sanatçısı Özgür Akkız Deyiş ve düvazlar söyledi. 

Sanatçı Gökhan Göbel de sazı ve sözüyle geceye katkıda bulundu.

AMASYA BABA İLYAS CEM EVİ İNŞAATINA DESTEK GECESİ YAPILDI

Amasya’da yapımı devam eden Baba İlyas Cem Evi inşaatına destek amacıyla yemekli ve müzikli bir gece düzenlendi.

Büyük Amasya Otelinde düzenlenen geceye Amasya Belediye Başkanı Dr. Bayram Çelik, Amasya AK Parti Milletvekilleri Haluk İpek, Hasan Çilez, CHP Amasya Milletvekili Reşat Karagöz, AK Parti Amasya Belediye Başkan adayı Mehmet Uyanık, CHP Amasya Belediye başkan adayı Turgay Sevindi, İyi Parti Amasya Belediye Başkan adayı Erhan Ciğer katılarak destek verdiler.

Gecenin açılış konuşmasını CEM VAKFI Amasya Şubesi Başkanı Haydar Kılıç Dede yaptı. Haydar Kılıç Dede yaptığı konuşmada, sekiz yüz yıl sonra Baba İlyas Horasani’nin yaptığı hizmeti devam ettireceklerini, aş evi ve misafirhanenin ayırım yapmadan herkese açık olacağını, Cem Evinde Alevi İslam anlayışını yaşatmaya devam edeceklerini söyledi.

Dayanışma gecesi Amasyalı müzisyen ve saz sanatçısı Özgür Akkız’ın söylediği deyiş ve düvazlarla sona erdi.  

Popular