27 Ocak 2024 Cumartesi
AYDINLAR VE DİN
25 Ocak 2024 Perşembe
CEM İBADETİNİN TÜRKÇE İLE YAPILMASI KUR’AN’A UYGUN MU ?
Ayrıca NUR suresinin 35 ve 36. ayetlerinde "İzin verilen evlerde kandil (Çerağ) yakılır" denilerek ibadet evlerinde Allah "tesbih" (anmak-zikretmek) edilir denilmektedir. İlgili ayetler şöyledir:
35. Ayet:"Allah göklerin ve yerin Nur'udur. O'nun Nur'u içinde ışık bulunan bir kandile benzer. O ışık bir cam içindedir. Cam da sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Bu, yalnız ne doğuda, ne de batıda bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır. Onun yağı kendisine bir ateş dokunmasa bile, hemen ışık verir. Bu ışık Nur üstüne Nur'dur. Allah dilediğini Nur'una kavuştururur."
36. Ayet: " Bu ışık Allah'ın yüksek tutulmasına ve içlerinde adının anılmasına izin verildiği evlerde yakılır. Onlar burada sabah, akşam O'nu tesbih ederler."
20 Ocak 2024 Cumartesi
HER ŞEYİN ZAMANI VAR
HER ŞEYİN ZAMANI VAR
Kaptırmış, gidiyorsun acelem var diye.
Nasıl olsa, rüzgar esiyor diye.
Sonsuza kadar eseceğini sanma,
Sonra pişman olursun, niye arkasından gittim diye.
Her rüzgarın bir mevsimi var.
Yağmur getireni, kar getireni var.
Sel olup akanı var, afat olup yıkanı var.
Kaptırma kendini, her şeyin bir bedeli var.
Her rüzgarın bir görevi var.
Yazın serinleteni, kışın üşüteni var.
Hava dönüyor, ufukta güneş var.
Gün aydınlanıyor, güzel haberler var.
06.02.2017
19 Ocak 2024 Cuma
İSLAM DÜNYASININ BİLİM İNSANLARI AKILCI EKOLDEN Mİ, NAKİLCİ EKOLDEN Mİ GELİYOR?
BİRUNİ
HAREZMİ
İSLAM DÜNYASININ BİLİM İNSANLARI AKILCI EKOLDEN Mİ, NAKİLCİ EKOLDEN Mİ GELİYOR?
Dinde aklı reddedip, nakli yanı diğer deyimle nasçı-kaderci ekolü savunanlar İslam coğrafyasındaki bilim insanlarının bilime, tekniğe yaptıkları katkılarla, buluşlarla övünürler. Oysa, İslam coğrafyasındaki bilim insanlarının hayatları ve yaptıkları yakından incelendiğinde, bunların dinde nakilciliği değil, akılcılığı savundukları görülecektir. Eğer nakilcilerin dedikleri doğru olsaydı bilim insanlarının nasçı-nakilci olması gerekirdi. Ancak bu bilimdeki yenilikleri ve teknolojik gelişmeleri yakalamak için engel teşkil ederdi. Zira bütün icat ve buluşlar deneye, gözleme, analize ve somut verilere dayanmak zorundadır. Bu deneyler ve gözlemler de ancak akıl sayesinde yapılabilir. Dolayısıyla İslam dünyasının 10.11. ve 12. Yüzyılda bilim ve teknolojide önde olması, İslam dininde akılcı ekolü temsil eden Mutezile mensuplarının yönetim kademesinde bulunması sayesinde olmuştur. Örnekleyecek olursak, Biruni, İbn-i Sina, Harezmi, Ömer Hayyam gibi en önde gelen bilim ve sanat insanları eserlerinde hep aklı kullanmışlardır.
Şimdi bu tezimizi güçlendirmek için en tanınmış bilim adamlarından olan Biruni, İbn-i Sina ve Harezmi üzerinden gidelim.
BİRUNİ: Esas adı Ebu Reyhan Mahmud bin Ahmed el BİRUNİ’DİR. Horasan'ın Harezm bölgesinde doğdu. 1048 yılında Gazne’de vefat etti. Yirmi beş yaşında ilk eserini yazdı. Astronomi dalında yazdığı “Kanun” adlı eseri altı asır boyunca Avrupa’da ders kitabı olarak okutuldu. Kitaplarının çoğunu Arapça yazdı. Toplamda yüz seksen eser ortaya koydu. Eserleri, Matematik, Astronomi, Coğrafya, Tarih ve Farmoloji üzerinedir. Matematik’te Trigonometri dalında yeni teoriler geliştirdi. Coğrafya dalında enlem ve boylamların uzaklıklarını hesapladı. Madenlerin özgül ağırlıklarını buldu. Bulduğu değerler bugünkülerle neredeyse aynıdır.
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Mehmet Alıcı, “Dinler Tarihçisi olarak Biruni” adlı makalesinde Biruni için şu değerlendirmeyi yapmaktadır:
“Biruni incelediği konularda somut verilere dayanmıştır. Gözleme, deneye önem vermiştir. Biruni’nin ilmi kişiliğinin en önemli özelliği akılcı oluşudur.”
İBN-İ SİNA: Uzun ismi Ebu Ali Sina’dır. 980 yılında Orta Asya’nın Buhara kentinin Efşene köyünde doğdu. 1037 yılında Hamedan’da vefat etti. İbn-i Sina Tıp, Astronomi, Felsefe, alanında eserler yazmıştır. “Erken Tıbbın Babası”, “Filozofların Prensi” olarak ün yapmıştır. Tıp alanındaki eserleri 18. Yüzyıla kadar Avrupa’da ders kitabı olarak okutulmuştur. En önemli buluşu, kanın besinleri taşıyan bir sıvı olduğudur. Şeker hastalığını idrardan alınacak numune ile belirleneceğini ilk o tespit etmiştir. Ayrıca Kızıl, Şarbon, karaciğere bağlı hastalıkları ve hepatiti yine İbn-i Sina keşfetmiştir.
Hastalıkların gözle görülmeyen mikroplardan kaynaklandığını, ameliyatlarda hastanın acı çekmemesi için uyuşturma yöntemini de yine ilk İbn-i Sina uygulamıştır. En önemli iki eseri “Tıp Kanunu” ve “Şifa”dır.
İbn-i Sina’nın bir diğer özelliği de vefatından önce bütün mal varlığını yoksullara dağıtması ve kölelerini azat etmesi olmuştur.
HAREZMİ: Tam adı Ebu Cafer Muhammed bin Musa el Harezmi’dir. 780 yılında Harezm bölgesinde doğdu. 850 yılında Bağdat’ta vefat etti. Matematik, Astronomi, Coğrafya ve Algoritma alanlarında eserler yazdı. Matematikte ilk kez sıfır rakamını o kullanmıştır. Cebir ve Trigonometrinin kurucusu sayılır. Birinci ve ikinci derecede denklemleri analitik metotla, tek bilinmeyen denklemleri ise, cebirsel ve geometrik metotlarla çözmenin yollarını bulmuştur. Cebir alanındaki eserleri 16. Yüzyıla kadar Avrupa’da ders kitabı olarak okutulmuştur.
Hayatlarını ve bilime yaptıkları katkılarını kısaca özetlediğimiz üç bilim insanının akıl ve mantıklarını kullanmadan eserlerini yazmaları mümkün olur muydu? Elbette ki cevabımız hayırdır. Fakat dinde nakilciliği yani nasçılığı savunanlar bunu bir türlü anlamamışlar ya da anlamak istememişlerdir. Bunların her şeyi kadere bağlayan bu düşünce anlayışının İslam coğrafyasında hakim olmasından sonra, önce duraklama sonra da gerileme dönemi başlamıştır. Bu kaderci anlayış insanları tembelliğe, miskinliğe sevk etmiş ve hür düşüncenin önünü kapatmıştır. İslam ülkeleri bunun sonucunda aklını öne alan bir düşünce akımını hakim kılan Avrupa ülkelerinin sömürgeleri olmuşlardır. Tüm doğal kaynaklar ise, bu ülkeler tarafından yağmalanmaya devam edilmektedir. Oysa, İslam dininin kutsal kitabı olan Kur’an’ı Kerim’de aklın kullanılması konusunda onlarca ayet bulunmaktadır. Ancak yöneticiler aklı kullanmaktan kaçınmışlardır. Zira insanları bu şekilde yönetmek daha kolay olmaktadır. Çünkü yaşanan her şey kadere bağlanmaktadır. Kaderci anlayış ise, insanların aklını kullanmasına pranga vurmaktadır.
İslam ülkelerinin ayağa kalkabilmesi için yeniden aklı ve mantığı öne alan yönetimlere ve bilim adamlarına ihtiyaç duymaktadır. Ama ne yazık ki, tam tersi yapılmakta, tepeden tabana “din” adı altında bin dört yüz yıl önceki toplum düzeni dayatılmak istenmektedir. İşte İslam ülkelerinin kaderciliği dayatan bu gericiliği aşmadan, modern dünyadaki yerini alması asla mümkün olmayacaktır.
Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu.
17.01.2024.
BİR AYDINLANMA LİDERİ: HACI BEKTAŞ VELİ
BİR AYDINLANMA LİDERİ: HACI BEKTAŞI VELİ
Bizim aydınların Avrupalılara ve onların yarattığı kültür ve medeniyete aşırı derecede hayran olmalarını bir türlü anlayamamıştım. Bu hayranlıklarını ifade ederken, içinden çıktıkları toplumu ve kültürleri sürekli aşağılamalarına da bir anlam verememiştim. Bunun nedeni neydi? Oysa, Anadolu ve onun devamı olan Mezopotamya dünya uygarlığına sayısız değerler katmış bir bölgeydi. Yazılı medeniyete beşiklik etmiş, tarımsal üretimi başlatmış, Avrupa medeniyetine de kaynaklık etmiş bir coğrafyaydı. Bu karşı tarafı yüceltme, kendisini küçük görme anlayışı nereden geliyordu?
Bu düşünce ve anlayışların alt yapısını, Hacı Bektaş
Veli’nin hayatını ve fikirlerini araştırmaya başladıktan sonra anlamaya başladım. Bu araştırmalar sonunda birisinin sürekli olarak bazı şeyleri bize tek
taraflı empoze etmeye çalıştığını fark ettim. Empoze edilenlerden birkaçını
hemen sayalım. Pusulanın, kağıdın, matbaanın, barutun mucidi bir doğu ülkesi
olan Çin olmasına rağmen, kazanımlarına sahip çıkan ve bunu sanki ilk kendileri
keşfetmiş gibi sunan Avrupalılar olmuştu. Yine Amerika’yı
sömürgeleştirmelerini ve doğal kaynaklarını yağmalamalarını bütün dünyaya “keşif”
diye sunmuşlardı.Üstelik Katlettikleri Amerikalı yerlileri ve yağmaladıkları doğayı
da gizleyerek yapmışlardı. Kendilerine karşı direnmeyen ya da teslim aldıkları
yerli halkı da mensubu oldukları Hıristiyanlık dini ile de köleleştirmişlerdi.
Aynen Afrika’da siyahi ırktan olan insanlara yaptıkları gibi. Üstelik
sürekli barışı öğütleyen bir dini, çıkarlarına alet ederek
gerçekleştirmişlerdi.
Verdiğimiz örneklerden anlaşılacağı gibi, Avrupalı
egemenlerin ne kadar bencil ve insafsız oldukları ortadadır. İşte bu
yapılanlara karşı vicdanlı ve namuslu aydınlar yine Avrupa’dan çıkmış ve bu
haksızlıklara ve insanlık dışı uygulamalara “dur” diyerek seslerini
yükseltmişlerdi. Avrupa’yı medenileştiren ve aydınlanma devrimini
gerçekleştiren de yine aynı kişilerdi. Saygıyı ve hayranlığı, hümanizm ve
aydınlanma ışığını yayanlar hak etmektedir. Bütün Avrupa değil.
Ancak burada dikkatimizi çeken Avrupalı aydınlardan dört yüz yıl önce aydınlanmanın sembolü olan “aklı
kullanmayı” ve "Hümanizmi" Anadolu’da insanlara anlatan bir lider vardı. Bu lider, aynı zamanda dini
bir lider olan Hacı Bektaş Veli idi. Hacı Bektaş Veli, Avrupalı aydınların 17. ve
18. yüz yılda savunduklarını, 13. yüzyılda halka ulaştırmak için büyük çaba
sarf etmişti. Ama ne yazık ki; Hacı Bektaş Veli’nin hümanizmi savunan, aklı kullanmayı
öğütleyen fikirlerini tanıtmak ve bunları dünyaya anlatmak kimsenin aklına
gelmemişti. Avrupa’daki egemenler gibi, Türkiye’deki egemenler de Hacı Bektaş Veli’nin
düşüncelerinin halkla buluşmasını ve tanınmasını elbette istememişlerdi. Ancak,
Avrupalılara methiyeler dizen, dünyadaki gelişmeleri takip etmekle övünen bizim
sözde aydınlarımız ne yapmışlardı? Maalesef onlar da görevlerini yerine
getirmemişlerdir. Çok küçük bir kısmını saymazsak, hemen hemen hepsi
bildiklerini Avrupa’dan transfer etmişlerdir. Hatta, İslam dini hakkındaki
düşünceleri de buna dahildir. İslam’ı kendi orijinal kaynaklarından araştırmak
yerine, Avrupalı oryantalistlerin araştırmalarını kendilerine referans
yapmışlardır. Bu yüzden de yerli olan araştırmacılara gerekli önemi ve desteği
sunmamışlardır. Hacı Bektaş Veli ve son yüzyılın öne çıkan din bilgini Prof.
Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e değer vermemelerinin kaynağı da buradan gelmektedir.
Hacı Bektaş Veli her ne kadar bir din adamı ise de aynı
zamanda bir felsefeci ve filozoftur. Geldiği yer olan Horasan, yıllarca Sasaniler’in
ve daha önce Pers’lerin hüküm sürdüğü ve medeniyet kurduğu bir coğrafyaydı. Kültür
ve felsefe üreten bir yerdi. Yani Hacı Bektaş Veli’nin yetiştiği ortamın
dayandığı bir bilgi birikimi ve alt yapısı vardı. İşte buradan elde ettiği
bilgileri sentezleyerek fikir ve düşüncelerini oluşturmuştu. Bu düşüncelerini
kısaca şöyle özetleyebiliriz:
Hacı Bektaş Veli’nin din anlayışı, akıl ve insan sevgisi üzerine dayanır. Onun anlayışında din ve mezhep ayırımı yoktur. Ona göre asıl olan insandır. İnsan, Tanrı’nın yarattığı en kutsal varlıktır. Çünkü, Tanrı insana diğer varlıklarda bulunmayan aklı vermiştir. İnsanlar aklı sayesinde en doğruyu ve en güzelini bulurlar. Evrende ne varsa, insanın bedeninde de onun olduğunu, ruhunda da Tanrının sıfatlarını barındırdığını belirtmiştir.
Hacı Bektaş
Veli, bütün insanları din ve mezhep ayırımı yapmadan eşit görürken, hümanist
düşünceyi savunurken, aynı yüz yılda Avrupa'da Katolik kilisesinin başında bulunan Papa hem Müslümanlara hem de farklı
Hıristiyan gruplarına karşı haçlı seferleri düzenlemek için çağrılar
yapıyordu.
Hacı Bektaş Veli’nin İslam anlayışı aynı zamanda akla
dayanmaktadır. Bunun asıl kaynağı da Kur’an’dır. Kur’an, birçok ayet de aklın
kullanmasını emreder. Hacı Bektaş Veli, Makalat-ı Gaybiyye ve Kelimat-ı Ayniyye
adlı eserinde, akıl hakkında şöyle demektedir:
“İman akıl üzerinedir. Akıl sultandır. Sultan giderse,
naip de durmaz. İman bir hazinedir. İblis bir hırsızdır. İmanın bekçisi
akıldır. Bekçi giderse iman nice olur. Akıl haznedardır. Haznedar giderse
hırsız da hazineyi çalar. İnsan koyundur. Akıl çobandır. İblis de kurttur.
Çoban giderse, kurt koyunu ne yapar? “
Hacı Bektaş Veli 13. Yüzyılda bunları söylediğinde,
Avrupa ülkeleri Papa’nın baskısı ve zulmü altında inliyordu. Şifacı kadınlar
cadı kazanlarında yakılıyor, cennet tapuları para ile dağıtılıyor, günahlar
para karşılığında bağışlanıyordu. Kiliseye boyun eğmeyenler ise, aforoz edilip
cezalandırılıyordu.
Avrupa’nın aklı kullanması aşamasına gelebilmesi için
daha önünde dört yüz yıl vardı. Yani Avrupa’nın aydınlanmasını sağlayacak olan
Rene Descartes ve İmmanuel Kant’ın ortaya çıkması için daha dört yüz yıl beklemesi
gerekiyordu. Tüm bu tarihi gerçeklere rağmen, biz bize ait olan hümanist ve
aklı kullanmayı öne çıkaran bir düşünceyi aradan yedi yüz elli yıl geçmesine rağmen,
başta Avrupa olmak üzere dünyaya tanıtamamışız. Bunun nedeni neydi? Bunun nedeni
kendi öz değerlerimize önem vermememizden kaynaklanıyordu. Aydınlarımızın kendi
kültürlerine yabancı kalmasından ve kendilerine güvenmemesinden geliyordu. Eğer
Avrupa’nın Hacı Bektaş Veli gibi bir önderi olsaydı, dünyada onun düşüncelerini
tanımayan kimse kalmazdı. Burada sadece aydınlarımızı eleştirdik. Ancak devleti
yönetenlerin de elbette payları bulunmaktadır. Kültür bakanlığı da maalesef
aynı tutum içindedir.
Osmanlı Devleti
de kuruluşunda Bektaşilikle kurduğu ittifakı 16. Yüzyıldan sonra bozmuş, yerine bağnaz ve tutucu
olanları tercih etmişti. Ve bunun sonunda gelişmelerin gerisinde kaldığı için tasfiye
olmak zorunda kalmıştı. Hayatın gerçekleri böyledir. Dünyadaki gelişmeleri
yakalayamayan gider. Onun yerine geleceği okuyabilen gelir. Bu bir doğa kanunudur. Doğaya uyum sağlayan yaşar. Uyum sağlamayan gider. Aynı kural devletler için de geçerlidir. Tarihe baktığımızda bunu görürüz.
Makalemizi Hacı Bektaş Veli’nin veciz sözleri ile
tamamlayalım.
***Kızlarınızı okutunuz, onlar geleceğin anneleridir.
***İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
***Akıl beden içinde sultandır.
***Dil, mızraktan daha derin yaralar.
***Her ne arar isen, kendinden ara, aradığın
kendindendir.
***İlim aynaya benzer, ona bakan kendini görür.
***Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine
kurulmuştur.
***Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyi iyidir.
***Eline, beline, diline sahip ol.
Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
12.05.2020.
Kaynaklar:
--Mustafa Şişman, Hacı Bektaş Veli, Sepya
yayınları,2013
--Tevfik Oytan, Bektaşiliğin İç yüzü
--Gazi Ün. Hacı Bektaş Veli Araştırma dergisi.
4 Ocak 2024 Perşembe
DİNLER TOPLUMLARI İLERİYE Mİ, GERİYE Mİ GÖTÜRMEYİ AMAÇLAR?
DİNLER TOPLUMLARI İLERİYE Mİ, GERİYE Mİ GÖTÜRMEYİ AMAÇLAR?
İslam ülkelerinin dünya ekonomisi ve siyaseti içindeki yerine baktığımızda, en son sıralarda yer aldığını görmekteyiz. O halde, insanlığa en son inen din olmasına rağmen, İslam ülkeleri neden ekonomide, teknolojide ve dünya siyasetinin belirlenmesinde en alt sıralarda yer almaktadır? Bu makalemizde bu konuyu açıklamaya ve üzerinde fikir yürütmeye çalışacağız.
Dinlerin amacı nedir? Toplumu ileriye mi, geriye götürmeyi mi amaçlar? Elbette ki ileriye götürmeyi amaçlar. O halde kendilerini “İslamcı” ya da İslam dininin temsilcisi olarak gören parti, dernek, vakıf ve kuruluşlar neden İslam dininin ortaya çıktığı 7. Yüzyıldaki hukuk sistemini (Şeriatı) savunmaktalar?
Şeriat düzenini savunan bu çevreler, dinlerin amacını da İslam’ı da anlamamışlardır. Zira eğer dinlerin getirdiği hukuk sistemi (şeriatı) değişmemiş olsaydı, yüce yaratan neden birden fazla peygamber göndersin? Peygamberlerin tebliğ ettikleri dinlerde tek tanrı inancı aynı kalırken, şeriatlar farklıydı. Yani getirdikleri hukuk sistemi farklıydı. Bunlar Hazreti Musa şeriatı, Hazreti İsa şeriatı ve Hazreti Muhammed Şeriatı olarak adlandırılıyordu. Dinler insanların inançlarını belirlerken, aynı zamanda ekonomik ve siyasi sistemleri de belirliyordu. Zira dinler eski inançların ve ekonomik sistemlerin yerine yenilerini inşa ediyordu. Bu değişim bazen reformla olurken, bazen de ihtilalle oluyordu. Hazreti İsa, Filistin bölgesinde yozlaşmış ve çürümüş ekonomik ve dini sistemin yerine daha insancıl, daha paylaşımcı bir düzeni kurmak için tebliğlerde bulunmuştu. Ancak bunun bedeli çarmıha gerilmek olmuştu. Hz. Muhammed ise, tebliğ ettiği yeni dini ve ekonomik sistemi silahlı mücadele ile başarmıştı. Çünkü karşısındakiler silaha başvurmuştu. Yeni dini yaymak ve yeni bir ekonomik sistemi kurmak ancak silaha, silahla karşılık verilerek kurulabilirdi. Zira hiçbir egemen elinde tuttuğu siyasi ve ekonomik gücü bırakmak istemiyordu. Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği din hak ve adaletten yanaydı. Üstelik köleliğin kaldırılmasını ve gelirin paylaşılmasını savunuyordu. Bu gücü elinde tutan egemenler ise, bu taleplere şiddetle karşı çıkıyorlardı. Hz. Muhammed, çoğu akrabası olan bu egemenlerle savaşmaktan kaçınmadı. Amcalarından Abbas Mekke'nin en tanınmıs tefecilerindendi. Yine ayni sekilde diğer amcası Ebu Leheb çok zengin bir köle tüccariydı. İşte, Hz. Muhammed bunlara karşı mücadele ediyordu.
Hz. Muhammed uzun mucadeleler ve savaşlardan sonra yeni dini ve ekonomik sistemi silahlı güç kullanarak Hicaz bölgesinde hakim kıldı. Bu yeni din sayesinde bölgedeki yoksullar, dul ve yetimler bazı haklar elde ettiler. Kölelerin azat edilmesi de hız kazandı. Zira kutsal kitapta kölelerin azat edilmesi isteniyordu. Hiçbir sosyal hakkı olmayan ve erkekler tarafından alınıp-satılabilen bir emtia gibi görülen kadınlar az da olsa bazı haklar elde ettiler. Bunlar mirastan pay alma, evlenirken kadına bir bedel ödenmesi, şahit olarak tanınması, bir erkeğin en fazla dört kadınla evlenebilmesi gibi somut kazanımlardı. (Erkekler daha önce sayısız kadınla evlenebiliyordu)
Özetleyecek olursak, dinler toplumları ileriye götürme görevini üstlenmişlerdir. Yani inançların temeli olan tek tanrı inancı yerini korurken, ekonomik ve hukuk sistemini değiştirmişlerdir. Bunun nedeni; üretim şeklinin ve üretim araçlarının değişmesiydi. Üretim şekli değişince, ona uygun olarak hukuk sistemi de değişmek zorundaydı. Örneğin; 7. Yüzyılda karadaki nakliye aracı deveydi. İki devenin çarpışması sonucu kimse hayatını kaybetmiyordu. Ancak, 21. Yüzyılda karada arabalar, havada uçaklar çarpıştığında onlarca insan hayatını kaybediyordu. Yeni hukuk sisteminin de buna göre yapılandırılması gerekiyordu. İşte biz buna şer-i hükümler diyoruz. Yani bugünkü anlamıyla biz buna kanun ya da yasa diyoruz. Şer-i hükümler olan kanun ve yasalar insanların ihtiyacına göre değişebilir. Bunun karşısında olmak dinlerin özünü anlamamaktır. Bu anlayış "Ben nakliye aracı olarak treni ve kamyonu değil, deve ve katırı kullanmak istiyorum" demekle eş değerdedir. Ama bunu yaşamında yapmıyorsun en son model araca biniyorsun, ticaretini de motorlu araçlarla ve gemilerle yapıyorsun. Burada bir tezatlik yok mu? Yani Şeriat isteyenler günlük yaşamlarında tersini yapmaktadırlar. Kısaca söyleyecek olursak, "şeriat isteriz" diyenlerin bu talepleri tarihin gidişine set koymaktır. Tarihin gidişine set olmak isteyenlerin savundukları sistemin din ve imanla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Bunlar ilerlemenin önünde barikat kurmak isteyenlerdir. Aynen 7. Yüzyılda Hz. Muhammed’e engel olmak isteyenler gibi. O tarihte Hz. Muhammed’in getirdiği hukuk sistemine (Şeriata) karşı çıkanlara ne deniliyordu? "Cahiller." İşte bugünkü cumhuriyet rejiminin getirdiği kanun ve hükümleri ortadan kaldırıp, 7. yüzyıldaki şeriatı hakim kılmak isteyenler de cahildirler. Zira, 7. Yüzyılda donup kalmışlardır. Bir türlü 21. Yüzyıla gelememişlerdir. Onlara önerim dinler tarihini, özel olarak da İslam tarihini okumalarıdır.
Makalemizi bitirirken, başlıktaki soruya vereceğimiz cevap şöyledir: İslam ülkelerinin dünya sıralamasında en altlarda yer almasının nedeni Hz. Muhammed’i ve getirdiği dini iyi anlayamamalarından kaynaklanmaktadır. Zira Kur’an’ı Kerim’de defalarca “Aklınızı kullanın” denilmesine rağmen, ülke yönetimlerini elinde bulunduranlar hala aklını kullanmaktan imtina etmektedirler.
Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
04.01.2024.
Amasya.
27 Aralık 2023 Çarşamba
ALEVİLİK'DE KIZ İSTEME, SÖZ-NİŞAN VE NİKAH ERKANI NASIL YAPILIR?
ALEVİLİK'DE KIZ İSTEME, SÖZ-NİŞAN VE NİKAH ERKANI NASIL YAPILIR?
Alevilik de kız isteme ve Dede nikahının nasıl yapıldığı konusunda toplumumuzda bir talep olduğunu tespit ettim. Bu istekleri karşılamak amacıyla herkesin kolayca ulaşabilmesi için teknolojinin de yardımıyla bloğumuzda bu erkanın nasıl yapıldığının yayınlanmasının yararlı olacağını düşündüm. Bu konuda kaynağımız Hüseyin Doğan Dedenin derlediği ve "Garip dede Türbesi Koruma, Onarma ve Yaşatma Derneğinin yayınladığı "DUA" isimli kitabı olacaktır. Bu çalışmasından dolayı Hüseyin Doğan Dedeye teşekkürlerimi sunuyorum. Kitapta yer alan ilgili bölümü bilgilerinize sunuyorum.
Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
27.12.2023
KIZ İSTEME ERKANI
Her iki ailenin tanışma, görüşmelerinden ve çocuklarının da olumlu kararından sonra, kararlaştırılan gün ve saatte uygun görülen yakınlarıyla birlikte kız evine gidilir. Evlenmeye karar veren gençler için söz-nişan yüzükleri ve uygun görülen takılar karşılıklı olarak alınır.
Erkek tarafının aile büyükleri, toplanma maksatlarının hayırlı bir hizmet için olduğunu açıklar. Aileler arasında alınacak hediyeler için anlaşma sağlanır. Allah'ın emri ortaya konulduktan sonra, alınacak veya verilecek hediyeler yüzünden verilen sözden dönüş olmaz. Çünkü söz verme Alevilik'de ikrardır. İkrarın da inkarı yolumuza göre düşkünlüktür.
Anlaşma sağlanıp tamamlandıktan sonra, erkek tarafın temsilcisi veya babası serilen postun üzerine edep erkan üzere oturarak kızı ailesinden ister. Bu istekte şöyle denilir:
"Allah'ın emri, peygamberin kavli, İmam Cafer Sadık hazretlerinin içtihadı üzerine ve hazır bulunan cemaatin de tanıklığı ile kızınız ........( ) oğlumuz .....( ) eş olarak istemeye geldik." der ve bunu üç kez kez tekrar eder.
Kız babası veya vekili cevaben;
"Allah'ın emri başımızın tacıdır. Allah'ın emri, peygamberin kavli, İmam Cafer Sadık hazretlerinin içtihadı üzerine hazır bulunan cemaatin de tanıklığı ile kızımız ..(Fatma'yı)... oğlunuz..(Ali'ye) eş olarak verdim. Allah hayırlı eylesin." diyerek üç kez tekrar eder.
Her iki ailenin "olur" cevabından sonra dede dua verir:
"Allah, Allah!
İlahi Yarabbi! Senin yüce emrin, peygamberin kavli, Ehlibeytin içtihadı üzerine hazır bulunan cemaatin tanıklığı üzerine evlilik yolunda ilk adımı atan, yuvalarını kurmaya başlayan canların niyetlerini dergahı izzetinde kabul, amellerini makbul, ikrarlarını kadim, muhabbetlerini daim eyle."
"Ömürlerine bereket, vücutlarına sıhhat, yuvalarına saadet ve selamet ihsan eyle.
Her iki evladımıza ve ailelerine hayırlı ve uğurlu eyle.
Aralarındaki sevgi ve saygıyı sonsuz eyle.
Yuvalarını mutlu, nimetleri bereketli eyle.
Verdiğiniz ikrardan dönmeyesiniz.
Pir divanında utanmayasınız. Birbirinizden de usanmayasınız.
Yüce Allah gelecek kazalardan, belalardan emin eyleye.
Ehlibeyt'in katarından ve didarından mahrum eylemeye.
Duası bizden, kabulü Allah'tan ola.
Gerçeğe Hü.
Duadan sonra aileler birbirleriyle niyazlaşırlar. Evlenecek çocuklar huzura gelir, söz-nişan yüzükleri ve takılar takıldıktan sonra herkesle görüşürler. Kahve, şeker, ikramı yapılır. Şerbet dağıtılır. Şerbeti içen çocuklarımıza dede "Allah ağzınızı tatlı, gününüzü mutlu, ömrünüzü uzun ve sağlıklı eylesin" diye dua eder.
Kız isteme ve söz-nişan yüzüğü takma töreni sona ermiş olur. (Yöreye ve şartlara göre söz yüzüğü yerine nişan yüzüğü de takılır. Daha sonra ayrıca nişan töreni yapılmaz.)
NİKAH TÖRENİ
Evlenmeye karar veren çiftler, her iki taraf aileleri ile birlikte nikah kıyılacak evde toplanırlar. Nikah, ömür boyu birlikte yaşayacaklarına dair birbirlerine verilen sözdür, yani ikrardır. Alevilik de boşanma yoktur. Eşini boşayanlar düşkün sayılırlar. Evlenecek olan gençlere bunlar geniş bir şekilde anlatılır.
Dede nikahından önce devletin resmi nikahı yapılmış olmalıdır. Nikah kıyılacak evde dedenin önünde serilen temiz bir seccadenin üzerinde gelin dedeye göre sağ tarafta, damat da sol tarafta aileleriyle birlikte edep erkan üzerine otururlar.
Dede: "Fahri kainat verelim Muhammed Mustafa ve Ehli Beytine salavat; niyet ettik çocuklarımızın ahtı nikahlarını kıymaya, Allah günlerini sağlıklı, geleceklerini mutlu eylesin. "
"Resmi nikahlarınızı tamamlamış, dini nikah ahdinizi yerine getirmek üzere burada bulunuyorsunuz. İyi günde, kötü günde, hastalıkta ve hoşlukta birbirinizi sayacağınıza, ölüm sizi ayırana dek iyi geçinip, hiç ayrılmayacağınıza, sizlerden doğan çocuklarınıza iyi bir anne ve baba olacağınıza söz verip aht edeceksiniz. Şu anda anne ve babalarınız dahi kimsenin etkisinde kalmadan özgür iradenizle karar vereceksiniz. Boşanmak bizim yolumuzda ve erkanımız da yoktur. Çünkü yolumuz, "Öl ikrar verme, öl ikrarından dönme" diyor."
Dede önce geline sorar:
-"Şimdi kızım sana soruyorum; Seni Allah'ın emri, peygamberin kavli, İmam Cafer Sadık hazretlerinin içtihadı üzerine hazır bulunan cemaatin şehadetiyle (tanıklığı ile) seni eş almak isteyen ...... oğlu ........ eş olarak kabul ediyor musun?"
"Ömür boyu birlikte yaşayacağınıza, birbirinizi seveceğinize, hastalıkta, iyi ve kötü günlerde birbirinize destek olacağınıza söz verip, ikrar ediyor musunuz? " (Üç kez aynı soru sorulur ve yanıt alınır)
Dede aynı soruyu damada sorar ve ondan da onay aldıktan sonra, anne ve babaya sorar;
-"Anne ve babalar sizler de razı mısınız? Bu evliliği onaylıyor musunuz?"
Anne ve baba : "Razıyız ve onaylıyoruz."
Dede cemaate sorar: " Ey cemaat! Bu evliliğe şehadet eder misiniz?"
Anne, baba ve tanıklar onayladıktan sonra dede; "Allah, Muhammed, Ali bu nikahı mübarek ve hayırlı eylesin, sizleri birbirinize eş olarak nikahladım, her iki aileye de hayırlı, uğurlu olsun."
Dede, evlanecek gençleri el ele tutuşturarak dara kaldırır ve duasını verir. (aileler yerlerinde otururlar.)
"Allah, Allah!
İlahi Yarabbi! Kıydığımız bu nikahı ve birlikteliği mübarek eyle. Eşlerin ömürlerini uzun, sağlıklı ve mutlu eyle.
Dildeki dileklerine, gönüldeki muratlarına vasıl eyle.
Yuvalarını mutlu, nimetleri bereketli eyle.
Aileye, yurdumuza, ulusumuza hayırlı evlatlar nasip eyle.
Aralarındaki sevgi ve saygıyı sonsuza dek daim eyle.
Ağızlarınız tatlı, günleriniz mutlu, ömrünüz uzun ve kutlu ola.
Soyunuz ve nesliniz yeryüzünde daim ola.
Nikahlarınız kadim, muratlarınız hasıl ola.
Verdiğiniz ikrardan dönmeyesiniz.
Pir divanında utanmayasınız.
Birbirinizden usanmayasınız.
Yüce Allah gelecek kazalardan, belalardan emin eyleye.
Gelin ile damadı ve buradaki kardeşlerimizi iki cihanda aziz eyleye.
Bu nikah iki evladımıza ve ailelerine hayırlı ve uğurlu ola.
Ömür boyu mutlu ve huzurlu olmalarını nasip eyleye.
Hazreti Muhammed Mustafa ve Hatice-i Kübra ve Hazreti Ali ile Hazreti Fatma'nın nikahlarının yüzü, suyu hürmetine sizlerin de nikahı kutlu, mutlu ve hayırlı ola.
Ehlibeytin katarından ve didarından mahrum eylemeye.
Duası bizden, kabulü Allah'tan ola.
Gerçeğe Hü.
Nikahlarınızın hayırlı ve uğurlu olması dileğiyle,
El Fatiha... (Fatiha suresi okunur)
(Nikahı kıyılan gençler önce yere secde ederler ve nikahı kıyan dedenin elini öperler. Sonra da anne ve babalarının ellerini öperler. Tüm cemaatle görüşür ve niyazlaşırlar. Herkes tebrik eder. Böylece nikah tamamlanmış olur.)
Popular
-
KÜRDLER KÖYÜ- ALAKADI 1840 NÜFUS KAYITLARI KÜRDLER KÖYÜ-ARDIÇLAR KÖYÜ 1840 NÜFUS KAYITLARI KÜRDLER KÖYÜ -AKDAĞ 1840 NÜFUS KAYITLARI KÜRDLE...
-
KERBELA’NIN İNTİKAMINI ALAN MUHTAR SEKAFİ KİMDİR ? Emevi halifesi Yezid’in ordusu tarafından Miladi 680 yılında Kerbela’da şehi...
-
ÇULPARA KÖYÜNÜN KISA TARİHÇESİ ÖNSÖZ Köyümüzün tarihini yazmamızın nedeni nedir? Bu sorunun cevabını herkes merak edecektir. B...
-
OSMANLI BELGELERİNDE TÜRKMAN EKRADI- (TÜRKMEN KÜRDÜ) AŞİRETLER Daha önceki yazılarımızda Osmanlı belgelerinde yer alan “EKRAD” kelimes...
-
ALEVİLER NEDEN TAVŞAN ETİ YEMEZ ? Alevilerin tavşan eti yemediğni herkes bilir. Alevilere en çok sorulan sorulardan biri de buydu. Klas...




