30 Ağustos 2020 Pazar

BADILLI AŞİRETİNİN İSMİ NEREDEN GELİYOR?





 BADILLI AŞİRETİNİN İSMİ NEREDEN GELİYOR?

Daha önceki makalelerimizde Badıllı aşiretinin Merdisi aşiretine bağlı olduğunu ve Osmanlı kayıtlarında “Türkman Ekradı-(Kürdü) yörükanı” olarak tanımlandığını yazmıştık. Bugünkü makalemizde aşiretin  Badılı-Batili ismini nereden aldığı ve aşirete bağlı cemaatler hakkında bilgiler sunacağız.

Önce, Badi-Bati-Bad kelimelerinin Osmanlıcadaki karşılıklarını bulalım:

Badi: Arapça bir kelime olup, Sebep olan, yol açan anlamındadır.

Badi-ye : Yine Arapça bir kelime olup, Çöl-Çöllü demektir.

Bati: Ağır, Yavaş anlamını taşımaktadır. Arapça kökenlidir.

Batıl: Hükümsüz, Boş anlamındadır. Arapça kökenlidir.

Bad: Farsça bir kelime olup Rüzgar, Yel demektir. 

kelimenin anlamını verdikten sonra, baazı tarihçilerin iddialarına gelelim: Badıllı isminin Beydilli’den geldiğini, zamanla isminin Badıllı’ya dönüştüğünü ileri sürmekteler.  Bazı Osmanlı kaynaklarında "Beydili taifesinden Badılı" denilmektedir. Ancak bu iddia bize pek gerçekçi gelmemektedir. Zira, 16. Yüzyıla ait Osmanlı kayıtlarında Beğdil-Beydilli ismi yer almaktadır. Bir Türkmen boy ismi olan Beydil, aynı zamanda içinde değişik boya mensup cemaatleri toplayan bir konfederasyon aşiretin de temsilciliğini yapıyordu. Yani, ismi değişikliğe uğrayacak bir boy ya da aşiret değildi. Hem Selçuklular hem de Osmanlı döneminde bir boy ve aşiret özelliğini hep korumuştu. özetleyecek olursak; ilk başlarda  Beydilli aşiretine mensup olabilir, ama "aynı aşirettir" diyemeyiz.

 Bu görüşü açıkladıktan sonra, kendi tespit ve yorumlarımıza gelebiliriz. Badıllı-Badilli ismine 1535 tarihli, 401 numaralı Şam livası Mufassal defterinde ulaşmaktayız. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün yayınladığı defterde, Şam vilayetindeki Türkmen aşiretleri içinde “Bi evladı Badi cemaati, 126 hane, bir bekar, bir imam toplam 128 nefer” olarak yer almaktadır. Cemaatin bir diğer isminin de “ Yaralu cemaati” olduğu belirtilmektedir. Badi ismi nereden gelmektedir? Burada şu tahminlerde bulunabiliriz. Badi ismini, o yıllarda aşiretlerin yaylak olarak kullandığı Cebel-i Akra (Yayladağ) da ve Diyarbakır eyaletinin Arabkir kazasının Abad nahiyesinde bulunan Badi mezrasından almış olabilirler. Aşiretler, boy beyinin ya da kullandıkları mezra ve yaylak isimlerini alabiliyorlardı. İkinci bir görüş  Badıllı ismini Şam şehrinin yakınında bulunan “Badiyetü Şam” çölünden almış olabilirler. Zira, Şam vilayetindeki konar-göçer aşiretler kış aylarını bu çöl civarında geçiriyorlardı. Badı-Badi ismini buradan da almış olabilirler. Badıllı ismi hakkında kısaca bu tahmin ve yorumlarda bulunabiliyoruz.

 Aşirete bağlı cemaatlere gelince; Osmanlı devleti konar-göçerleri hem denetlemek hem de vergileri tahsil edebilmek için aşiretlerin başına bir cemaat ya da aşiret reisini “Bey” olarak atıyordu. Aşiret Beyi hem kendi aşiretinden hem de kendisine bağlı olan cemaatlerden sorumlu oluyordu. İşte, Badıllı aşiretine bağlanan cemaatler de böyle oluşmuştu. Bu cemaatler şunlardı: Çoğunlu, Hacıkırlı, Esterkanlı, Milli, Uzmanlı (Ormanlı). Bu cemaatler, Halep ve Şam eyaletine bağlı yerleri kışlak olarak kullanıyorlardı. Yaylakları ise, Erzurum, Kars’a kadar uzanıyordu.

 Osmanlı arşiv uzmanı Cevdet Türkay “Başbakanlık Arşivi Belgelerine Göre, Osmanlı İmparatorluğu’nda Oymak, Aşiret ve Cemaatler” isimi eserinde Badıllı ve bağlı cemaatler hakkında şu bilgileri vermektedir:

 BADILLI: Konar-göçer Türkmen Ekradı taifesindendir. İskilip, Adana, Çermük kazası (Diyarbakır sancağı), Diyarbakır, Sivas, Erzurum, Maraş, Ergani kazası, Rakka, Mardin, Kadirli, Saruhan sancağı, Çıldır, Harran kazası, Aydın, Şebinkarahisar, Kütahya, Koyulhisar, Gelibolu, Biga sancağı, Karesi sancağı, Bursa, Ankara, Kocaeli, Rumeli, Çatalca, İpsala, Gümülcine, Kemah, Kars, Pasin kazası, Urfa, Trablus-u Şam ve Tire kazasına iskan edilmişlerdir. (Sayfa, 188-189, İşaret yayınları, 3. Baskı, 2012)

 ÇOĞUNLU: Türkman Ekradı (Türkman Kürdü) taifesindendir. Rakka, Erzurum, Kars, Çıldır, Kırşehir ve Göle sancaklarına iskan edilmiştir. (Sayfa, 259)

 HACIKIRLI: Konar-Göçer Türkman Ekradı taifesindendir. Rakka, Erzurum, Çıldır, Kars, Göle, Kütahya ve Aydın sancaklarına iskan edilmiştir. (Sayfa, 337)

ESTERKANLI: Türkman Ekradı taifesindendir. Rakka, Erzurum, Çıldır, Kars, eyaletlerine iskan edilmiştir. (Sayfa, 307)

 MİLLİ: Türkman Ekradı Ulus taifesindendir. Mardin, Diyarbakır, Ergani, Erzurum, Rakka, Sivas, Teke, Adilcevaz, Antep sancağı, Mecitözü, Varay kazaları (Amasya sancağı), Harran, Urfa, Trablus-u Şam civarı, Eğin kazasına (Arapgir sancağı) iskan edilmiştir. (Sayfa, 500)

 UZMANLI-ORMANLI: Konar-Göçer Türkman Ekradı taifesindendir. Rumeli, Kars, Çıldır, Erzurum, Rakka, Kocaeli, Biga, Sivas, Kütahya, Aydın, Bursa ‘ya iskan edilmiştir. (Sayfa, 639)

 Badıllı ve bağlı cemaatlerin hepsinde “Türkman Ekradı taifesi” tanımlaması bulunmaktadır. Ekrad kelimesi, Arapça’da “Kürdler” anlamına gelmektedir. Tahminimize göre, bu aşiretler ve cemaatler Halep ve Şam eyaletlerinde Kürt aşiretleri ile birlikte bulunuyorlardı. Türkmen ve Kürt aşiretlerin yaylak ve kışlaklarda birlikte yaşamaları nedeniyle, karşılıklı olarak birbirlerinin dillerini konuştuklarını tahmin ediyoruz. Osmanlı kayıtlarında Kürt aşiretleri “Ekrad” olarak tanımlanmıştır. Bizim yorumumuza göre, Türkmen olan bu aşiretlerin Kürtçe (Kurmanç-Zaza) dillerini konuşmaları nedeniyle bu ismi aldıkları şeklindedir.  Ya da aşiretin içinde hem Türkmen hem de Kürt kökenlilerin bulunması nedeniyle bu tanımlama yapılmış olabilir. Zira, adı geçen aşiret ve cemaatlerin bir kısmının bugün bile bu dillerin değişik şivelerini konuştuklarını tespit etmiş bulunmaktayız. “Türkman Kürdü” olarak kayıtlarda yer almasını buna bağlamaktayız.

 Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu

30.08.2020.

 Kaynaklar:

-397 numaralı Halep Livası Mufassal Tahrir Defteri-1536

-401 numaralı Şam Livası Mufassal Tahrir Defteri-1535

-Osmanlı Yer adları, Tahir Sezen, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü yayınları.

--Osmanlıca Sözlük.

 

 

 

 

 

 

29 Temmuz 2020 Çarşamba

ALEVİLER NEDEN CAMİİ'YE GİTMEZLER?

ALEVİLER NEDEN CAMİİ'YE GİTMEZLER?

Alevilere en çok sorulan sorulardan biri de budur. Aleviik konusunda yeterli bilgiye sahip olmayan Alevi gençlerinin bu soru karşısında zorlandıklarıni gördüm. Bu nedenle, onları bilgilendirmenin gerekli olduğuna karar verdim. Makalemizde bu sorulara cevaplar vereceğiz.

Bu sorunun kaynağı Emevi ve Abbasi saltanat rejimleridir. Zira, islam dini her iki dönemde degişikliğe ve ilavelere uğramıştır. Konumuz olan Camii üzerinden gidecek olursak, peygamber efendimiz döneminde ibadeler mescitlerde yapılıyordu. Camii de minare de yoktu. Her ikisi de Emevi hükümdarı Muaviye doneminde İslam inancına ilave edilmiştir. Bunun gerekçesi olarak da Hırıstiyanliktaki Kiliseler gösterilmiştir. Camiilerin, Kiliselerin gösterişli yapisina rakip olması istenmiştir. Yani peygamber efendimiz dönemindeki sade ve gösterişten uzak mescid anlayışı terk edilmiştir. Dolayısıyla, Kuran'ı Kerim'de ibadet mekanı olarak Camii ve minareler yer almaz. 

Emeviler sadece bunu değil, iktidarları döneminde İslam dininin bir çok inancını ya değiştirmişler ya da ilavelerde bulunmuşlardır. Bunlardan biri de namazlar ve namzlardaki rekat sayısıdır. EMEVİĹER döneminde Miracla ilgili bir hadis gerekçe gösterilerek namaz vakitleri beşe, rekat sayısi da 40'a çıkarılmıştır. Oysa, çağımızın ünlü İslam bilginlerinden Prof. Dr. Yaşar Nuri Özturk, peygamber efendimiz döneminde namazların iki rekat olarak kılındığını belirtmiştir. Hz. Ayşe de Sahihi Buhari'nin eserinde yer alan bilgiye göre akşam namazı hariç, namazların iki rekat olarak kılındığını ifade etmiştir. (Sahihi Buhari, Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, cilt 2, sayfa 280, hadis no: 228) Yine, Anadolu'daki Alevi İslamın önderlerinden olan Hünkar Hacı Bektaş Veli'nin, MAKALAT ve VELAYETNAME isimli eserinde yer alan bilgiye göre, iki rekat namaz kıldığı ifade edilmektedir. 

Emeviler döneminde, hutbe ve vaazlarda başta Hz. Ali olmak üzere ehlibeyt mensuplarına hakaretler yapılıyordu. Bu nedenle ehlibeyt mensupları ve onları destekleyenler ibadetlerini evlerde yapmaya başlamışlardı.Bu ibadeti de peygamber efendimizin Mekke'deki uygulamalarından almışlardı. Zira, müslümanlar müşriklerin baskısı nedeniyle ibadetlerini inananların evlerinde toplanarak yapıyorlardı. Bu ibadet şekli Alevilerin Cem ibadetine benziyordu. Bu ibadetin kaynaği da yine Kuran'ı Kerim'e dayanmaktadır. Peygamber efendimize Mekke'de inen MÜZEMMİL suresinin 20. Ayetinde şöyle denilmektedir:

"Ey Muhammed! Rabbin senin gecenin üçte ikisi kadarını, bazen de gecenin yarısını bazen de gecenin üçte birini seninle beraber bulunan toplulukla birlikte ibadetle geçirdiğini bilir."

Alevi İslam anlayışında yer alan Cem ibadeti bu ayete uygundur. Zira, cem ibadeti gecenin yarısına kadar devam eder. Cemlerdeki ritüeller de Nur sursinin 35. ve 36. ayetleri ile uyumludur. Dolayısıyla, kimse Cem ibadetinin İslam dışı olduğunu iddia edemez. 

Cami, Minare, namaz ve rekat sayısını bu şekilde açkladıktan sonra, siz Alevi İslam anlayışını benimseyen bir kişi olsaydınız, namaz kılmak için Camii'ye gider miydiniz? İşte Aleviler de bu nedenle camii'ye gitmezler. Namazlarıni ise, Hacı Bektaş Veli'nin Makalat ve Velayetname eserindeki gibi Cem'lerde iki rekat olarak kılarlar.

Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
29.07.2020



18 Temmuz 2020 Cumartesi

COŞKUN AKAN BİR IRMAKTIM

COŞKUN AKAN BİR IRMAKTIM

Dün seni gördüm canlı gözlerle.
Çok değişmişsin uzandığın yerde.
Kurumuş bir toprak gibiydin görünümünle.
Yokluğunda sessizlik hakim olmuş vadiye.
Yillar önce coşkun akan bir ırmaktın.
Önüne çıkanı alıp götürürdün.
Şimdi ise, kurumuş bir dere gibisin.
Suladığın toprakların sana bakıp ağladığını gördum.
Oysa nice canliya hayat vermiştin.
Daha dün balıklar içinde yarışiyordu.
Yıllar ne çabuk da geçmişti.
Böyle olacağın hiç aklına gelir miydi ?
Sonsuza kadar akıp gideceğini mi sanmıştın?
Artık ömrünün sonuna geldin.
Unutulup gitmen arkeologlara kaldı.
Gitmeden önce onlara bir not bırakmalısın.
"BEN BİR ZAMANLAR COŞKUN AKAN BİR IRMAKTIM"

Yazan: Hamdullah Dedeoğlu
17.07.2020


*Çorum Suyu Çayı




13 Temmuz 2020 Pazartesi

OLAYLARA DİN AÇISINDAN BAKMAK BİZİ DOĞRULARA GÖTÜRÜR MÜ?

OLAYLARA DİN AÇISINDAN BAKMAK BİZİ DOĞRULARA GÖTÜRÜR MÜ?


Ülkemizdeki dinci ve tutucu kesimin gerek yazılı gerekse görsel basınıni izledikçe hep aynı şeyler aklıma geliyor. Bunlar olaylara neden  geniş açıdan bakmıyorlar?  Ya da yaşadıkları olumsuzluklardan neden ders çıkarmıyorlar?  Bu makalemizde bu sorulara cavaplar bulmaya çalişacağız.

Öncelikle bu kesimin son yirmi yılda söylediklerini ve yazdıklarıni özetleyelim:

-Cumhuriyet rejimi ile birlikte dinimizi ve dilimizi kaybettik. Bu nedenle, bunu tekrar geri getirebilmek için;

A) Cumhuriyete ve Kemalistlere karşi batının desteğini almak.
B) Cumhuriyetçilere karşı cemaat ve tarikatların desteğini almak.
C) İç politikada dini söylemleri öne çıkarmak.
D) Bölgesel dış politikada mezhepçi-İHVANI MÜSLİMCİ bir politika izlemek.

Önce birinci tezlerini ele alalım. Cumhuriyete ve Kemalistlere karşı batının desteğini almak, esas amaç olunca sizin niyetiniz ne olursa olsun, batılı emperyalistlerin işbirlikçisi olmaktan kurtulamazsınız. Bunu örneklerle açiklayalım. Kemalistler Türkiye Cumhuriyetini batılı işgalciler ve onların piyonlarına karşı kazandıklari savaşlardan sonra kurdular. Eğer, onlar da padişah ve saltanat yanlıları gibi teslimiyetçi bir politika izlemiş olsalardi, Anadolu'da ve Trakya'da Türk hakimiyetine son verilmiş olacaktı. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti de olmayacaktı. Ve bu topraklar da elimizden çikmış olacaktı. Yani Kemalistler bu ülkeyi savaşarak elde tutmuşlardı. Kemalistlere karşı mücadele demek, emperyalizmle işbirliği demektir. Bunu Türkçe ile ifade edersek, vatana ihanet etmektir. Kurtuluş savaşı sırasinda Kemalistlere karşi olanlarin sonu emperyalistlerin yaninda yer almak olmuştu. Yani işgalcilerle birlikte olup, ülkelerine ihanet etmışlerdi.  Dinci ve tutcu kesimin anlamadığı ya da anlamak istemediği de budur.

İkinci tezlerine gelince, tarikatlar ortaçağdan kalma bir örgütlenme modelidir. Ancak bin yil sonra aynı örgütlenme modelini savunmak insanlıği ileriye götürmez. Dini referansları öne alarak yapılan örgütlenmeler çağın sorunlarına cevap veremez ve ileriye de taşıyamaz. Bu nedenle tarikatlar gunumüzde ilericiliği değil, gericiliği temsil ederler. Bugün ki tarikatlar insanları kendi çıkarlarına alet etmiş, sonunda da yabancı devletlerin işbirlikçisi yapmıştır. Kurtuluş savaşı sırasında Nakşibendi tarikatı ile günümuzdeki Fethullahçı cematinin 2016 yılının 15 temmuzunda yaptıkları eylemler bunun en açik kanıtidır. Ancak ne varki,  aynı çevreler bundan ders almamış görünüyorlar. Halkımızı "din" kisvesi ile yine aldatmaya devam ediyorlar.

Üçüncü tezleri dini söylemleri öne çıkarmaktır. Dini siyasete alet etmek anayasanın laiklik ilkesine aykırı olmasına rağmen, bu suçu işlemeye devam ediyorlar. İnsanlari din aracılığı ile etki altına alıp, yönlendirmek kolay olduğundan bundan asla vazgeçmemişlerdir. Bu nedenle, aynı kesimler modern düşüncenin ve ilerlemenin hep karşısinda olmuşlardır. Kültür ve güzel sanatlarda yer alamamalarınin nedeni de budur. Çunku savundukları düşünce bilim ve sanattan uzaktır. 

Dördüncü tezleri dış politikada İhvanı Müslimci bir çizgi izlemektir. İHVANI MÜSLİM  orgütü 1926 yılında Mısır'da kurulan ve referans olarak kendisine "İSLAM" dinini esas alan bir örgüttür. İngiliz emperyalistlerinin ulusalcı hareketleri bastırmak amacıyla yönlendirdiği bir harekettir. Yani emperyalizmin dnetimindedirler. Bu nedenle, anti-emperyalist bir çizgiden yoksundurlar. Kisaca İslam coğrafyasıni ayağa kaldıracak bir politik çizgileri de yoktur. 

Sonuç olarak, tutucu ve dinci çevrelerin savundukları tezlerin tümü emperyalistlere hizmet etmektedir. İleri sürdükleri "Dinimiz ve dilimiz elden gitti" söylemlerin hepsi dayanaktan yoksundur. Amaç, Kemalistlerin Türkçeyi yabancı kelimelerden arındırıp milli bir dil geliştirmesini engellemektir. Yıne dini inançlar istismar edilerek, ülkemizin modernleşmesine engel olmaktır. Dini söylemler bu amaçlar için kullanılan bir örtüdür.  Bu çevrelere katılan iyi niyetli insanlarımızı buradan uyarmak istedim. Makalenin yazılma gerekçesi de budur.

Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
07.07.2020

18 Haziran 2020 Perşembe

DEDEMİZİ SÜRDÜLER AMASYA'YA


Amasya, 2020.

DEDEMİZİ SÜRDÜLER AMASYA'YA 

Dedemizi çıkarmışlardı kadılar mahkemesine. 
Dini öğretmek istediler, dinin sahibine.
Sorulardan anlaşılıyordu cehaletleri.
Tekrar ediyorlardı, basma kalıp sözleri.

Hak’tan gelmiş biliyorlardı dört mezhebi.
İlk defa duyuyorlardı, Halifenin ismini.
Şaşırdılar ne diyeceklerini.
Hemen idamla tehdit ettiler, Hamdullah dedeyi.

Din dedikleri namazla, Oruç’tu hepsi.
Kur’an’ı bilmiyordu hiç birisi.
Keskin sözlerin hepsi gösterişti.
Amaç cehaletlerini örtmekti.

Hamdullah Dede ısrarla söze girdi:
“Dinin de devletin de sahibi biziz” dedi.
“Atalarım ve Alplerim bu yolda can verdi”
“İnancımı yargılama yetkisini size kim verdi?”
“İdam ise amacınız, alın sizin olsun, bir can değil mi?” dedi.

Kadılar ne diyeceklerini bilemedi.
İdam kararı hemen ilan edildi.
Karar padişaha gitti.
Padişah “Amasya’ya sürgün” dedi.
Amasya’lılar da “Hoş geldin dedem” dedi.

Yazan: Aşık Dedeoğlu
31.05.2017

*1826 Yılında Amasya’ya sürgün edilen Hacıbektaş postnişini Hamdullah Dedeye ithaf edilmiştir.

12 Haziran 2020 Cuma

TÜRKİYE’DEKİ KURMANÇ DİLİNİN KÖKENİ NEREDEN GELİYOR?

TÜRKİYE’DEKİ KURMANÇ DİLİNİN KÖKENİ NEREDEN GELİYOR?

Türkiye’de Kurmanç dilini konuşanların etnik kimliği üzerinde uzun süre tartışmalar yapıldı. Özellikle de 1980 öncesi siyasi tartışmaların ana konusu bu olmuştu. Kurmanç dilini konuşanlar kamuoyunda “Kürt” olarak adlandırıldılar. Oysa, bu dili konuşanların ataları Horasan’dan geldiklerini söylüyorlardı. Ancak, sahada bilimsel araştırmalar yapılmamıştı. Bu yapılmış olsaydı, sağlıklı veriler ışığında konu daha iyi anlaşılmış olacaktı. Bize göre yöntem şöyle olmalıydı; Kurmanç ve Farsça’yı bilen bir bilim heyetinin Horasan bölgesini  inceleyerek yerinde bilgi toplaması ve konuşulan dillerin bir dökümünü yapması gerekirdi. Bildiğimiz kadarıyla bu yapılmadı. Biz de bu düşünceyi, kırk yıl sonra amatör bir ruhla uygulamaya çalıştık. Kurmanç dilini bilen birisi olarak, bugün konuşulmakta olan Farsça’yı öğrenmeye çalıştık. İlk yaptığımız Farsça’nın zamanlarını ve gramerini öğrenmek oldu. Bu aşamadan sonra, Kurmanç dilinde günlük konuşmalarda geçen sözcük ve kelimeleri Farsça ile karşılaştırmak oldu. Sonuç yüzde doksan benzerlik çıktı. Kurmanç dilindeki bazı sözcük ve kelimeleri bu kez de Osmanlıca ile karşılaştırdık. Orada da sonuç benzer çıktı.Yani, karşılaştırma yaptırdığımız Osmanlıcadaki kelimelerin kökeni de Farsça idi. Buradan şu sonuç çıkıyordu: demek ki, Farsça Horasan ve Maverünnehir bölgesinde üstün ve halkın çoğunluğunun konuştuğu bir dildi. Bu tespitimiz tarihi bilgilerle de çakışmaktadır. Şöyle k; Horasan bölgesinde devlet kuran Gazneliler, Selçuklular, Harzemşahlar resmi dil olarak Farsça’yı kullanmışlardı. Çünkü, Farsça’nın geçmişi çok eskiydi. Pers imparatorluğundan bu yana hem devletlerin hem de halkların konuşup anlaştığı ortak bir dil olmuştu. Dolayısıyla, diğer bölge diller üzerinde bir üstünlüğü bulunuyordu. 

Konuyu bu şekilde özetledikten sonra, Farsça ile Kurmanç dili arasındaki ilişkiyi inceleyen iki ayrı makaleyi blog'da sunmuş bulunuyorum. Konuya meraklı olanların bunu bilimsel verilerle desteklemelerini öneriyorum. Burada ayrıca canlı olarak yaşadığım bir olayı da anlatmak istiyorum. Bir inşaat firmasında yönetici olarak çalışan bir arkadaşımızı ziyarete gitmiştik. İnşaatı gezerken kulağıma Kurmanç dilinden bazı sözcükler geldi. Merak içinde sesin geldiği yere döndüm. Ancak, konuşanların fiziki görünümlerinden yabancı oldukları hemen anlaşılıyordu. Arkadaşımızdan izin alarak onlarla sohbet etmeye başladık. Aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen, birbirimize derdimizi anlatabiliyorduk. Konuştuğumuz kişiler Afganistan vatandaşıydılar. Afganistan’ın Mezar-ı Şerif şehrine yakın bir yerde oturduklarını ve konuştukları dilin de o bölgenin çoğunluğu tarafından kullanılan bir dil olduğunu belirttiler. Araştırma yapmak için bölgeye gidememiştik ama, bölge kendisi bize gelmişti. Sonuç tezimizi doğrular nitelikteydi. Bize göre, Kurmanç dilinin kökeni Horasan bölgesine dayanmaktadır. Ancak şunu da belirtmemiz gerekir; bugün ki Farsça 11. yüzyılda Firdevsi tarafından pehlevi ve Dari lehçelerinin birleştirilmesi sonucunda oluşmuştur. Dolayısıyla, Kurmanç dilinin kökeninin klasik Farsça'dan geldiği kaanatindeyiz. Kurmançca konuşan Türkmenler bu dili Horasan’a geldikten sonra öğrenmişlerdi. Batıya göçle birlikte bu dili de beraberlerinde getirmişlerdi. Zira, Türkmenler Anadolu’ya gelmeden önce, İran'da Fars dillerini konuşan topluluklarla yıllarca birlikte yaşamışlardı. Orada ortak bir kültür oluşturmuşlardı. Hatta bazı Fars kökenli aşiretler de Anadolu’ya göç sırasında Türkmenlerle birlikte gelmişlerdi. Bu aşiretlerden biri de Balabanlı aşiretiydi. Aşiretler konusunda kaynak bir eser ortaya koyan Osmanlı arşiv uzmanı Cevdet Türkay, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Oymak, Aşiret ve Cemaatler” adlı kitabında bu aşiretleri ”İran Ekrad Yörükanı” olarak belirtmektedir. Aynı eserde, Kurmançca konuşan Türkmen aşiretleri ve cemaatleri "TÜRKMAN EKRADI" (TÜRKMEN KÜRDÜ) olarak kaydedilmişlerdir. Yaptığımız araştırmada Türkman ekradı olarak adlandırılan aşiretlerin bugün bile bu dili konuştuklarını tespit etmiş bulunmaktayız. 

Burada hemen şu soru akla gelebilir. Kurmanç dilini bilmeyen Türkmenler için ne diyeceğiz? Onlar, Aral ve Balkar gölü civarından batıya gelirken Horasan bölgesinde kalmadan transit bir geçişle Anadolu’ya gelenlerdi.Ya da Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya gelen Türkmenlerdi. Prof. Dr. Faruk Sümer, “Oğuzlar- Türkmenler” adlı eserinde gerek Horasan gerekse diğer bölgelerden Anadolu’ya gelen Türkmenleri çok güzel bir şekilde anlatmaktadır. Örneğin, Faruk Sümer hoca Horasan’a gelen Türkmenlerin burada azınlıkta kaldıklarını da kitabında ifade etmektedir. Azınlıkta kalan toplumlar çoğunluğun konuştuğu dili öğrenmek zorunda kalırlar. Bu bütün toplumlar için geçerli olan bir kuraldır. Ayrıca, tarih boyunca Horasan bölgesinde Kürt halkı bulunmamıştır. Günümüz Kuzey Horasan’da bulunan Kürt kökenlilerin de Safeviler döneminde Özbeklere karşı oraya iskan edilenler olduğunu bütün tarihçiler de teyit etmektedir. Bugün bile, İran ve Afganistan tarafında kalan Horsan bölgesindeki nüfusun büyük çoğunluğunu Fars kökenliler oluşturmaktadır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; Kurmançca konuşan Türkmenler etnik açıdan Kürt olarak adlandırılamazlar. Bunun tarihsel gelişimini yukarıda kısaca anlattık. Ayrıca Kurmanç dilini bilenlerle Kürtçe konuşanların anlaşamadıklarını da belirtmekte yarar var. Yani iki dil farklı lehçelerden oluşmaktadır. Bu nedenle de Kurmanç dilini konuşanların tümünü Kürt olarak görmek doğru değildir. Ancak, Kurmançca konuşan bir kişi kendisini “Kürt” olarak tanımlıyorsa, bu onun bireysel kararıdır. Buna da kimse karışmamalıdır.

Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
12.06.2020.
 İlgili makaleler: 
*Kurmanç dili ile Farsça'nın ilişkisi var mı?
**Kurmanç dili ile Farsça'nın ilişkisi (2)

2 Haziran 2020 Salı

TÜRKİYE NEDEN DİNCİLEŞİYOR?

TÜRKİYE NEDEN DİNCİLEŞİYOR?

İslam ülkeleri içinde ayrı bir yeri olan Türkiye, son yıllarda “dinci” politikacı ve örgütlerin ağırlık kazandığı bir ülke oldu. Saltanatı kaldırmış, Cumhuriyetini kurmuş, laikliği anayasasına koymuş bir ülke bu duruma nasıl geldi? Bu makalemizde bu soruya cevaplar bulmaya çalışacağız.

Atatürk döneminde çok partili sistemi deneyen ancak, başarılı sonuçlar alamayan Türkiye buna ara vermek zorunda kalmıştı. İkinci dünya savaşının bitiminde Avrupa’da çok partili sisteme geçildi. Türkiye’de bundan esinlenerek 1945 yılında yeni partilerin kurulmasına destek verdi. CHP’den ayrılan Celal Bayar ve Adnan Menderes’in liderliğinde Demokrat Parti kuruldu. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti ezici bir çoğunlukla tek başına iktidar oldu. Batı ittifakının yanında yer alarak Kore’ye asker gönderdi. Ve arkasından 1952’de Kuzey Atlantik Paktı’na (NATO) üye oldu. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Mustafa Kemal’in “çağdaşlaşma-modernleşme” sloganı “batılılaşma” olarak değiştirildi. Milli sanayii kurma hamlelerine ara verilerek, “acenta”lık, sistemine geçildi. Cumhuriyetin kurulmasından sonra kapatılan tarikatlar yeniden açığa çıktılar. Saltanat yanlısı, cumhuriyet karşıtı bu cemaat ve tarikatlar hızla örgütlendiler. Toplumu din adı altında “dinci” leştirdiler. Yani dini politikleştirdiler. Alttan alta şekilci din anlayışını çağdaşlaşmanın karşısına rakip yaptılar. Demokrat Parti ve arkasından gelenler de maalesef bu “dinci”leşmeyi desteklediler. Onlar da oy hesabı yaparak, gericiliğin gelişmesine zemin hazırladılar. Dinci partiler,1990 yılından sonra da ABD’nin desteği ile İslam coğrafyasında yer yer iktidara geldiler. AKP’de bu destek sayesinde iktidara getirtilen partilerdendi. Recep Tayyip Erdoğan’ın 2002 yılında ABD’li bakan ve politikacılara yazdığı mektuplar bu desteğin verilmesini isteyen ifadelerle doludur. 2003 yılında ABD’nin Irak işgaline destek verilmesi de bunun bir nevi karşılığıydı. Bu destekler Libya’da, Suriye’de devam etti. “Dinci”ler batı ittifakının bu saldırı ve işgallerine verdikleri desteklerini “diktatör Saddam” “Zalim Esed” sloganları ile gizlemeye çalıştı. Batılıların, müslüman ülkeleri işgal ve saldırılarına meşruluk kazandırdılar. Dincilerin bu politikalarına maalesef liberal solcularla, bazı orta yolcu solcular da destek verdiler. Emperyalizmin gericilerle kurduğu ittifakı anlayamadılar. Onların “demokrasi ve özgürlük getireceğiz” yalanlarına alet oldular. Ve sonunda “dinci”lerin iktidarlarının devamına dolaylı da olsa destek sunmuş oldular. Aynen 1979 yılındaki Humeyni rejimine, Sol ve Komünist partilerin destek vermesi gibi. 

Konumuzu özetleyecek olursak, batılı emperyalistlerle kurulan ittifak her zaman Türkiye’nin aleyhine oldu. Hem ekonomik açıdan aleyhimize oldu hem de siyasi olarak “dinci” bir gericiliğin yükselmesine neden oldu. Ekonomik açıdan Türkiye bağımsız gelişmesini yapamadı. Batıya bağımlı bir ekonomi oluşturuldu. Aynı sonuçlar Osmanlı’nın son yüzyılı için de geçerlidir. Gericilik, batı işbirlikçiliği ile birlikte yürüdü. Kurtuluş savaşına, Cumhuriyete, cumhuriyetin devrimlerine karşı çıkan ve onunla savaşanlara baktığımızda bunu net olarak görürüz. Hep aynı cemaatler, aynı tarikatlar ve aynı siyasi güçler sahnededir. Kuvayı Milli-ye’ye karşı Kuvay-ı İnzibatiye, kurtuluş osavaşındaki gerici ayaklanmalar, 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanı, Menemen’deki Derviş Mehmet’in eylemleri bunlara örnektir. 

Sonuç olarak, Türkiye ne zaman emperyalizmden bağımsız politikalar izlediyse, kalkınmasını o derece ileri götürmüş, bunun sonucunda toplum da daha çağdaş ve daha özgür olmuştur. Mustafa Kemal'in 1923-1938 yılları arasında uyguladığı politikalar buna çok güzel bir örnektir. Dincilik ve gericilik ise, esas desteğini hep emperyalizmden yani, dışardan almıştır. Modernleşmeye ve çağdaşlaşmaya karşı çıkan örgütler ve cemaatler incelendiğinde arkasındaki dış desteği rahatlıkla görebiliriz. Örneği de en son darbe teşebbüsünde bulunan FETÖ’dür. Terör örgütü ele başısının ikamet ettiği yere ve orada oturması için kefil olanlara baktığımızda, o desteğin kimler tarafından verildiğini görebiliriz. Bu örnek de yukarıda anlattığımız görüşü doğrulamaktadır. Buradan çıkaracağımız en büyük ders, emperyalizmle işbirliği gerciliği ve bağımlılığı getirir. Emperyalizme karşı direniş, bağımsızlığı ve modernleşmeyi  getirir. İşte gericilikle-çağdaşlaşmayı, yobazlıkla-ilericiliği ayıran kıstas budur. 

Son olarak, dindar olanla, "dinci"'yi de birbirinden ayırmamız gerekiyor. Dindar, ibadetini Allah için yapan, saf, temiz ve iyi niyetli insandır. "Dinci" ise, ibadeti gösteriş ve çıkarı için kullanandır. Dinin  mesajlarını anlamayan, dini din olmaktan çıkarıp, bir sömürü aracı yapandır. Bunların din anlayışı, İslamiyet öncesinde Ebu Cehil ile Ebu Lehep' in din anlayışı gibidir. Bunu belirtelim ki "dinci"lerin eline koz vermeyelim. Aksi taktirde, dinin sahibiymiş gibi etrafa bilgiçlik taslarlar. Bunu belirtmemizin şu faydası da var; vatandaşımız dindar ile "dinci" ayırımını  böylece daha kolay yapmış olacaktır. 

Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
02.06.2020.


Popular