14 Haziran 2024 Cuma

DİN, İSLAM VE SOL

                                                                             hamdullahdedeoglu.blogspot.com    

DİN, İSLAM VE SOL

Dinlerin tarihi, binlerce yıl öncesine dayanmaktadır. İnsanların inanç ve kültürleri üzerindeki etkileri devam etmektedir. İslam dininin tarihi ise, yaklaşık bin dört yüz yıllık geçmişi bulunmaktadır. İslam'ı, İbrahimi dinlerin devamı olarak ele aldığımızda, bunu dört bin yıla kadar çıkarabiliriz. Sol ideoloji ise, iki yüz kırk yıllık bir geçmişe sahiptir. Dinlerin tarihine göre çok yeni ve emekleme dönemindedir. O halde sorumuz şöyle olmalıdır: Dinlerin toplumlar üzerindeki etkisi devam edecek mi?  21. Yüzyılda Sol ideolojinin dine bakışı açısı nasıl olmalıdır?

Dini inançların insanlar üzerindeki etkisi kesinlikle devam edecektir. Bundan kimse kuşku duymamalıdır. Çünkü, insanoğlu avcı toplumundan bu yana bir inanca sahiptir. Doğa olaylarını buna göre yorumluyor ve inanıyordu. Bütün dinlerin amacı insanoğlunu terbiye etmek, onları doğruluğa, güzele ve adaletli davranmaya teşvik etmektir. Örneğin; Tevrat'da yer alan on emirden, dördü,” adam öldürme, hırsızlık yapma, zina yapma ve yalan söyleme” kurallarıdır.  Bu kuralların yaklaşık olarak üç bin yıllık bir geçmişi bulunmaktadır. Buradan şu sonuca çıkarabiliriz. Toplumların inançları, kültürleri, gelenek ve görenekleri kolay kolay değişmemektedir. Bu değerleri davranış ve yaşamlarında rahatlıkla görebiliriz.

Bütün semavi dinlerinde Tanrıya-Allah'a ibadet etmek emredilmiştir. Bunun yanında insanların iyi ahlaklı, adaletli, yardımlaşma ve dayanışma içinde olmaları öğütlenmiştir. Ancak dinler daha sonra yönetici grubun denetimine geçmişlerdir. Krallar ve Padişahlar, kendilerini Tanrının-Allah'ın yer yüzündeki temsilcileri olarak göstermişler, bunun sayesinde toplumlar üzerinde hakimiyet kurarak ülkeleri daha kolay yönetmişlerdir. Krallık, Sultanlık ve Padişahlık rejimlerine yüz yıllar süren mücadeleler sonunda, burjuva devrimleri ile son verilerek, Cumhuriyet yönetimine geçilmiştir. Din ve inançlar, kral ve padişahlardan alınarak esas sahiplerine, yani halka verilmiştir. İnanç ve ibadet özgürlüğü laiklik ilkesi ile koruma altına alınmış, bireylerin inançlarına müdahale edilmesi suç sayılmış ve cezai müeyyideler getirilmiştir.

CUMHURİYET VE SOL

Sol ideolojinin dine bakış açısı Cumhuriyet rejimleri ile ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi Fransız Meclisi’nde Cumhuriyet rejimini savunanlara meclisin solunda oturdukları için“SOLCU” denilmiştir. Meclisin sağında oturup, krallığı savunanlara da “SAĞCI” denilmiştir. Solcular, dini inançların devlet yönetiminde kıstas alınamayacağını, inanç ve ibadetlerin bireylere bırakılması gerektiğini, devletin bütün inançlara eşit uzaklıkta olmasını savunmuşlardır. Devlet yönetimlerinin dini kurallar dışında bırakılmasına ise, LAİKLİK denilmiştir. 1789 Fransız burjuva devriminin özü budur. İnsanlık tarihine bunu sunmuştur.

Ancak ne yazık ki, yönetimi elinde bulunduran egemenler laiklik ilkesini halka böyle göstermemişlerdir. Onlar, çarpıtma ve yalanı esas alarak, solcuların savunduğu cumhuriyetçilik anlayışını “DİNSİZ” “İMANSIZ” gibi göstererek halktan gerçekleri gizlemişlerdir. Çünkü, çıkarları bunu gerektirmiştir. Dini söylemleri iktidarda kalmak için bir silah olarak kullanmaya devam etmek istemişlerdir.

O halde sol ne yapmalıdır? Öncelikle, bütün inançlara saygılı ve hürmetli olduğunu, ibadet özgürlüğünü savunduğunu tekrar tekrar deklare etmelidir. İkinci olarak, din silahını egemenlerden ve çıkarcıların elinden almalıdır. Bunun için de dinleri, özel olarak da İslam dinini çok iyi bilen ilahiyatçılardan aydınlanma ordusu kurmalıdır. Bu aydınlar, şehir, şehir, kasaba, kasaba, köy, köy gezerek, paneller, açık oturumlar düzenleyerek, dinin özü ile sol düşüncenin savunduğu değerlerin birbiriyle örtüştüğünü, her ikisinin de hak, adalet ve dürüstlükten yana olduğunu ısrarla anlatmalıdırlar. Ayrıca kitle iletişim araçları olan, radyo-televizyon ve internet üzerinden basit bir dille yayınlar yaparak halkı aydınlatmalıdırlar. Fikir üstünlüğünü ele geçirerek, dini, çıkarcıların ve egemenlerin elinden alarak, tekrar gerçek sahiplerine vermelidirler. Burada yapılacak propaganda şöyle olmalıdır:

1-Bütün dinler ezilenden, yoksuldan ve zulme uğrayanların yanında olmuştur.

2-Dinleri tebliğ eden peygamberlerin yaşamları incelendiğinde hep ezenlere, zorbalara karşı mücadele ile geçmiştir. Örneğin; İbrahim peygamber Nemrut’a, Hz. Musa Firavun’a, Hz. Muhammed de Mekke’deki kodamanlara karşı mücadele etmiş ve halkın menfaatlerini savunmuştur.

3-Dolayısıyla geçmişte peygamberlerin savundukları ve uğruna mücadele ettikleri değerleri bugün “sol” düşüncede olanlar savunmaktadır. Öyleyse, solcuların amaçlarına ulaşabilmesi için; dini karşılarına alarak değil, dini değerlere sahip çıkarak yapması gerekmektedir.

Halkın değerlerine, kültürüne, inançlarına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkmayan, saygı duymayan bir düşünce hareketinin başarı şansı bulunmamaktadır. Sol düşünceyi savunanların yakın tarihimizden örnek alacakları şahsiyet Mustafa Kemal Atatürk olmalıdır. Zira, Atatürk tüm bu değerlere sahip çıkarak, saygı duyarak başarılı olmuş ve halkın güvenini kazanmıştır. Eğer, sol iktidar olmak istiyorsa Atatürk’ün izlediği yolu yirmi birinci yüzyıla göre güncelleyip, yeniden yapılanma içine girmelidir. Bunu yapmadığı taktirde başarılı olma ihtimali bulunmamaktadır.

Saygılarımla.

 Hamdullah DEDEOĞLU

22.05.2017.


DİNLER TARİHİ: KOLEKTİVİZM VE HÜMANİZM

                                                     hamdullahdedeoglu.blogspot.com

DİNLER TARİHİ: KOLEKTİVİZM VE HÜMANİZM

Dinler tarihi bizlere neyi göstermektedir? Sadece Tanrıya-Allah'a ibadet etmeyi mi, yoksa bütün insanlara ortak yaşamayı, paylaşmayı, dayanışmayı, adaletli olmayı ve iyi bir insan olmayı mı öğütlemektedir. Bu yazımızda kısaca bunu inceleyeceğiz.

Dinler her zaman üzerinde en çok konuşulan ve en çok istismar edilen bir alan olmuştur. Yüz yıllardır “ Din“ adına savaşlar, katliamlar ve işkenceler yapılmadı mı? Peki dinlerin amacı bu muydu? Tabi ki cevabımız hayırdır. İbrahim-i dinlerin ilk yazılı kaynağı olan ve Hz. Musa'ya inen TEVRAT’da bulunan on emir içinde yer alan dört ilke şudur: “ADAM ÖLDÜRME, HIRSIZLIK YAPMA, YALAN SÖYLEME, ZİNA YAPMA“ dır. Bu ilkeler aradan üç bin yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün de geçerliliğini korumaktadır.  Aynı ilkeler İslam dininin ilkeleri arasında da yer almaktadır. (ENAM SURESİ, 151,152, ve 153. Ayetler) O halde ne yapılmalıdır?

İlk işimiz, dini bezirganlardan ve istismarcılardan kurtarmak olmalıdır. Bunun içinde, dini ve dinler tarihini onlardan daha iyi bilmemiz gerekiyor. Bunun yolu da bilimdir. Bilim adamlarımız, ilahiyatçılarımız bu alana yönelmelidir. Dini ve dinler tarihini bilimsel yollarla topluma anlatmalıdırlar. Burada “ideolojik” ve “politik” söylemlerden uzak durulmalıdır. Bunu yapmadığımız taktirde, olumlu bir sonuç alamayız. Dini, yine egemenlere, bezirganlara terk etmiş oluruz. 

Dinler bir inanç sistemi olmakla birlikte, aynı zamanda sosyal devrimlerdir. Tıkanmış, çürümüş sistemleri yıkarak, yerine kolektivizm ve hümanizmi esas alan bir düzen getirmişlerdir. Sosyalist aydın ve bilim adamı Dr. Hikmet Kıvılcımlı, “ALLAH-PEYGAMBER-KİTAP” isimli eserinde şöyle demektedir:

 “Kur'an, açıkça tarihsel devrim pratiğine girmiştir. O sıcak savaş pratiğinden çıkan sentezler ayetleşir. Allah sistemi bu işe yarar. Bu yüzden, Hz. Muhammed'in ve İslam’ın en kalıcı mirası, kolektivizm, adalet, hoşgörü, merhamet, yani hümanizm olmuştur.“  ( S.37)

Sayın Kıvılcımlı aynı eserinde, hümanizme dayanak olarak, Allah'ın sıfatlarından örnekler vererek, anlamlarını şöyle açıklamaktadır:

ER RAHMAN: Yardımı-koruyuculuğu her şeyin üstündedir. 

ER RAHİM: Merhameti her şeyin üstündedir.

EL MÜMİN: Güven veren.

EL GAFFAR: Büyük affedicidir.

EL ADİL: Çok adaletlidir.

EL AZİYİM: Azmi sonsuzdur.

EL HALİM: Sonsuz hoş görülüdür.

EL GAFFUR: Affı pek çoktur.

EL KERİM: Cömertliği sonsuzdur.

EL VELİY: Dosttur. Koruyucudur.

EL TEVVAB: Tövbeleri kabul eder.

EL FETTAH: Zorlukları aşıp, kolaylaştırıcıdır.

EL AFÜV: Günahları siler.

ER RAUF: Acıması ve esirgemesi boldur.

(Sayfa 39-57)

Din bilgini-ilahiyatçı yazar Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk de, Kuran-ı Kerim meali eserinde Allah'ın sıfatlarından olan ZAHİR'i şöyle izah etmektedir:

“ Her şeyde tecelli eden, tüm yarattıklarında, kendisinden görünebilir izler, işaretler bulunan “ olarak açıklamaktadır. 

 Sayın Kıvılcımlı ve Sayın Yaşar Nuri Öztürk hocamızın anlatımlarından şu özeti çıkarabiliriz:

 --Allah'ın sıfatlarının anlamları, bugün modern dünyanın savuna geldiği kolektivizm ve hümanizm düşüncesi ile aynı paralelliktedir. 

--Allah'ın yarattıklarından akıl sahibi olan insanoğlunun, Allah'ın bu sıfatlarından örnek ve ibret alması gerekmiyor mu? Yani, insanların hoş görülü olması, adaletli olması, merhametli olması ve dayanışma ve yardımlaşma içerisinde olması gerekmez mi? İşte halkımıza, özellikle de dindar, mütedeyyin ve muhafazakar insanlarımıza öncelikle bunları anlatmamız gerekir. Bunu gerçekleştirdiğimizde barış içinde yaşamayı da sağlamış oluruz.

Sonuç olarak, din egemenlere ve bezirganlara bırakılacak bir alan değildir. Bilim adamlarına, özellikle de aydın din adamlarına çok büyük görevler düşmektedir. Halkımızı karanlığa boğan ve bundan çıkar sağlayanların ellerindeki din silahını mutlaka almalıyız. Dinin ilkelerini tüm toplumun hizmetinde olmasını sağlamalıyız. Yani, kutsal değerler olan adalet, hoş görü, merhamet ve hümanist ilkelerden herkes eşit olarak yararlanmalıdır. Bu ilkeleri gerçek amacına ulaştırmamız için hep birlikte çaba harcamalıyız. Bunun mücadelesini vermeden başarı elde edemeyiz. Zira bezirganlar ve istismarcılar kolay kolay çıkarlarından vazgeçmeyeceklerdir.

Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu

27.08.2017.

 

 

 

 

 

 

 

 


11 Haziran 2024 Salı

KURBAN BAYRAMI NEREDEN GELİYOR?

 




                  hamdullahdedeoglu.blogspot.com                                      

KURBAN BAYRAMI NEREDEN GELİYOR?

Her yıl kutladığımız Kurban Bayramı nereden geliyor? Ne amaç taşımaktadır? Önce bunu açıklamakla başlayalım.

Kurbanın kelime anlamı “Allah’a yakın olmak” tır. Kurban kesmek ise, kişinin Allah’a olan inancını ve itikadını göstermeyi amaçlamaktadır. Ancak Kurban’ın diğer bir yönü de daha bulunmaktadır. O da insanlar arasında dayanışma ve yardımlaşmayı sağlamaktır. Özellikle et bulamayan ya da onu alamayacak durumda olan yetim ve yoksulları doyurmayı da kapsamaktadır. Buradaki hedef, geliri iyi olanların kurban aracılığı ile gelirlerinden yoksullara pay vermesidir. Kısaca kurban kesmek, toplumda yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar. Sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Bu nedenle, herkesin kurban kesme zorunluluğu bulunmamaktadır. Maddi durumu iyi olanlar bunu yerine getirebilirler.

Bu bilgilerden sonra kurban kesmenin kısa bir geçmişini verebiliriz.  Kurban kesmenin Hz. İbrahim’den geldiği belirtilse de Adem Peygamberden bu yana kurban kesme uygulamalarının çok eskiye dayandığı, diğer dinlerde ve inançlarda da yer aldığı belirtilmektedir. İslam coğrafyasındaki kurban kesme ise, Hz. İbrahim’e dayanmaktadır. Kur’an’daki ayetlerden ve tarihi bilgilerden kurban kesme şöyle anlatılmaktadır:

Önce Kur’an’daki ayetleri verelim:

SAFFAT SURESİ 107. Ayet: “Biz İbrahim’e büyük bir kurbanlık vererek, onu (İsmail’i) kurtardık.”

HAC SURESİ 28. Ayet: “Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları, belli günlerde kurban ederken O’nun (Allah’ın) adını ansınlar. Siz de onlardan yiyin. Yoksulu, fakiri de doyurun.”

Tarihi kayıtlardaki Kurban kesme ise, şöyle belirtilmektedir:

Hz. İbrahim’in ilk eşi olan Sara’nın uzun süre çocuğu olmaz. Bunun üzerine Hz. İbrahim ikinci eş olarak Hacer hanımla evlenir. Hz. İbrahim bu evliliği yaptıktan sonra ilk doğacak erkek çocuğunu Allah’a adak olarak kurban edeceğini taahhüt eder. Bir yıl sonra Hacer Hanım bir erkek çocuk doğurur. Adını İsmail koyarlar. İsmail yedi yaşına geldiğinde, Hz. İbrahim Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için İsmail’i uzak ve ıssız bir yere götürür. Burada İsmail’in ellerini ve ayaklarını bağlar. Hz. İbrahim tam İsmail’i kurban etmek üzereyken, Allah tarafından Sema’dan (gökten) Cebrail aracılığı ile kendisine bir koç gönderilerek, İsmail’in yerine bu koçun kurban edilmesi istenir. Hz. İbrahim de bunun üzerine İsmail’in ellerindeki ve ayaklarındaki bağları çözer ve Allah tarafından gönderilen koçu kurban eder. Böylece Allah’a verdiği taahhüdünü yerine getirme sınavından başarıyla çıkmış olur. Bu olaydan sonra İbrahim’i dinlerde, yani Musevilik’te, Hrıstiyanlık’ta ve İslamiyet’te kurban kesmek bir inanç, bir gelenek olarak bugüne kadar devam etmiştir. Bu adağın yerine getirilmesi nedeniyle, daha sonraları kurban kesme (tığlama) bir bayram olarak kutlanmaya başlanmıştır. İslam dinindeki Kurban Bayramı kısaca bu şekilde oluştu.

Kurban Bayramı’nda adak olarak tığlanacak hayvanlar, koyun, keçi, sığır ve deve olarak ifade edilmiştir. Koyun ve keçilerde bir hisse, sığır ve devede ise, en fazla yedi hisse ile katılım olacağı belirtilmiştir. Kurban edilecek hayvanların sağlam ve bakımlı olması gerekmektedir. Kurban kesileceği (tığlanacağı) zaman tekbir ve dua eşliğinde yapılması gerekir. Alevi kaynaklarına göre bu tekbir-dua şöyle yapılmalıdır:

KURBAN TEKBİRİ-DUASI

 “Kurbanı Halil, Fermanı Celil, Tığ-ı Cebrail, İtaat-ı İsmail”

“Allah-ü Ekber… Allah-ü Ekber… Allah-ü Ekber…”

“Eşhedü en La İlahe İllallah Allah-ü Ekber…”

“Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali…”

“Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş Veli…”

“Diyelim gönül birliği ile Allah… Allah…”

 

Kurbanlarınızın ve dualarınızın kabulü dileği ile…

 

Hamdullah Dedeoğlu

11.06.2024

 

 

 

 

 

4 Haziran 2024 Salı

ALEVİ DERNEKLERİ SİYASİ BİR KURULUŞ MU?


                                                                             hamdullahdedeoglu.blogspot.com
ALEVİ DERNEKLERİ SİYASİ BİR KURULUŞ MU?

Son zamanlarda Alevi dernek ve vakıflar durmadan siyasi içerikli açıklamalar yapmakta, basın toplantıları düzenlemektedirler. Bir inancı temsil eden dernek ve vakıfların bu tür açıklama yapmaları doğru mu? Alevi toplumun taleplerini dile getirmek yerine, belirli bir gruba ya da bir partiye destek açıklamaları doğru bir tutum mu? Bu makalemizde bu konu üzerinde duracağız.

Öncelikle şunu hemen belirtmemiz gerekiyor. Alevilik bir inançtır, bir kültürdür. Siyasi bir parti ya da dernek değildir. Dolayısıyla, Alevi kuruluşların herhangi bir siyasi partinin ya da grubun yanında yer almaları doğru bir tutum değildir. Bu hem Alevi kuruluşların amaçlarına hem de Alevilerin çıkarlarına uygun bir davranış değildir. Bunun nedenlerini maddeler halinde açıkladığımızda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

1-Dinler ve inançlar üzerinden siyaset yapmak bir orta çağ düşüncesidir. Zira, orta çağdaki siyasetler din ve mezhepler üzerinden yapılıyordu. Orta çağdaki savaş ve çatışmaları incelediğimizde bunu görebiliriz. Örneğin; Orta doğuya yapılan Haçlı seferleri, Emevi-Abbasi devletleri ile Bizans İmparatorluğu arasındaki savaş ve çatışmalar, Arap orduları ile Sasani İmparatorluğu arasındaki savaşlar hep din ve inançlar üzerinden yapılmıştır. Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz.

Dolayısıyla, 21. Yüzyılda bir inancı, bir dini, bir mezhebi politikada bir unsur olarak kullanmak ne etiktir ne demokratiktir ne de çağdaş bir yöntemdir. Eğer amacınız politika yapmak ise, ya kurulmuş olan bir partiye katılırsınız, ya da kendiniz bir parti kurup mücadelenize orada devam edebilirsiniz.

2-Bir taraftan İktidardaki partiyi Laiklik ilkesini uygulamamakla ve dini siyasete alet etmekle eleştirip, diğer taraftan bir inancın temsilcisi olarak siyasi bir partiye destek açıklamak, laiklik ilkesine aykırı olmuyor mu?

3-Din ve mezhep üzerinden siyaset yapanlara “dinci” “yobaz” “gerici” denildiğinde, aynı tanımlamalar sizi kapsamıyor mu? Yani, sizin bir dokunulmazlığınız mı bulunuyor?

4- Yüz yıllarca ezilen, horlanan ve baskılara maruz kalmış bir toplumun duygularını istismar ederek, bunu politik çıkar elde etmek için kullanmak ahlaklı mı? Bir milletvekilli olmak ya da bir makama gelmek için mensubu olduğunuz kitlenin duyguları ile oynamayı kendinize yakıştırıyor musunuz?  Aleviliğin “dürüst ol” ahlaklı ol” “Eline, beline, diline sahip ol” ilkeleri sizin için geçerli değilse, O zaman o vakıflarda ve derneklerde ne işiniz var?

5-Alevi dernek ve vakıfların amacı, Alevi toplumun taleplerini, ihtiyaçlarını kamuoyunda dile getirmek, devletin yetkili organları ile görüşüp çözüm üretmektir. Herhangi bir partiye ya da gruba payanda olmak değildir.

6-Eğer siz, gerçekten Alevi toplumunun çıkarlarını savunuyorsanız, öncelikle Alevi gençlere inançlarını ve kültürlerini öğretmelisiniz. Zira, bu eğitimden yoksun kalan Alevi gençlerin asimile olup, FETÖ, İŞİD gibi terör örgütlerine katıldıklarını biliyor musunuz?

Yine aynı şekilde yabancı şehirlerde okuyan Alevi gençlerin yurt ve burs sorunlarından haberiniz var mı? Siyasi açıklamalar yapacağınıza bu konulara neden yabancı kalıyorsunuz?

Kendi amaç ve hedefleri dışında açıklama ve toplantı yapan dernek ve vakıfları kendi asli görevlerini yapmaya davet ediyorum. Bundan kaçınanlar, bilin ki başka bir amaç peşindedirler. Halkımız bu tür istismarcılara karşı uyanık olmalıdır.

Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu.

04.06.2024

26 Mayıs 2024 Pazar

HACI BEKTAŞ VELİ’Yİ AVRUPA’DA NEDEN TANITMIYORUZ?


HACI BEKTAŞ VELİ’Yİ AVRUPA’DA NEDEN TANITMIYORUZ?

Bu makaleye başlamadan önce kendim için bir özeleştiride bulunmak istiyorum. Bunu yapmalıyım ki; aşağıda yazdıklarımı okuyanlar beni çok bilmiş ya da ukala kategorisine koymasınlar. Çünkü başkalarını eleştirirken kendimi bunun dışında tutmamın doğru bir tavır olmayacağını düşündüm. Ben de seksen öncesinde sol ideolojiyi savunanlar içinde yer almıştım. Doksanlı yıllarda, dini inançlar konusunda yanlış yaptığımız kanaatine vardım. Çünkü; sol ideoloji bir iktisat modeliydi. Emekçi sınıfların iktidarını savunuyordu. Dini bir inanç değildi. Bence, sol kesimin en büyük hatası inançlara ilgi duymaması oldu. Bu da egemenler tarafindan topluma “din karşıtı” olarak sunuldu. Bunun sonucunda toplumun büyük çoğunluğu karşı tarafa teslim edildi. Öyle bir algı oluşturuldu ki, mücadele sanki inananlarla, inançsızlar arasındaki bir mücadele gibi gösterildi. Bunun neticesinde başta sosyalist sol olmak üzere inançlı solcular bile toplum tarafından dışlandılar.  Bu algı hem Alevi  hem Ehli-Sünnet kesiminde aynı sonuçları doğurdu. Sosyalist solun gözünde Cami hocaları ne ise, Alevi dedeleri de aynıydı. Yani, bütün din adamları sömürünün bir aracı gibi gösterildi.

Sosyalist solun bu düşünce anlayışının kaynağı Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerdi. Yani, bizim aydınlar her zamanki gibi sosyalizm anlayışını da dışardan ithal etmişlerdi. Kendilerine özgü bir sosyalist anlayışı yaratamamışlardı. Solun, özellikle de sosyalist solun başarılı olamamasının nedenlerin başında bence bu gelmektedir. Oysa, İslam dinini tebliğ eden Hz. Muhammed  bir devrimciydi. Sonuçta, yeni bir iktisat modeli yaratmıştı. Buradan esinlenerek, köklerimize sahip çıkıp, kendimize has bir sosyalizm modeli oluşturabilirdik. Hz. Muhammed, Hicaz bölgesinde hüküm süren tefeci-bezirgan sınıfın hakimiyetine son vermiş, geniş kesimlerin çıkarlarını koruyan yeni bir ekonomik düzen kurmuştu. Sosyalist sol, teorilerini bu eksen üzerine kurmuş olsaydı, sanırım daha başarılı olurdu. Böylece hem camii hocalarının hem de Alevi dedelerinin desteğini kazanırdı.  Bu da toplum üzerinde etkili bir güç yaratırdı. Bu anlayış İslam ülkeleri nezdinde de bir model oluşturabilirdi. Devamında, İslam coğrafyasında Avrupa benzeri bir Rönesans ve reform hareketini doğurabilirdi. İslam ülkeleri de böylece yeniden akıl ve bilimle tanışmış olur, sanayide ve teknolojide bir sıçrama yapabilirdi. Örneğin; Japonya kendi inancını, geleneklerini dışlamadan bunu başarmıştı. Aynısını, İslam ülkeleri de yapabilirdi.

Bu girişten sonra asıl konumuza gelebiliriz. Doksanlı yıllardan sonra “İslamcı” hareketler dünyada yükselişe geçmişti. Ancak, olumlu yönde bir yükselişe değil, tersine daha tutucu ve daha bağnaz bir yöne oldu. Bunu destekleyen de doksanlı yıllardan sonra tek kutuplu dünyanın hakimi olan ABD’idi. ABD’nin karşısındaki Sosyalist blok yıkılmıştı. ABD’ye dünya jandarmalığının devamı için bir gerekçe gerekiyordu. Bu kez hedefinde İslam ülkeleri vardı. Bunu da sözde “İslamcı” örgütler aracılığı ile sağlamıştı. O örgütleri kuran, destekleyen ve yönlendiren de yine kendisiydi. Finansmanını sağlayan da ABD’ye bağımlı olan petrol zengini Arap ülkeleriydi. Kısaca; ABD bir taşla iki kuş değil, onlarca kuş avlamıştı.

Sözde “İslamcı” örgütlerin bu yükselişi beni İslam dininin kaynaklarını incelemeye yöneltti. İncelemelerim sonunda terör uygulayan o sözde “İslamcı” örgütlerin İslam dini ile ilgilerinin olmadığını tespit ettim. Zira, dinin kaynağı olan Kur’an’ı Kerim, haksız yere ve meşru savunma dışında insan öldürmeyi yasaklıyordu. Yine aynı şekilde tebliğ dışında; dinin silahla ya da zorla kabul ettirilmesi Kur’an’a aykırıydı."ılımli İslam" cıların din anlayışı ise şekilcilikten öte bir şey değildi. Bunlar da emperyalizmle iş birliği içindeydiler. Kısaca, üç yıllık araştırma ve incelemelerim sonunda; solun seksen öncesinde yanlış bir strateji izlediğini ve İslam dini hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığına kanaat getirdim.

Bu araştırmalarımı daha sonra Alevi-Bektaşi kaynaklarına yönelttim. Burada ikinci bir şok daha yaşadım. Özellikle de Hacı Bektaş Veli’nin hayatını ve düşüncesini öğrendikten sonra, kendi liderlerimize ve din önderlerimize çok büyük haksızlık yaptığımızı anladım. Hacı Bektaş Veli bizim yirminci yüz yılda sol adına savunduğumuz hümanist ve bilimsel düşünceyi 13. Yüzyılda savunmuş, ancak bizim bundan haberimiz olmamıştı. Üstelik Avrupa, Hacı Bektaş Veli’nin düşüncesine, ondan dört yüzyıl sonra kavuşmuştu. Biz aklı ve bilimi öne almayı Hacı Bektaş Veli’den değil, Avrupalı aydınlardan kopya çekerek almaya çalışmıştık. Ne kadar acı değil mi?

Yukarıda kısaca anlattığım gerçekler ışığında, Avrupa’daki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarımızın bulundukları ülkelerdeki insanlara gururla tanıtacakları bir liderleri var. O lider Hacı Bektaş Veli’dir. Hacı Bektaş Veli sadece Alevi-Bektaşilerin değil, tüm İslam coğrafyasının dini bir önderidir. Onun İslam anlayışını tanıttığımızda; dünya medeniyetine ve kültürüne çok önemli katkılar sunmuş olacağız. Böylece, İslam ülkeleri de dünyadaki hak ettikleri yeri almış olacaktır.

Son olarak, burada Alevi-Bektaşi inancından gelen aydınlara da iki kat görev düşmektedir. Unutmuş oldukları önderlerine karşı sorumlulukların bilincine vararak, yazacakları bilimsel makalelerle, düzenleyecekleri panel ve konferanslarla Avrupa toplumunu ve orada yaşayan vatandaşlarımızı aydınlatmalarını öneriyorum.  

Saygılarımla.

 Hamdullah Dedeoğlu.

01.06.2020.


ANADOLU'DA İSLAMLAŞMA NASIL OLDU ?

ANADOLU'DA İSLAMLAŞMA NASIL OLDU?

Bazıları Anadolu’nun tamamen kılıç zoruyla İslamlaştığını zanneder. Oysa, kılıç kullanmak tek başına belirleyici olmaz. Bölgede yaşayan halkı kazanmak da önemlidir. Selçuklularla başlayan Anadolu’nun fethi, yaklaşık dört yüz yılın sonunda ancak tamamlanmıştır. Bu makalemizde bunun kısa bir özetini yapacağız.

Anadolu toprakları Bizans (Roma) imparatorluğunun denetimindeydi. Yıllarca Hristiyanlığa karşı savaş açan Roma imparatorluğu dördüncü yüzyılda Hristiyanlığı önce serbest bırakıp, sonra da devletin resmi dini haline getirdi. Aynı yıllarda, İmparator Konstantin imparatorluğun başkentini de Roma'dan, Konstantinapolis 'e (İstanbul) taşıdı. Yeni başkentin inşasında, kırk bin civarında Got (Cermen-Alman) askerin çalıştırıldığı tarihi kaynaklarda belirtilmektedir.

Konstantin zamanında Hristiyan din adamları olan Papazlar, Pagan din adamları ile aynı statüye sahip oldu. (M.S.313). Pagan din adamlarına tanınan tüm ayrıcalıklar onlara da verildi. Yaklaşık iki yüz elli yıl Hristiyanlığa savaş açmış ve onlara en ağır baskı ve işkence uygulayan Roma, Hristiyanlığı neden serbest bırakmıştı?

Birinci ve en önemli nedeni, Pagan dininin halkın tüm ihtiyaçlarına cevap verememesi, ikincisi şehir ve kasabalarda, Hristiyanlığın çok hızlı yayılmasıydı. İmparator Konstantin, bundan yararlanmayı düşünüyordu. Kendisi, ölümüne yakın Hristiyanlığı kabul etmişti. Ondan sonra gelen imparatorlar da Hristiyanlığı devletin resmi dini olarak kabul etti.  Ancak, Hristiyanlıkla birlikte farklı yorumlar ve mezhepler de ortaya çıktı. Baba, oğul, kutsal ruh üçlemesi dışındaki yorum ve inançlar sapkın olarak nitelendirildi ve ağır baskı ve cezalara maruz kaldılar. Bu nedenle, farklı mezhepte olanlar, ayrı kiliseler kurdular. Bunlar İskenderiye (kop-Kıpti), Antakya (Nasturi) ve Urfa (Süryani) kiliseleriydi. Bu kiliselere doğu kiliseleri veya Monofizit kiliseleri deniliyordu.

Hicaz bölgesinde ortaya çıkan İslam dininin imparatorluğa bağlı bölgelerde hızlı    yayılmasında, Hristiyanlığın farklı inançlılarına yapılan baskıların etkisi büyük oldu. Mısır ve Suriye eyaletlerinin İslam ordularının eline geçmesinden sonra Hristiyanlığın bu farklı yorumlarına sahip olanlara, ibadetlerini özgür bir şekilde yapmaları sağlandı. İslamiyet’in bu hoş görülü anlayışı diğer inanç mensuplarının İslam dinini kabul etmelerini de hızlandırdı. Bu eyaletler de nüfusun çoğunluğunun Arap olması da fetihleri kolaylaştırmıştı.

Anadolu'da ise, hatırı sayılır Rum nüfus bulunuyordu. Bu nedenle, Anadolu’nun İslamlaşma süreci daha uzun sürdü. Bu da Türkmenlerin Anadolu’ya gelmesi ile oldu. Horasan'dan gelen dervişlerin hümanist ve hoşgörülü İslam anlayışı, yerli halk üzerinde etkili oldu. Ayrıca, Anadolu'ya yerleşen Türkmen göçerler, ticarete de hareketlilik getirdi. Anadolu’da, Tarım ve hayvancılık hızla gelişti. İmparatorluk merkezi de bunu gördüğü için sert tedbirler almaktan kaçındı. Anadolu, bu göçerlerden önce büyük oranda boştu. Türkmen Göçerlerle birlikte Anadolu canlanmış ve ticari faaliyetler artmıştı. Zira, yüz yıl önce çıkan veba ve iç savaşlar nedeniyle Anadolu’da nüfus azalmış, tarım arazileri boş kalmıştı. Yeni göçerlerin gelmesi ile ticaretin canlanması sonucunda Bizans İmparatorluğunun gelirleri de artmıştı.

Roma imparatorluğu, tarihi boyunca göçerleri inanç, dil ve kültür olarak asimile edip, onları eritmeyi başarmıştı. Ancak son gelenler hem inanç olarak hem kültür olarak bir birikime sahiptiler. Devlet ve ordu kurma gelenekleri çok eskiydi. Perslerin kültür ve devlet yönetimi konusundaki tecrübe ve birikimlerini de almışlardı. Bu göçerlerin kurduğu Osmanlı devleti, kuruluşundan yüz elli yıl sonra Roma imparatorluğuna son vermişti. Yaklaşık iki bin yıl ayakta kalan bir imparatorluk, böylece son bulmuştu. Peki bunun nedeni neydi? Tarih ve coğrafya, boşluk kabul etmez. Yönetim zafiyeti gösterdiğiniz anda, her şeyin ayaklarınızın altından kayıp gitmesi an meselesi olur. Bu nedenle, bulunduğumuz coğrafyanın tarihini iyi bilmemiz gerekiyor. Osmanlı orduları Konstantinapolis'i (İstanbul) kuşattığı günlerde, Hristiyan din adamları meleklerin erkek mi, dişi mi olduklarını tartışıyordu. Ve aralarında çok keskin olan Katolik, Ortodoks, Gregoryan, Nasturi çatışması vardı. Bu çatışmalardan dolayı, başkent Konstantinapolis daha önce, Katoliklerin işgaline uğramış ve yağmalanmıştı. İmparatorluk, enerjisini ve gücünü mezhep çatışmaları nedeniyle kaybetmişti. Dış saldırılara karşı savunmasız kalmıştı. Yıkılmasının en büyük nedenlerinden biri bu iç çatışmalardı.

Hristiyanlığı İmparatorluğun birleştirici bir gücü olarak kullanmak isteyenler, sonucunun böyle olacağını düşünmemişlerdi. Aynı hataya bizim de düşmememiz gerekiyor. İnançlar üzerinde toplumu ayrıştırmamalıyız. Ve her inanca saygılı olmalıyız. Aksi taktirde, İstanbul'un fethindeki Hristiyan din adamlarının durumuna düşeriz. Anadolu topraklarının İŞİD, DEAŞ, EL KAİDE gibi örgütlerin anlayışı ile değil, Horasan Erenlerinin hümanist ve hoş görülü İslam anlayışı ile fethedildiğini unutmamalıyız. Eğer sadece silahlı güç ile olmuş olsaydı; bugün Anadolu coğrafyasının Moğolların denetiminde olması gerekirdi. Burada Osmanlı devletinin kuruluşuna destek olan dervişleri, babaları, dedeleri unutmamalıyız. Osmanlı, onların desteği ile güçlenmiş, önce devlet olmuş, sonra da Bektaşi babaların desteği ile oluşturulan Yeniçeri Ordusu sayesinde imparatorluğa ulaşmıştı. Bu tarihi bir gerçektir. Bunu hiç kimse inkar edemez. Kısaca, Anadolu’yu bize yurt yapanları unutmamalıyız, unutturmamalıyız.

Hamdullah DEDEOĞLU.

14.03.2017

Kaynaklar:

1-Alexander A. Vasıliev Bizans Tarihi, Alfa Basım.

2-John julius Norwich, Bizans tarihi-Gerileme ve Çöküş dönemi Kabalacı yayınevi.

3- Faruk Sümer, Oğuzlar-Türkmenler, Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı Yayınları.

 


13 Mayıs 2024 Pazartesi

AMASYA BABA İLYAS CEM EVİ İNŞAATININ KABASI BİTMEK ÜZERE







AMASYA BABA İLYAS CEM EVİNİN 10.07.2025''DEKİ DURUMUNU GÖSTEREN  RESİMLER

AMASYA BABA İLYAS CEM EVİ İNŞAATININ KABASI BİTMEK ÜZERE

Değerli canlar,

Değerli dostlar,

Yardım ve destekleriniz sayesinde Baba İlyas Cem Evi inşaatı hızla devam etmektedir. Yedi Mart 2024'de düzenlediğimiz destek gecesinde elde edilen gelirle, Cem Evimizin iç ve dış duvar örme işi bitmek üzeredir. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ederiz. Bu aşama tamamlandıktan sonra elektrik, su, doğalgaz ve ısıtma sistemlerinin yapımına geçeceğiz. Doğrama, çatı ve asansör imalat ve montajlarının yapılması için ise, Amasya valiliğinden destek sözü almış bulunuyoruz. Amacımız en kısa zamanda Cem evimizi bitirip, hizmet vermeyi amaçlıyoruz. Bunun için de bütün canlarımızdan ve dostlarımızdan bütçeleri ve gelirleri oranında destek bekliyoruz. Cem Evimizin son durumunu gösteren resimleri ekte bilgilerinize sunuyoruz. 

Saygı, sevgi ve selamlarımızla.

Cem Vakfı Amasya Şubesi Başkanlığı.

Nakdi yardımlar için; CUMHURİYETÇİ EĞİTİM  KÜLTÜR MERKEZİ VAKFI AMASYA ŞUBESİ: VAKIFBANK İBAN: TR 06 0001 5001 5800 7296 9054 41






Sayın Ali Yanık ve  sayın Umut Esmer Mısırlı'ya yaptıkları yardımlardan dolayı çok teşekkür ederiz. Allah keselerine bereket versin.

Sayın Hamza Gayretli Dedemize verdikleri destekten dolayı çok teşekkür ederiz.  Allah keselerine bereket versin.

Popular