6 Mart 2018 Salı

KABAHAT KİM DE ?

KABAHAT KİM DE ?

Bir ömür gezersin gönlünce.
Yer, içer, keyfine bakarsın günlerce.
Bütün zevkleri tatmış olursun kendince.
Pişmanlık duyarsın zamanı gelince.

Yıllarca içtiğine demezsin haram diye.
Sonra da, özünü alırsın ilaç diye.
Yaradan rızkı vermiş, iyi kullan diye.
Sen aşırıya gitmişsen kabahat kim de ?

İmanı eşitledin, abdestle, namaza,
Uyanlar cennetlik dersin öbür dünyada.
Günahkarlar gitmezler mi papaza,
Cennete gitmek bu kadar kolaysa,

Yazan : Hamdullah Dedeoğlu
02.02.2017







4 Mart 2018 Pazar

DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ YAYIN KURULUNUN "EHLİ HAK " MADDESİ İÇİN GÖNDERDİĞİ ELEKTRONİK POSTAYA CAVAP

DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ YAYIN KURULUNUN
"EHLİ HAK " MADDESİ İÇİN  GÖNDERDİĞİ  ELEKTRONİK POSTAYA CAVAP

Sayın, Ahmet Başaran,

Öncelikle size çok teşekkür ederim. Yoğun çalışmalarınız arasında zamanınızı aldığım için özür dilerim. Bazı yanlış anlamaları ve halkımız içinde ayrışmalara neden olabilecek yorumlar konusunda göstermiş olduğununz hassasiyetinizden dolayı, sizi tebrik etmeme Müsaade edeniz. Bu nedenle, size saygı ve selamlarımı iletiyorum.

Mailimde teolojik tartışmalara girmeyeceğimi belirtmiştim. Fakat, konunun daha iyi anlaşılması için, bazı görüşlerimi sizinle paylaşmak istiyorum.

MEB ansiklopedisindeki Abdülbaki Gölpınarlı’nın görüşleri konusunda bilgi sahibi değilim. Ancak, sayın Gölpınarlı’nın Alevi kökenli olmadığını, Şiiliğe yakın olduğu şeklinde bilgiye sahibim. Sayın Gölpınarlı, sizin dediğiniz şekilde yazmışsa, onun yazdığı da doğru değildir. Dolayısıyla, aleviliği Şiilik penceresinden yorumlamış olarak değerlendirebilirim. Benim görüşüm, Alevi İslam inancı, kime daha yakın diye soracak olursanız, cevabım; İmamı Azam’dır, şiilik değil.
Ozanlara gelince, evet, bazı ozanların deyişlerinde belirttiğiniz tanımlamalar vardır. Ancak, o sözler ozanlar tarafından yazıya alınmış değildir. Sözlü gelenekten gelerek, çok sonraları yazıya geçmiştir. Siz de bilirsiniz ki, sözlü gelenekler yazıya geçirilirken bir takım değişime uğraması muhtemeldir.

Sayın Başaran,

Türkiyede’deki Anadolu aleviliğin temsilcileri Alevi dedeleridir. Yüz yıllardır, Alevi islamı geniş kitlelere götüren ve ibadetlerin yerine getirilmesinde, hiç bir ücret almadan hizmet veren dedelerdir. Benim büyük babam da, alevi dedesi olduğundan, kendisiyle Amasya, Çorum köylerinde yıllarca cem’lerde bulundum. Rahmetli dedemin, Cem’lerde Hz. Ali’nin, peygamber efendimizden üstün olduğunu belirten hiç bir sözüne şahit olmadım. Demesi de mümkün değildir. Hz. Ali’ye, Ehli Beyt’ten olması, ilimini peygamber efendimizden almasından ve kahramanlıklarından dolayı, çok büyük sevgi duyarlar. Sohbetlerde, Hz. Ali’nin yaptığı cenkler ve göstermiş olduğu kahramanlıklar bol bol anlatılır. Bu da, insanların Hz. Ali’ye olan ilgisini ve sevgisini artırmıştır.

Sayın Başaran,

Aleviliği anlatan yazılı kaynaklar çok kısıtlydı. Ancak, son zamanlarda yazılı kaynakların sayısında önemli artışlar oldu. Yanlış anlamaların büyük çoğunluğu da sanırım buradan kaynaklanıyor. Bunları hep birlikte düzelteceğimize inanıyorum. Tabi ki, sizlerden de destek ve katkı bekliyoruz.

Selam ve saygılarımla.
Hamdullah DEDEOĞLU
14.12.2017






DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ YAYIN KURULUNUN ALEVİLİKLE İLGİLİ YANLIŞLIKLAR HAKKINDA GÖNDERDİĞİ CEVAP

DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ YAYIN KURULUNUN ALEVİLİKLE İLGİLİ YANLIŞLIKLAR HAKKINDA GÖNDERDİĞİ CEVAP

Sayın
Hamdullah Dedeoğlu,

Öncelikle ilgi ve duyarlılığınız için teşekkür ediyoruz.
Türkiye Dianet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA) olarak, en önemli ilkelerimizden birisi “ansiklopedicilik geleneği” çerçevesinde doğru, sağlıklı ve nesnel bilgiyi okuyucularla buluşturmaktır. Bunu gerçekleştirmek için, maddeyi uzman bir kaleme yazdırmakla yetinilmemekte, aynı zamanda maddeler ilgili basamaklarda kaynak, yöntem ve dil açısından kontrol edilmektedir. Ne var ki, bütün bunlara rağmen, dünyadaki diğer ansiklopedilerde olduğu gibi, zaman zaman gözden kaçan hatalar ortaya çıkabilmekte, yeni edisyonlarda bu hatalar düzeltilmektedir.

Elektronik posta mesajınızda dikkat çektiğiniz “Ehi Hak da Aleviler gibi Hz. Ali’yi Tanrının bir zuhuru sayarak, onu peygamberden üstün kabul eder.” cümlesine gelince, bu ifade farklı çağrışımlara elverişli olsa bile, ilmi bakımdan yanlış değildir. Şöyle ki; “ Alevi” tabiri her ne kadar ülkemizde ağırlıklı olarak Anadolu Aleviliğini (Kızılbaş ocaklar ve Bektaşiler) hatıra getiriyorsa da litaratürde zaman zaman Hz. Ali’yi Allah’la ilişkilendiren, giderek Ali’nin “Tanrı”, “Tanrı’nın hulul ettiği kimse”, “Tanrı’nın kendisinde bedenlendiği (enkarne olduğu) kişi “, “Tanrı tecellisi”, “Tanrı zuhuru” olduğu şeklinde farklı görüşlere sahip Sebeiyye, Hululiye, Nusayriyye gibi fırkaları da içine alan bir genişlikte kullanılmaktadır.

Diğer taraftan Anadolu Aleviliğinde de özellkıkle yedi ulu ozanda, mesela Nesimi ve Virani gibi “Hurufi” oldukları bilinen şairlerin deyişlerinde”zuhur” kelimesi kullanılmamakla birlikte, Hz. Ali ile Allah’ı yer yer aynileştiren deyişler bulunmaktadır. Hatta az sayıda olmakla birlikte, yine yedi ulu ozandan Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet’e atfedilen şiirlerde Hz. Ali’ye tanrılık veya tanrısallık yükleyen deyişlerle karşılaşılmaktadır. Mesela, Pir Sultan’nın “Gafil kaldır şu gönülden gümanı/ Bu mülkün sahibi Ali değil mi ? Yaratmıştır on sekiz bin alemi/Rızıklarını veren Ali değil mi ?” dörtlüğü bunun bir örneğidir. (Bu konuda geniş bilgi için bk. Battal Pehlivan, Alevi-Bektaşi Düşüncesine Göre Allah, İstanbul 1994). Ayrıca bazı miraciyelerde Hz. Muhammed’i miraca çağıranın , aslan donunda yolunu kesenin, Hakkın divanında duranın Hz. Ali olduğu, Hz. Muhammed’in bunu fark etmesine “Muhammed’in Ali sırrına ermesi” denildiği bilinmektedir.

Zengin Alevi edebiyatında Hz. Ali ile Allah arasındaki (özellikle Hak-Muhammed-Ali üçlerindeki) ilişkiyi ifade eden yaklaşımları inceleyen bazı araştırmacılar bunun vahdet-i mevcud, hulul, ittihad gibi düşüncelerdeki etkileşimin sonucu olduğunu belirtmektedir. (bk. Ahmet Yaşar Ocak ve Irene Melikof’un çalışmaları).

Ehl-i Hak maddesinde zikredilen “Alevilerin Ali’yi, Hz. Muhammedd’den üstün kabul ettikleri” iddiasına gelince, bu bazı araştırmacıların “Hak-Muhammed-Ali “ üçlerinde Ali’nin sıralamada üçüncü olmasına rağmen, pratikte ve vurguda Muhammed’in önüne geçtiği şeklindeki tespitini yansıtmaktadır. Mesela, MEB İslam ansiklopedisine” Kızılbaş” maddesini yazan Abdülbaki Gölpınarlı bu görüştedir. Esasen objektif olarak Alevi edebiyatına bakıldığında bu yaklaşımın belli bir temeli olduğu görülmektedir. Zira, Alevi geleneğinde Hz. Muhammed İslam’ın zahirini, Hz. Ali batınını temsil etmektedir. Başka bir deyişle, Hz. Muhammed Şeriatı, Hz. Ali tarikatı temsil etmektedir. Aleviliğin en önemli kaynaklarından Buyruk’un çeşitli versiyonlarında Muhammed ile Ali’nin aynı öz, aynı ruh olduğu da ifade olunmaktadır. Ancak, Aleviler kendilerini batın ehli gördükleri için bunu temsil eden Hz. Ali, pratikte Hz. Muhammed’den daha çok öne çıkmaktadır.

Konunun bilimsel boyutu olmakla birlikte, elektronik posta mesajınızda dikkat çektiğiniz duyarlılığı da dikkate alarak, ansiklopedimizin elektronik ortamda bulunan nüshasında farklı çağırışımlara yer vermeyecek şekilde bu cümlenin çıkartılması ya da “bazı aşırı/gali gruplarda olduğu gibi” şeklinde değiştirilmesi ilgili bilim kurulumuzda değerlendirilecektir.

İlgi ve duyarlılığınız için tekrar teşekkür eder, iyi günler dileriz.

DİYANET VAKFI YAYINLARI
AHMET BAŞARAN
13.12.2017.

DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ YAYIN KURULUNA ALEVİLERİ YANLIŞ TANITAN “EHLİ HAK “ MADDESİ İÇİN GÖNDERİLEN MAİL

DİYANET VAKFI İSLAM ANSİKLOPEDİSİ YAYIN KURULUNA
ALEVİLERİ YANLIŞ TANITAN “EHLİ HAK “ MADDESİ İÇİN GÖNDERİLEN MAİL

Sayın Yetkili,

Hazırlamış olduğunuz İslam ansiklopedisinin “ Ehli Hak” maddesini yazan Hamit Algar bey “Ehli Hak’da aleviler gibi, Hz. Ali’yi Tanrının bir zuhuru sayarak, onu peygamberden üstün kabul eder.” (10.cilt, sayfa 513) şeklinde bir ifade kullanmıştı. Bu ifadenin tamamen yanlış ve gerçek dışı olduğunu, 10.11.2017 tarihli mailimde tarafınıza bildirmiştim. Ancak, aradan on beş gün geçmesine rağmen, bugüne kadar tarafıma bir cevap verilmemiştir.

Sayın yetkili,
Baskısını yapmış olduğunuz ansiklopedilerde bu yanlışı düzeltme imkanınızın olmadığının bilincindeyim. Ancak, internet ortamındaki bölümlerde düzeltme yapabilirsiniz. İlgili maddeyi yazan Hamit Algar konusunda da size bir eleştiride bulunmak istiyorum. Öğrendiğim kadarıyla, Hamit bey, adını müslüman olduktan sonra değiştirmiş, İngiltere vatandaşıdır. Türkiye’de, İran’da, Irak’ta, kısaca İslam coğrafyasında bu maddeyi yazabilecek bir akademisyen bulamadınız mı ? Hadi bu arkadaş konuyu sokaktaki vatandaşın ağzından yazdı diyelim, bunu denetleyen bir kurulunuz yok muydu ? Yoksa, o kurulda mı aynı düşüncede ? Eğer öyleyse, o kurul kendisini, ortaçağ hiristiyan Avrupa’sındaki engizasyon mahkemesi olarak mı görüyor ?

Sayın yetkili,
Alevilerin kendisini anlatacak çok geniş imkan ve olanakları bulunmuyordu. Ancak, ülkesinin birlik ve beraberliğinin bilincinde olan bir kurulun, insanları inançlarından dolayı, ayırımcı, küçümseyici ifadeler kullanmasını da yadırgadım. Bunu yaparken de kendisini “ bilim” yada “ilim” adamı olarak tanıtması üzüntümü artırdığını da belirtmeliyim. Benim bildiğim bilim adamı, tarafsız ve objektif olmalıdır. Bilinç altına yerleşmiş hurafelerden, psikolojik savaş yöntemlerinden ve ön yargılardan uzak olmalıdır.

Sayın yetkili,
Aleviler, evrendeki bütün canlılara sevgi ve saygı duyarlar. İnsanları ise, en üstün varlık olarak bilirler. Kimseyi inancından dolayı da kınamaz ve yadırgamazlar. Bunu da yüce yaradana duydukları sevgi ve saygıdan alırlar. Kendinizi, bizim şu anda bulunduğumuz durumda görmenizi öneririm. Bu şekilde düşünürseniz, bizleri daha iyi anlayacağınızı tahmin ediyorum. Size yapılmasını istemediğinizi, başkasına yapılmasına da Müsaade etmemenizi rica ediyorum. Teolojik tartışmalara girmenin de doğru bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. Yirmi birinci yüz yıl insanının, inanç ve ibadet özgürlüğünden yana olması gerektiğine inanıyorum.

Sayın yetkili,
İlim ve bilim adamlarına saygı duyan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Vatandaşlık bilinci ile sizin yapmış olduğunuz bir yanlışın, halk içinde düşmanlıklar yaratabilecek endişesiyle, düzeltilmesini talep ediyorum. Ülkemizin birlik ve baraberliği için, bunun elzem olduğuna inanıyorum.

Selam ve saygılarımla
Hamdullah Dedeoğlu
24.11.2017


TAVŞAN ETİNİN YENMEMESİNİN ŞAMANİZMLE İLGİSİ VAR MI ?


TAVŞAN ETİNİN YENMEMESİNİN  ŞAMANİZMLE  İLGİSİ  VAR  MI ?

“Aleviler Neden Tavşan Eti Yemez ? “ başlıklı yazımızda Oğuz Türklerinin Yıldız Han koluna bağlı boylarının, tavşana benzeyen tavşancıl kuşunu kendilerine sembol yaptıklarını ve tavşanı kutsal saydıkları için etini yemediklerini belirtmiştik. Alevilerin tavşan etini yememesinin de buradan gelebileceğini ima etmiştik. Kuşkularımız büyük oranda doğru çıktı. Araştırmalarımız sonunda, bir bilim adamının kitabında, güçlü bulgulara ulaştığımızı söyleyebiliriz.

Rus asıllı, Alman Türkolog Prof. Dr. Wilhelm Radloff, 1859-1871 yılları arasında Sibirya ve Türkistan bölgelerinde yaptığı gözlem ve araştırmaları “ AUS SİBİRİEN “ (SİBİRYA’DAN) isimli kitapta toplamış. İlgili kitabı Prof. Dr. Ahmet Temir bey de türkçeye “ Türklük ve Şamanlık “ olarak çevirisini yapmış. Kitabı yayınlayan Örgün yayınevine ve hocamız Ahmet Temir’e emeklerinden ve katkılarından dolayı teşekkür ediyoruz.

Ünlü Türkolog Wilhelm Radloff, on iki yıl iç içe yaşadığı insanların, kültürlerini, yaşamlarını, Şaman ayinlerini izlemiş, incelemiş ve çok değerli bilgiler toplamış. Bu bilgileri bilimsel metotlarla analiz ederek, çok değerli eserler meydana getirmiş. Kitap, çok geniş kapsamlı olduğu için, biz sadece, konumuzla ilgili bölümünü özetleyeceğiz.

Radloff hoca, güney Altay dağlarında yaşayan Türk topluluklarında, din adamı olan Şamanların ayin ve törenlerde davul kullandığını belirterek, şu bilgileri vermektedir :

“ Davulun tokmağı (Orbu) genç bir kayın ağacından yapılır. Davula vurulan kısım, sesin boğuk çıkmasını sağlamak için, Kakım (Sansar ailesinden, gelinciğe benzeyen bir yırtıcı hayvan) Samur veya Tavşan ayağı derisi ile kaplanır. Kuzey Altaylarda, tokmak yerine doğrudan doğruya Tavşan ayağı kullanılır. “ (Türklük ve Şamanlık, sayfa, 130)

Şamanizm’de davulun ve tokmağın önemli görevi vardır. Davul, Şamanı semaya (göğe) çıkaran ve yer altı dünyasına götüren bineğidir. Ruhlarla iletişimi bununla kurar. Hastaya gelen kötü ruhları kovmak için, tokmak, kamçı görevi görür. Hayvan derisi ile kaplanmasının nedeni de bundandır.

Yine Şamanizm’de, bazı hayvanlar kutsanır ve heykelleri yapılır. Bu heykellere (Balbal ) “ Töz” veya “Tös” denir. Bu hayvan heykellerine (taştan yapılmış Balballar) kurbanlar kesilerek, isteklerinin gerçekleşmesi için törenler yapılır. (Bizdeki adak kurbanlarına benzemiyor mu ?) “Töz” veya “ Tös” heykelleri arasında Tavşan da bulunmaktadır. Tavşanın dışında, ayı (aba), Kurt (Bürküt), Sincap (Tiyin) heykelleri de yapılıyordu. Bu hayvanlar kutsaldı ve eti kesinlikle yenmezdi. Radlof hoca, konuyla ilgili olarak şu bilgileri veriyor;

“ Yüs ırmağı boyunda (Altaylarda) taş heykeller çoktur. Bunlardan birine “ Kozan Taş” (Tavşan Taş) denir. Burada yaşayan oymaklar bu heykellere kurban keserler. “ (sayfa 377)

Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, tavşanın Şamanizm dininde çok önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Bu inancın, bazı kısımları değişikliğe uğrasa bile, şu ya da bu şekilde insanların hayatlarında yer almaya devam ettiğini görüyoruz.

Tavşan etinin Aleviler tarafından yenmemesinin bir inanca dayanması gerektiğini belirtmiştik. Bu inanç, göç edenlerin beraberinde getirdiği bir inançtır, örftür. İnançlar, gelenek ve görenekler, din değiştirilse dahi, o toplumların bilinç altında yaşamaya devam ederler. Buna bir diğer örnek de, cenaze toprağa verildikten sonra “aş “ (yemek) verilmesidir. Bu gelenek de Şamanizmden bize kalan bir uygulamadır. Bu örf halen devam etmektedir.

Şamanlar, aynı zamanda hastaları da tedavi ediyorlardı. İlkel de olsa, bazı tıbbi bilgilere sahiptiler. Dolayısıyla, Tavşanın “ adet” gördüğünü, “hayz” olduğunu da biliyorlardı. Tavşan etinin yenmemesinde bunun da payının olduğu kanaatindeyim.

Bütün toplumlar, yeni inançları kabul etseler bile, eski inançlarını, adetlerini, gelenek ve göreneklerini bütünüyle terk etmemişlerdir. Anadolu insanının da, Şamanizmden gelen bazı inanç ve adetleri devam ettirdiği görüşündeyim. Tavşan etinin yenmemesi de bunlardan birirsidir.

Oğuz boylarının, kendilerine sembol yaptıkları hayvanların hepsi de, Şaman inancında kutsal olan hayvanlardır. Etlerini yememeleri de buradan geliyordu. Her inançta olduğu gibi, yeni inançlar beraberinde eski gelenek ve örflerini devam ettirmiştir. Tavşan etinin yenmemesi de Türklerin atalarına bağlı olmalarından kaynaklanmaktadır. 

Saygılarımla.
04.03.2018
Hamdullah Dedeoğlu

28 Şubat 2018 Çarşamba

ALEVİLER NEDEN TAVŞAN ETİ YEMEZ ?


ALEVİLER NEDEN TAVŞAN ETİ YEMEZ ?

Alevilerin tavşan eti yemediğni herkes bilir. Alevilere en çok sorulan sorulardan biri de buydu. Klasik cevap: “ Adet gördüğü için tavşan eti yemeyiz. “ Karşı cevap “ Tavşanın geçtiği tarlaları ekmezmişsiniz doğru mu ? “ Verilecek en iyi cevap, “ Tavşanın geçmediği tarla mı olur.  O zaman hiç bir tarla ekilmez. “ Konu, bu tür tartışmalarla devam ediyordu.

Anadoluya, Horasan bölgesinden gelip yerleşen aşiret, oymak ve boylarla ile ilgili bir araştırma yaparken, dikkatimi oğuzların Bozok koluna mensup, Yıldız Han oğulları çekti. Yıldız Han oğullarının tavşana benzeyen Tavşancıl kuşunu kendilerine sembol yaptıkları ve kutsal saydıkları için etini yemediklerini okudum. Biraz şaşırmıştım ama, tavşan etinin aleviler tarafından yenmemesinin nedeni bu olabilir miydi ? Çünkü tavşan etinin yenmemesi, İslamiyete dayanmıyordu. Zira, hicaz bölgesinde tavşan etinin yenildiğine dair hadisler bulunuyordu. Bu inancın bir alt yapısının olması gerekiyordu. Bu alt yapı, Yıldız Han oğullarının tavşancıl kuşunu kutsal saymasından ve Oğuz boylarının taştan yaptıkları tavşan heykellerine adak, kurban kesmelerinden kaynaklanabilir miydi ? Bilgilerin özetini  paylaştıktan sonra, kararı size bırakmak istiyorum.

11. yüzyılda yaşamış Kaşgarlı Mahmut, yazdığı Divanı Lügatı Türk’te ve 13. yüzyılda yaşamış ünlü tarihçi Reşidüddin, “Cami üt- Tevarih “ ve “ Oğuz destanı “adlı eserlerinde, Oğuzlar hakkında şu bilgileri veriyor:

“ Oğuzlar, teşkilat olarak, Bozoklar ve üçoklar şeklinde ikiye ayrılmışlardı. Boyların başında bulunanlara “ boy beyi” deniliyordu. Boylar, kabilelere, kabileler de obalara, (bugünkü deyimle aşiretlere) ayrılmışlardı. Bozoklar, Gün Han, Ay Han,Yıldız Han, Üç oklar da Gök Han, Dağ Han, Deniz Han olarak üçe ayrılmışlardı. Her boyun kendisine kutsal saydığı ve etini yemediği hayvanlar vardı. Gün Hanların sembolü Şahin, Ay Hanların Kartal, Yıldız Hanların Tavşancıl (Tavşana benzeyen bir kuş), Gök Hanların Sungur, Dağ Hanların uç kuş, Deniz Hanların Çakır’dı. .... Yıldız Han, Avşar, Kızık, Beğdil, Karkın boylarından meydana geliyordu. Avşar- çevik, Kızık-Güçlü, Beğdil-ulu, Karkın-doyuran anlamını taşıyordu. Oğuzlar, sembol olan bu hayvanların etlerini yemezlerdi."

Türkler, bu sembol kuşların dışında İslam'ı kabul etmeden önceki dinleri olan Şamanizmde de Tavşanı kutsal bir hayvan olarak görüyorlardı. Tavşan, Kurt ve Ayıların taştan heykellerini (Balbal) yapıyorlardı. Bu Balballara kurbanlar, adaklar kesiyorlardı. Taştan heykellerini yaptıkları bu hayvanların etini de yemezlerdi.

Tarihi bilgilere göre, Bozokları oluşturan, Yıldız Han oğulları 9. ve 10 yüz yılda Aral gölü bölgesinden ayrılarak, önce Horasan’a, daha sonra da batıya göç ettiler. Bir kol, bugünkü Azerbeycan bölgesine yeleşirken, diğer bir kol da, Selçuklularla birlikte Anadolu’ya geldi. İslam dinini yaklaşık  üç yüz yıl sonra kabul eden Türk kavimleri,  Emevi- Ehli Beyt, Abbasi-Ehli Beyt çatışmasında, daima Ehli Beyt taraftarlarına destek olmuşlardı.

Bugün, Ehli Beyt taraftarlığına sadık kalan aşiretlerin çoğunluğunu, Yıldızhan koluna mensup olanlar oluşturmaktadır. Örneğin, Amasya, Çorum, Yozgat ve Sivas alevileri, Beğdil, Avşar, Karkın, Kızık, boyuna bağlı Alamaslı, Kuyumcu, Rişvan, Milli, Badıllı, Cihanbeyli aşiretlerine mensupturlar. aşiretlerle ilgili bilgilerin kaynağını da  Cevdet Türkay’ın yazdığı “ Osmanlı imparatorluğunda, oymak, aşiretler, cemaatler” adlı eseri ile Prof. Dr. Yusuf Hallaçoğlu’nun yazdığı, “ Türkiye’nin Derin Kökleri” isimli kitabı oluşturmaktadır. Her iki akademisyen de bu alanda uzman olup, Osmanlı arşivlerinde yıllarca araştırma yapan bilim insanlarıdır. Eserleri belgelere dayanmaktadır. Dolayısıyla, güvenilirdir, akademik çevrede saygınlıkları vardır.

Oğuz Türkmenlerinin özellikle de Yıldız Han’ın kollarından gelen aşiretlerin, “ tavşan etini yememe” inancı, acaba atalarına olan bağlılığından ve önceki inançları olan Şamanizm'den mi geliyor ? Siz ne dersiniz ?

Saygılarımla.
28.02.2018
Haamdullah Dedeoğlu

*** Blog'da "Tavşan etinin yenmemsinin Şamanizmle ilgisi var mı" adlı ayrıca bir makalemiz daha bulunmaktadır.



20 Şubat 2018 Salı

MİLLİ AŞİRETİNİN ETNİK YAPISI

MİLLİ  AŞİRETİNİN  ETNİK  YAPISI

Salih Kahriman -Fevzi Gür tarafından kaleme alınan, Amasya belediyesinin 2012 yılında yayınladığı “Amasya nüfus defterleri 1840 “ isimli kitapta, osmanlı tahrir defterlerine göre, ÇULPARA köyünün kurucuları olan MİLLİ aşiretine mensup ailelerin, 1766 yılında iskan edildiklerini bir önceki yazımızda belirtmiştik. Aynı aşirete mensup ailelerin yörük Türkmenlerle birlikte 1831 yılında Amasya sancağına bağlı kazalara yerleştirildikleri de belirtilmektedir. (sayfa 44) Tahminimiz, bu göçerlerin Çorum suyu havzasına yerleştirildikleri şeklindedir. Dolayısıyla bunlarla da akrabalık bağlarımızın bulunduğu kesindir.

O halde MİLLİ aşireti nereden gelmişti ? Hangi etnik gruba mensuptu ? Bu sorunun cevabını da devlet tarafından hazırlanan “GİZLİ” ibaresini taşıyan bir rapordan öğreniyoruz. 1972 yılında hazırlandığı tahmin edilen bu rapor, “ Kaynak Yayınları “ tarafından ilk basımı 1998 de yapılmış. Bu rapora göre, Milli aşiretinin bakiyesi, bugun URFA'nın HİLVAN ilçesine bağlı ARINIK, MANTARLI VE DOĞRULAR köyünde ikamet ediyor. Ana dili arapça olan bu aşiret HANEFİ mezhebine mensup. Raporda MİLLİ aşiretinin çok büyük bir aşiret olduğu, ancak daha sonra, bilinmeyen nedenlerden dolayı dağıldığı belirtiliyor. (sayfa 332)

Aynı raporun SURİYE bölümünde, MİLLİ aşiretinin 60.000 (altmış bin) hanesinin bugün RESUL-AYN, TELEBYAD VE DEYRZOR bölgelerinde ikamet ettiği belirtilmektedir. (sayfa, 368)

MİLLİ aşiretine ait diğer bir kaynak ise, KRİPTO yayınlarından çıkan ALİ RIZA ÖZDEMİR'E ait “KAYIP TÜRKLER” adlı eser. Yazara göre, aşireti oluşturanlar oguzların Yazır boyuna mensup. Ancak, aşiretin bir kofederasyon aşireti olduğu da belirtiliyor. (sayfa 300) Özdemir, aynı eserinde Ziya Gökalp’e dayanarak, Milli aşireti içinde, ADVAN, BEGGARE, HADİDİ gibi Arap aşiretleri, TÜRKAN gibi Beğdilli boyuna mensup olup, Kurmanç dilini konuşan Türk aşireti, DINNAN, ŞARKİYAN gibi EZİDİ inanca mensup Kürt aşiretleri ve Şafi Kurmanç aşiretleri de bulunmaktadır. (Sayfa, 251)

Aynı yazar “ZAZALAR, KÜRTLER, ALEVİLER” adlı eserinde MİLLİ aşiretin KÜRT, ARAP,
VE TÜRKMENLER' den oluştuğunu belirtmektedir. Yazar, bunu Prof .Dr. YUSUF HALAÇOĞLU VE CEVDET TÜRKAY' ın araştırmalarına dayandırmaktadır. (sayfa 61)

Tarihi kaynaklarda yer alan bilgilere göre, Milli aşiretinin doğu ve güney doğu bölgesinde, diğer aşiretlerle çatışmaya girmesi, arkasından da isyanlarda bulunması nedeniyle, 18. yüzyılda  küçük parçalara ayrılarak, Osmanlı imparatorluğunun değişik vilayetlerine iskan edilmiştir.

Milli aşiretinin oturduğu bölge, Dersim’den başlayarak, Erzincan, Diyarbakır, Urfa, Mardin, Deyrizor’a kadar geniş bir alanı kapsıyordu. Milli aşiretine mensup ailelerin bakiyleri bugün aynı bölgelerde yaşamaya devam ettikleri belirtiliyor. Ancak aşiretin isimi küçük parçalara ayrılması nedeniyle değişimlere uğramıştır.

Saygılarımla.

20.02.2018
Cem Yanık
Gemi İnş.ve Gemi Mak. Mühendisi

Popular