1 Mart 2024 Cuma

FETÖCÜ EMRE USLU’YA CEVAP: “ALEVİLER KİMSENİN APARATI OLMAZ. O SİZE MAHSUSTUR”

 FETÖCÜ EMRE USLU’YA CEVAP: “ALEVİLER KİMSENİN APARATI OLMAZ. O

SİZE MAHSUSTUR”

Ergenekon ve Balyoz davalarının baş tetikçilerinden “Taraf” gazetesi yazarı Emre Uslu tertiplerine Amerika’da da devam ediyor. Youtube da videolar yayınlayan Emre Uslu "yeni devlet" ile "eski devlet" arasında bir mücadele yaşandığını, eski devlet yanlılarının iktidara karşı Fenerbahçe taraftarını, Alevileri, Kemalistleri “mobilize ettiğini” ve  bu kitleleri yeni bir “gezi olayı” için bir araç ve aparat olarak kullanmayı amaçladığını ileri sürmektedir.

 Emre Uslu, kışkırtma amacı taşıyan bu analizleri ile neyi amaçlamaktadır? Fetö’nün basın ve yayın alanındaki temsilcilerinin son zamanlarda yayınladıkları yazı ve videolarda dolaylı olarak AKP iktidarına selam çaktıkları anlaşılmaktadır. Öyle ki hızını alamayan Emre Uslu, AKP iktidarı tarafından Cumhuriyet rejiminin tabutuna “son çivi” çakıldıktan sonra Anıt Kabrin bir “utanç” müzesi olarak tarihteki yerini alacağını dahi söyleyebilmektedir. Bu yorumlardan da Fetöcülerin “eski-yeni” devlet çatışmasında AKP iktidarına destek olacakları açıkça ifade edilmektedir. Bu mesajların ayrıca FETÖ’nün, AKP ile “barışma” amacı taşıdığı da görülmektedir. AKP iktidarının da tıpkı Ergenekon ve Balyoz davalarında Fetö unsurlarını nasıl bir aparat olarak kullandıysa, yine aynı şekilde onların “beceri” ve “yeteneklerinden” faydalanması da muhtemel görülmektedir.

Fetöcü Emre Uslu’nun Alevi kitlesini de dahil ederek Youtube da yayınladığı kışkırtıcı yayınlarına kendi sitesinde cevap verilmesinin yararlı olacağını düşündüm. Zira meydanın bu tip provokatörlere bırakılmasının doğru olmayacağı kanaatindeyim. Bu tip kışkırtıcılar amaçlarına ulaşmak için her şeyi mübah gören bir anlayışa sahiptirler. Ergenekon ve Balyoz davalarında “Yargıda Alevi cuntası var” “Orduda Alevi cuntası var” şeklinde yaptıkları tertiplere devam edecekleri anlaşılmaktadır. Buna karşı bütün Alevi dernek ve vakıfların çok uyanık olması gerekmektedir.

 Fetöcü Emre Uslu’ya kendi sitesinde verdiğim cevap aynen şöyledir:

 “Emre Bey, geçmişte AKP’ye verdiğiniz desteği dolaylı olarak sürdüreceğiniz anlaşılıyor. Herhalde yeni bir misyon üstlenmişsiniz. Kafanızı yine Aleviliğe ve Alevilere takmışsınız. Ergenekon ve Balyoz davalarında sizin cenahtan “Alevi cuntası” yalanlarının kime hizmet ettiğini biliyoruz. 1. Ordu komutanı olan Trabzonlu Çetin Doğan’ı bile Alevi yaptınız. Onlarca masum insanın hayatını kararttınız. Bunun vebali sizin üzerinizde duruyor. Aleviler sizin iddia ettiğiniz gibi kimsenin aparatı olmaz. Kimse de Alevileri bu amaçla kullanamaz. O sizin yapacağınız bir görev. Çünkü bu konuda sabıkanız var. Kemalizm’i de kimse tarihe gömemez. Sizin gibi bir güruhun gücü nasıl yetmediyse, diğerlerinin gücü de yetmez. Çünkü Kemalizm gücünü emperyalizme karşı vermiş olduğu bağımsızlık mücadelesinden alıyor. Sizin gibi bir tarikat veya cemaatten değil. Size tavsiyem senaryolarınıza Alevileri dahil etmeyin. Zira sizin Aleviler hakkında ne düşündüğünüzü çok iyi biliyoruz. Başka kapıya gidin Olur mu? “

 Hamdullah Dedeoğlu

04.01.2024








24 Şubat 2024 Cumartesi

EHLİ BEYT DOSTLARI NEREDE KALDI?

 

 EHLİ BEYT DOSTLARI NEREDE KALDI?

Gönül bahçemizde,

Ehli-Beyt dostları vardı.

Şimdilerde arayanımız, soranımız kalmadı.

Neredeler? neredeler?

 

Zor günümüzde, Bağdat'tan ses veren vardı.

Başlarında, Kanber Ali Sultan vardı.

Halifenin yüzüne zulmü haykırırdı.

Zalim Haccac, onu bize bırakmadı.

 

Sıffin'de, Zülfikar'a destek vardı.

Başlarında Veysel Karani vardı.

Ehl-Beyt yolunda canını verdi

Hileciler, onu bize bırakmadı.

 

Kerbela'ya, Horasan'dan yardım vardı.

Başlarında Müslim ve oğlu vardı.

Şimir'in ordusuna meydan okudu.

Katil Yezid, onu bize bırakmadı.

 

Ehli-Beyt dostları insanlık için vardı.

Hak, adalet olsun diye vardı.

Zalimler onları bize bırakmadı.

Ehli-Beyt dostları nerede kaldı.

Nerede kaldı! Nerede kaldı!

 

Yazan:Aşık DEDEOĞLU 

06.06.2017.

 

 

 

 

 

 

15 Şubat 2024 Perşembe

ŞEYHÜLİSLAM EBUSSUD YUNUS EMRE İÇİN DE İDAM HÜKMÜ VERMİŞ


 ŞEYHÜLİSLAM EBUSSUUD YUNUS EMRE İÇİN DE İDAM HÜKMÜ VERMİŞ

Osmanlı döneminin en tanınmış Şeyhülislam’larından olan Ebussuud, sadece Kızılbaş (Alevi) Türkmenlerin katli için fetva vermemiş. Yunus Emre onun döneminde yaşasaymış, söylediği ilahileri nedeniyle, onun da öldürülmesinin şeriata “uygun” olacağını söylemiş. Şeyhülislam’ın Yunus Emre hakkındaki bu fetvasını okuyunca, “ iyi ki, Yunus Emre onun döneminde yaşamamış. Yoksa, onun da kellesi gidecekmiş” diyeceksiniz.

Katliam fermanlarıyla meşhur bu şeyhülislam Ebussuud kimdi? İslam inancı neydi ? Verdiği fetvalarla hangi sonuçlara neden olmuştu? Bu makalemizde bu konudaki görüşümüzü açıklayacağız.

Ailesi, Çorum sancağına bağlı İskilip kazasında olan Ebusssud, 1490-1573 yılları arasında yaşamıştı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde 21 yıl, İkinci Selim zamanında yedi yıl Şeyhülislamlık yapmıştı. Şeyhülislamlığı boyunca, kendisiyle aynı düşüncede olmayan ve islam dinini farklı yorumlayanlara karşı çok sert ve acımasız fetvalar vererek katledilmelerine neden olmuştu. Onunla soru-cevap olarak hazırlanan bazı fetvalarından örnekler verdikten sonra, biz de kendisi hakkında yorumlarda bulunacağız. Soru ve cevaplar çok uzun olduğundan, özünü bozmadan kısaltarak vereceğiz. Böylece, Ebussud’un din anlayışının ne olduğu ortaya çıkmış olacaktır. Şeyhülislam'a yöneltilen sorular şöyle:

SORU: " Birisi, “ Hallacı Mansur Şeriata göre kafir olduysa, gerçeğe göre de en yüce mümindir. Gerçekten de Hallac’ın davası doğrudur” dese ve inancı da bu yönde olsa bu kişiye ne yapılır ?

CEVAP: Hallacı Mansur’a yapılan yapılır. (Yani katledilir)

SORU: Bir müslüman diğer bir müslümana cima kastıyla dinine, imanına, ağzına sövse ne olur ?

CEVAP: Kafirdir, Katli helaldir.

SORU: Bir kişi diğerini şeriat yoluna çağırsa, diğeri de, “ sana da şeriata da lanet” dese, ne yapmak gerekir ?

CEVAP: Bunu söyleyen kafirdir, dolayısıyla öldürülmesi şarttır.

SORU: Tarikat kesiminin önderlerinden bir vaiz ( Melami Şeyhi İsmail Maşuki) camilerde ve kürsülerde açık açık ibadet niyetine raks ve devran etmek helaldir. Bunun helal olduğu ayetle ve hadisle kanıtlanmıştır. ..... Raks da namaz gibidir. Allah’ı ayakta iken, otururken, yatarken de anabilirsiniz. ...Peygamber de raks etmiştir dese ne olur ? "

CEVAP: Büyük peygambere raks etti demek küfürdür. Çünkü raks aşağılık insanların işidir. ...Bunlar kafir olmuşlardır. Şiddetle cezalandırılmalıdırlar. .... Bu suçlarında direnirlerse  dinsizdirler. Mutlaka öldürülmeleri gerekir. (Melami şeyhi bu nedenle, Ebussuud’un da içinde bulunduğu Şeriat mahkemesince yargılanmış ve asılarak idam edilmiştir)

YUNUS EMRE VE KIZILBAŞLAR HAKKINDA İDAM FETVASI

SORU: Bir Tekkenin mescidinde, tevhid ederken, (tanrısal şiirler okurken) “Cennet, cennet dedikleri bir ev ile bir kaç huri, İsteyene ver sen onu, bana seni gerek seni. (Yunus Emre)” biçiminde beyitler okusa, ne yapmak gerekir ?

CEVAP: Bunların halleri ve sözleri tam anlamıyla fuhuş olduğu gibi, cennet hakkında dedikleri kötü sözler de açık bir küfürdür. Bu kişilerin öldürülmeleri yasalara uygundur.

SORU: Kızılbaş topluluğunun (Alevilerin) dine göre topluca öldürülmesi helal midir ? Bunları öldürenler gazi, bu öldürme sırasında ölenler şehit olur mu ?

CEVAP: Kızılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. (Yalana bak-Kur'an'da böyle bir ayet mi var. Bre cahil-Kur'an'ı   bilmediği de belli oluyor) Bu, en büyük, en kutsal savaştır. Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur.

SORU: Kızılbaşlar, Şii olduklarını (Ehli Beyt taraftarı demek istiyor) söylüyorlar. “La ilahe illallah” diyorlar. Kendilerine karşı uygulanan bu ölçüde şiddetin nedeni nedir ?

CEVAP: Onlar Şii değildir. Zaten “ yetmiş üç yoldan ehli sünnet dışındakiler yanacaktır “ diyen peygamberimiz durumu aydınlatmıştır.(öyle bir hadis yok uyduruyor) Kızılbaşlar yetmiş üç yolun tam olarak hiç birinden değildirler.
...... O zalimler (kızılbaşlar-Aleviler), ulu Kur’an’ı, kutsal şeriatı ve islam dinini hafife almakta, dinsel kitaplara söverek, ateşe atmaktadırlar. (Yalan ve iftiraya bak-bu kadarına da pes doğrusu)

......Kızılbaşların, büyüğü küçüğü ile kentleri ve eserleriyle yok edilmeleri şarttır. Bunların kafir olduğundan kuşku duyanlar da kafir olur.

....... Kızılbaşların öldürülmeleri diğer kafirlerin yok edilmelerinden daha önemlidir. "

Şeyhülislam Ebussuud “efendi” nin verdiği fetvalardan bazılarının içeriğini bozmadan kısaltarak bilginize sundum. Şimdi bu sözde din adamına, hele de, bir devletin Şeyhülislam’lık makamını yirmi sekiz yıl işgal eden birine ne demeliyiz ? Cahil mi, yalancı mı, sahtekar mı, kan emici mi, ne demeliyiz ? Bana göre hepsini hak ediyor. Kızılbaşların Kutsal kitaba sövdüğünü ve ateşe attığını iddia ediyor. Tamamen yalan ve iftiraya dayanan bir karalama propagandası yapmaktadır.Sen nasıl din adamısin? Din adama hiç yalan söyler mi? İftira eder mi? 

Bu sözde din adamı, Def eşliğinde ilahiler söyleyen Melami şeyhi İsmail Maşuki hakkında idam kararı vermesi ile, din konusunda ne kadar cahil ve bilgisiz olduğunu söylemeye gerek bile duymuyorum. Yine Yunus Emre’nin ilahileri nedeniye idam edilmesi gerektiğini söylüyor. 16. Yüzyılda Osmanlı’ya Şeyhülislamlık yapan biri meğerse, bugünkü deyimle tam bir İŞİD militanıymış. İşid militanı, halkın üzerinde tam bir terör estirmiş. Bu düşünceye sahip bir Şeyhülislam’ın fetva verdiği ülkede, kültür, edebiyat, sanat gelişebilir mi ? Böyle bir ülke yenilikleri yakalayabilir mi ? Yeni icatlar ve keşifler yapabilir mi ?

KILAVUZU EBUSSUUD OLANLAR

Şeyhülislam’ın yaşadığı yüzyılda Avrupalılar, rönesans hareketini başlatmış, yeni ülkeler ve kıtaları keşfetmek için büyük gemiler inşaa ediyorlardı. Bizim Şeyhülislam’da, önüne gelene “ kafir” “dinsiz” diyerek, ölüm fetvaları vermektedir. Osmanlı’yı perişan edenler de bu düşüncede olanlardı. Bütün yeniliklere “ gavur icadı” diyenler de bunlardı. Ebussud’u övüp göklere çıkaranlara tarihi bir kez daha incelemelerini ve bilimsel metotlarla analiz yapmalarını öneriyorum. Bunu yaptıklarında çıplak gerçeği daha iyi göreceklerdir. Aksi taktirde İŞİD gibi emperyalistlerin yedek gücü ve piyonu durumuna düşerler. Ebussuud ve onun düşüncesinde olanlar, Osmanlı’ya yarar değil, zarar vermiştir. Osmanlı’nın rönesansı ve sanayi devrimini atlamasının en büyük nedeni de bu düşünceye sahip olanlardır.

Saygılarımla.
19. 07. 2018
Hamdullah Dedeoğlu

Kaynak: Alevilik ile ilgili Osmanlı Belgeleri
Derleyen:Baki öz, Can yayınları

* Şeyhülislam'ın bugünkü karşılığı Diyanet İşleri Başkanlığıdır.





EHLİ BEYT İSLAMI FETİHÇİ Mİ, TEBLİĞCİ Mİ ?

EHLİ-BEYT İSLAMI FETİHÇİ Mİ, TEBLİĞCİ Mİ?

Kamuoyunda “radikal İslamcı” olarak tanınan EL KAİDE, İŞİD, BOKO HARAM gibi örgütler eylemlerini “cihat” olarak gösterip, katliam ve saldırılarına devam etmektedirler. İslam dininde meşru savunma dışında insanların öldürülmesi konusunda ne denilmektedir? Din adına silahlı “cihat” eyleminde bulunanların gerekçeleri KUR’AN’A uygun mu? Hz. Peygamber ve Ehli Beyt mensupları İslam'ı fetihçilikle mi, yoksa tebliğle  mi yaymışlardı? Bu makalemizde bu sorulara cevaplar vereceğiz.

İslam dininin peygamberi Hz. Muhammed, kendisine İslam’ı yayma görevi verildiğinde ilk tebliğini akrabalarına, Haşim’i ailesine yapmıştı. Bu toplantıda, kendisine ilk inanan Hz. Ali olmuştu. Diğerleri eski inançlarını terk etmemişlerdi. İslam’ı tebliğ etme 610 yılından başlamış, 622 yılına kadar Mekke’de devam etmişti. On iki yıllık süre içinde, hatırı sayılır oranda bir topluluk İslam dinini kabul etmişti. Mekke yönetimini elinde bulunduran tefeci-tüccar sınıfı, İslamiyet’in putları reddetmesini, hak ve adaleti savunmasını, yetim ve yoksula gelirden pay istemesini çıkarlarına aykırı bulmuştu. Saltanatlarının bozulmasını istemeyen tefeci-bezirgan sınıfı öncelikle ikna yöntemini denedi. Bunda başarılı olamayınca, Hz. Muhammed’e bir nevi rüşvet teklif ederek, düşüncelerinde vaz geçtiği taktirde, kendisine istediği kadar kadın ve deve vermeyi teklif ettiler. Ancak, Hz. Muhammed, bunların hepsini reddetti. Kendisine vahiy olarak bildirilenleri tebliğ etmeye devam edeceğini açıktan ilan etti.

Hz. Muhammed’in Gerek Mekke’de gerekse civar bölgelerde etkili olması, bezirgan sınıfını harekete geçirdi. Ve sert önlemler almaya zorladı. Önce, İslam dinini kabul edenlere karşı baskı ve işkencelere başladılar. İşkencelerde ilk şehit olanlar, Ebu Cehil’in kölesi Yasir ve eşi Sümeyye hanımdı. İşkence ve baskıya uğrayanların çoğu yoksul ve korumasız olanlardı. Ama, buna rağmen İslam dini hızla yayılıyordu. Mekkeli yöneticiler bunu önlemek için, her kabileden birer savaşçı seçerek, Hz. Muhammed’e suikast düzenlemek istediler. Ancak, suikast başarılı olamadı. Suikastı öğrenen Hz. Peygamber Medine’ye gitmek için gece yola çıkmıştı. Yatağında da Hz. Ali yatıyordu. Takvimler Miladi 622’yi gösteriyordu.

MEDİNE SÖZLEŞMESİ

Hz. Muhammed, Medine’ye geldiğinde, kendisini destekleyen çok sayıda kabile üyesi vardı. Ancak, kendi aralarında sürekli savaşıp, çatışıyorlardı. Medine’de EVS, HAZREÇ VE YAHUDİ OLAN BENİ KAYNUKA, BENİ NADİR VE BENİ KUREYZA kabileleri bulunuyordu. Ticaret ve sanayi (kuyumculuk, dericilik, kunduracılık, hurma ticareti) Yahudi kabilelerin denetiminde bulunuyordu. Hz. Peygamber, işe Medine devletinin bir nevi anayasası olan elli beş maddeden oluşan MEDİNE SÖZLEŞMESİNİ hazırlamakla başladı. Uzun süren görüşmelerden sonra, tüm kabile yöneticileri bu sözleşmeyi kabul ettiklerini onayladılar. Bu sözleşmeyle, bütün taraflar aynı haklara sahip oluyordu. Kimse, kimsenin hakkına saldırıda bulunmayacaktı. Herkes inancında serbest olacak, dış saldırılara karşı da Medine’yi birlikte savunacaklardı. Sözleşmenin özeti buydu. Bu sözleşme Medine devletinin ANAYASASI’nı oluşturuyordu. Hz. Peygamberin Medine’ye hicret etmesi bir barış ortamı sağlamıştı. İnsanlar üzerinde İslam dininin etkisi her geçen gün artıyordu.

BEDİR SAVAŞI

Baskı ve işkenceler nedeniyle, Mekke’deki Müslümanlar Medine’ye göç etmişlerdi. Ancak, yanlarında mallarını getirememişlerdi. Mekkeli yöneticiler, Medine’ye hicret edenlerin mallarına el koymuşlardı. Hz. Peygamber Mekkeli muhacirlerle, Medineli Müslümanları “Müsahip” yani kardeş yapmıştı. Medineli Müslümanlar evlerini, yiyeceklerini kardeşleriyle paylaşmıştı. Fakat, Mekkeli yöneticilerin mallarına el koymasını da kendilerine yediremiyorlardı. Bu fikirlerini sık sık Hz. Peygamberle paylaşıyorlardı. Görüşmeler Sonunda, Ebu Süfyan yönetimindeki Mekkeli zenginlerin mallarını taşıyan kervana, Bedir kuyularında el konulması kararı alındı. Müslümanların bu eylemini Şam’dan dönen Ebu Süfyan haber aldı. Mekke’ye haber göndererek, Bedir kuyularına bir ordu gönderilmesini istedi. Kervandaki malların zarar görmemesi için de Bedir kuyularından geçmek yerine, kervanı Mekke’ye giden sahil yoluna çevirdi. Müslümanların ordusu Bedir kuyularında kervanı beklerken, Mekkelilerin ordusuyla karşı karşıya geldi. Hz. Peygamber kervanın kurtulduğunu anlayınca, savaşmaktan kaçınmıştı. Ancak, Mekkeliler ordularındaki sayısal çoğunluğa güvenerek, savaşmak istiyordu ve Müslümanların Bedir kuyularından ayrılmasına müsaade etmiyorlardı. Savaş kaçınılmaz olmuştu. Fakat, Mekkeliler hiç beklemedikleri bir hezimet yaşadılar. Müslümanlar büyük bir zafer kazandı. Savaş meydanını terk edip kaçan Mekkeliler geride çok miktarda ganimet bırakmıştı.

Bedir savaşını kısaca özetlersek, saldırı amaçlı değil, gasp edilen mallarının karşılığını almak amacıyla yapılmıştı. Yani, haklı ve meşru bir savunma savaşıydı.  Cihat ya da fetih amacını taşımıyordu.

Bir yıl sonraki UHUD (M. 625), üç yıl sonraki HENDEK (M. 627) savaşları da Medine’ye silahlı saldırıda bulunanlara karşı meşru savunma savaşlarıydı. Hayber kalesinin fethi ise, Medine sözleşmesini ihlal eden ve Müslümanlara karşı Mekkelilerle iş birliği yapan Yahudi kabilesinin tehditlerini bertaraf etmek amacıyla yapılmıştı. Bu da tamamen meşru ve haklı bir gerekçeye dayanıyordu. Zira, Kur’an’ı Kerim’de, meşru savunma dışında insan öldürülmesi yasaklanmıştı. İlgili ayetler şunlardır:

Enam suresi 151. Ayet, Araf Suresi 33. Ayet, İsra Suresi 33. Ayet, Maide Suresi 32. Ayet, Mümtehin Suresi 8. Ayet.

Hz. Peygambere ve inanlara da sadece dini tebliğ etme görevi verilmişti. (BAKARA suresi 256. ayet, ŞURA suresi 48. ayet, TEGABİN suresi 12. ayet, GAŞİYE suresi 21. 22. Ayet, Kalem Suresi 52. Ayet, Kamer Suresi 22. Ayet, Araf Suresi 188. Ayet, Yasin Suresi 17. Ayet.)

Bu ayetler, İŞİD, EL KAİDE, BOKO HARAM gibi örgütlerin iddialarını tamamen çürütmektedir. Bu örgütler, bilerek veya bilmeyerek küresel güçlere taşeronluk yapmaktadırlar. Yaptıkları eylemler de İslam’a değil, onları kullanan emperyalist güçlere hizmet etmektedir.

HORASAN VE TÜRKİSTAN’IN İSLAMLAŞMASI

Hz. peygamberin vefatından sonra, sırayla halife olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman döneminde Irak, İran, Mısır ve Suriye fetih edilmişti. Ancak, Hz. Ali bu fetihlerin hiçbirine katılmamıştı. Hz. Ali’nin şehit edilmesinden sonra, iktidarı ele geçiren Emeviler, daha sonra da Abbasiler, fetih ve yağma savaşlarını devam ettirdiler. Horasan ve Türkistan’ın fethi için onlarca savaş yapılmıştı. Arap Orduları iki yüz elli yıl savaşmalarına rağmen, Türkleri toplu olarak Müslümanlaştıramamıştı. Ne zaman ki, Emevi ve Abbasi zulmünden kaçan Ehli Beyt mensupları bölgeye sığındılar, işte o zaman İslam dinine ilgi duymaya başladılar. Ehli Beyt mensuplarının gerçek İslam dinini tebliğ etmeleri sonucunda, Müslümanlığı gönüllü olarak kabul etmeye başladılar. Bu tebliğcilerin başında Hz. Hasan’ın torunlarından  Zeyd bin Hasan ve Yahya bin Hasan ile Hz. Hüseyin'in evlatlarından 8. İmam Ali Rıza ve oğulları geliyordu. Ehli Beyt mensupları İslam’ı babalarından ve dedelerinden öğrendikleri şekliyle anlattılar. Yani, zora ve şiddete baş vurmadan sadece tebliğ yoluyla netice elde ettiler.

Kısaca özetleyecek olursak, Ehli Beyt mensupları dini tebliğ ederken hiçbir zaman baskı, şiddet ve zorbalığa baş vurmamışlardır. Zira, Kuran’daki ayetler baskı ve şiddeti yasaklıyordu.

Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu

21.05.2018

 Kaynaklar:

-İslam Tarihi Ansiklopedisi.

-Doğuştan günümüze İslam Tarihi.

-Alevi Devletleri, Muharrem uçan, Can yayınları

-Aleviliğin Tarihi, Hüseyin Yalçın, Karahan kitabevi

 

2 Şubat 2024 Cuma

DİYANET FETÖ’YÜ ANLAYAMAMIŞ

 

DİYANET FETÖ’YÜ ANLAYAMAMIŞ

Diyanet İşleri Başkanlığı, FETÖ’’nün darbe teşebbüsünden sonra nihayet harekete geçmiş. Hem Fetö hem de Daiş (İŞİD) ile ilgili kitap ve bröşürler yayınlamış. Bunu iyiye yorumlamak gerekir.  “Bir musibet, bin nasihattan iyidir.“sözü bir kez daha doğrulanmış oldu. Bunca yıl bekledikten sonra halkı ve kamuoyunu din maskeli terör örgütlerine karşı uyarmayı görevleri içinde olduğunu nihayet hatırlamışlar. Bunu olumlu bulmakla beraber, olayı kavrayış ve anlama bakımından, hala yeterli uyanıklığa sahip olmadıkları kanaatine vardım. FETÖ ve İŞİD gibi örgütlerin ortaya çıkma gerekçe ve nedenlerini tam olarak anlayabildiklerini sanmıyorum. Yayınladıkları kitap ve broşürlerde, doğru ve yanlış bulduğum tespitleri ara başlıklar şeklinde özetlemek istiyorum.

DOĞRU OLAN TESPİTLER

1-FETÖ DİN İSTİSMARI YAPMIŞTIR: “ Fetö, din kisvesi altında yalan ve hileyle yayılan, İslam’ı maddi-manevi her anlamda çıkarlarına alet eden bir sömürü sistemidir. ... İstismar, bir kimse ya da grubun iyi niyetini kötüye kullanmak, sömürmek anlamına gelir. Din istismarı, din sömürüsü yapmak, dine dair kavramlar ve değerler yoluyla insanları aldatarak, manevi veya çıkar elde etmek, yani kendi menfaatleri için dini kullanmak demektir. “(FETÖ, Din İstismarının Arkasına Gizlenen Terör Örgütü, sayfa 5-6)

2-EN BÜYÜK ZARARI MÜSLÜMANLAR GÖRMÜŞTÜR: “İslam’ı temsil ettiklerini iddia ederek, bozgunculuk yapan, kan döken FETÖ, DEAŞ, EL KAİDE, BOKO HARAM gibi terör örgütleri, en büyük zararı Müslüman toplumlara, birlik ve beraberliğimize, geleceğimize ve gençlerimize vermektedir.“ (sayfa 11)

3-FETÖ, DİNİ BİR CEMAAT DEĞİLDİR: “Dini cemaat ruhunun tamamen dışında hareket eden FETÖ mensupları, karanlık liderleri Fethullah Gülen’i ve hareketini kutsanmış kabul ederler. İddialarına göre, insanlığı kurtarabilecek yegane grup, “Altın Nesil” ya da “ İkinci Kutsiler” olarak adlandırdıkları zihinleri esir alınmış ve tek tipleştirilmiş gençlerden oluşmaktadır. Bu yüzden de kendilerini nihai amaca götüren her yolu meşru sayarlar. Soru çalma, kopya verme, rüşvet, iltimas, iftira, görevden alma, hapse atma, ortadan kaldırma, dinleme, şantaj, fişleme ve karalama gibi hukuka ve ahlaka sığmayan birçok uygulamayı gözlerini kırpmadan yerine getirmeleri, dini bir cemaat olmadıklarının açık göstergesidir.“ (Aynı eser, sayfa 13)

4- FETÖ, KULA KULLUĞU ÖĞRETİR: “Peygamber dışında bir kimseyi hatadan arınmış ve masum kabul etmek, aslında ona sorgusuz, sualsiz bağlanmayı sağlamak için üretilen bir oyundur. İslam’ın özgürleştirici yanını yok ederek, kula, kulluğu öneren; insanları ŞUURSUZ, FERASETSİZ, BASİRETSİZ, KÖR VE SAĞIR birer varlığa dönüştüren, masumiyet-günahsızlık iddiasının İslam’la uzaktan, yakından ilgisi yoktur.“ (Aynı eser, sayfa 27)

5- FETÖ ELEBAŞISININ SÖYLEMLERİ İSLAM’A AYKIRIDIR: “ Neredeyse her gün ve her an Allh’la görüştüğü iddiası, Fethullah Gülen’in hastalıklı zihin dünyasının en vahim yansımasıdır. Oysa, Kur’an’da belirtildiğine göre, Allah Teala insanlarla ancak peygamberleri vasıtasıyla konuşur. ... Hz. Peygamberle sürekli irtibat halinde olması, Meleklerle, cinlerle ve geçmişte yaşayan İslam büyükleri ile görüşme iddiası, gaybdan haber vermesi, İslam’a aykırıdır.” (Aynı eser, sayfa 47-55)

YANLIŞ OLAN TESPİTLER

1- KENDİSİNİ TEMİZE ÇIKARIYOR

“Kur’an ve sünnet ışığında sağlıklı, dengeli ve şeffaf bir din eğitimi engellendiğinde, manevi ihtiyaçlarını gideremeyen ve dini bilgi eksiği olan insanlar, istismara açık hale gelmektedir.” (Adı geçen eser, sayfa, 18)

Yukarıdaki sözler Diyanet İşleri Başkanlığına ait. Sizin görev yapmanızı kim engellemiş beyefendi? O cemaatin veya tarikatın elemanları sizden daha mı bilgili? Ya da kadroları sizden daha mı fazla? Fethullah Gülen sizin kadrolu memurunuz değil miydi? Onun konuşmalarından, yazdığı kitaplardan haberiniz hiç olmadı mı? İnsan merak edip aylık olarak yayınladıkları “SIZINTI” adlı dergisini hiç okumaz mı? Ben ilahiyatçı olmadığım halde, o dergideki yazı ve konuşmaların İslam’a aykırı olduğunu ve “ŞİRK” koştuğunu tespit ediyorum da sizin uzmanlık alanınız olmasına rağmen neden anlamadınız? Ya da anladınız da sessiz kalmayı mı tercih ettiniz? Yoksa o cemaatin hışmından mı korktunuz? Neden hatanızı kabul edip, toplumdan özür dilemiyorsunuz? Neden suçu başkalarına yüklemeye çalışıyorsunuz? 1975’den beri neredeydiniz? Çuvaldızı önce kendinize niye batırmıyorsunuz?

2-FETÖ BATINİ Mİ?, ŞİA MI, BEŞİNCİ KOL MU? : Yine, ilgili kitapçığın  23. sayfasında, Fetö’nün “Batıni” bir örgütlenme olduğu ileri sürülmektedir. Ehli-Sünneti temsil ettiğini söyleyen Nur cemaati ne zaman Batıni oldu? Olaya yanlış yerden bakılınca, tespitler de yanlış oluyor. Ama işin kolayı var. Hemen suçu başka bir mezhebe yükle, aradan sıyrıl, sorumluluktan da kaç. İşte sorun çözüldü. Olaya objektif bakmak yerine, mezhepçi gözüyle bakınca böyle oluyor. Mezhepçilik de adamın gözünü kör ediyor. Gerçeği bir türlü göremiyor.

29. sayfada ise, Diyanetin Şia karşıtlığı damarı kendini göstermiş ve Fetö’nün, Şia gibi “ takiyye” yaptığını iddia etmektedir. Oysa, Fetö ne Batınidir ne de Şia’dır. Küresel gücün beşinci kol örgütlenmesidir. Diyanet, belki beşinci kol örgütlenmesini bilmez. Biz açıklayalım. Adolf Hitler, Almanya dışındaki ülkelerde, kendi düşüncesinde ve Almanya taraftarı olan partileri örgütleyerek, o ülkelerde kendisine işbirlikçiler yaratmıştı. Yani kısaca casus teşkilatlar kurdurmuştu. Fetö de ABD’nin istihbarat örgütü CİA’nın beşinci kol örgütlenmesidir. Belgesi de Fethullah Gülen’in ABD’de oturması için kefil olan eski CİA ajanı GRAHAM FULLER’dir.

Diyanetin Fetö karşıtlığı için yayınladığı kitabı çok yüzeysel, entelektüel bir bakış açısından yoksun buldum. Kısaca özetlersem, Diyanet, hala aklını başına almamış, mezhepçi ve toplumun tümünü kapsamaktan uzak anlayışına devam etmektedir.

Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu.

04.05.2018

30 Ocak 2024 Salı

ALEVİLİĞİ İSLAM DIŞI GÖRMEK BİR PROJE Mİ?




ALEVİLİĞİ İSLAM DIŞI GÖRMEK BİR PROJE Mİ?

Son zamanlarda hem kendine “solcu” diyen çevreler hem de bazı tarikat ve cemaatlerin Aleviliği köklerinden koparma faaliyetleri içinde oldukları görülmektedir.

Bunlara ayrı ayrı cevaplar vermiş olmama rağmen, aynı çevreler değişik adlarla bu projelerdeki misyonerlik faaliyetlerine devam etmektedirler. Sanki bir merkezden saldırıya geçmiş gibiler.

“Solcu” görünümlülerin Avrupa Birliğinden fonlandıklarını biliyoruz. Zaten bunu da saklamıyorlar. Bu sözde eski solcuların savunacakları bir şey kalmadığı için Alevilik üzerinden nemalanmaya çalışıyorlar.

Her iki çevre de Aleviliği “İslam dışı” ya da “batıl inanç” olarak gördüklerini açık açık beyan ediyorlar. Tarikat ve Cemaat görünümlü olanlar Alevileri “Müslümanlaştırma” adı altında Vahabileştirmeye, Avrupacılar da “Luvileştirme” adı altında Aleviliği köklerinden koparma peşindeler.

Tarikat ve Cemaatleri bir sonraki yazıya bırakmak kaydıyla, bugünkü makalemizde Avrupa Birlikçilerin savunduğu tezlere cevap vereceğiz.

Bu konuda en belirgin olanı Erdoğan Aydın’ın “Aleviliği Ne Yapmalı” kitabındaki görüşlerdir.

Aleviliği İslam dışı gören bu iddialara cevap verdiğimizde “sol” görünümlü olanların hepsine cevap vermiş olacağız.                                                           

Yazarın, ALEVİLİĞİ NE YAPMALI?  isimli kitabındaki görüşleri şöyle:

1-Alevileri İslamlaştırmaya çalışıyorlar.

2- Aleviliği savunanları işbirlikçi olarak görüyor.

3- Hz. Ali’nin Halife olmak için yeterli bir mücadele vermediğini iddia ediyor.

4- Hz. Ali’nin, ozanların deyişlerinde “tanrı” olarak görüldüğünü ileri sürüyor.

5- İslam dinini doğuşundan itibaren “fetihçi” olarak görüyor.

6- çok kadınla evliliği bugüne göre ele alıyor.

7- Kırklar Cem’inde Hz. Ali’nin üstün görüldüğünü ileri sürüyor.

“ALEVİLERİ İSLAMLAŞTIRMAYA ÇALIŞIYORLAR”

Yazarın, üzerinde en çok durduğu konulardan birisi, “Alevilik İslam dışıdır, onu İslamlaştırmaya çalışıyorlar.” 

Bir kere Alevilik İslam dışı değildir. Bu konuya aşağıda daha geniş bir şekilde değineceğiz. Ancak kısaca şunu hemen belirtmemiz gerekiyor. Aleviliği İslam dışı görenlerin görüşü kabul edildiğini farz edelim. O zaman Alevilerin ne inancı ne edebiyatı, ne sanatı, ne de kültürü kalır.

Çünkü, Alevi ozanların İslamiyet ile ilgili o kadar sayısız eserleri var ki; onu nereye koyacaksınız?

On iki imamlar hakkındaki düazları, Kerbela katliamı ile ilgili deyiş ve matem şiirlerini ne yapacaksınız?

Bu eserleri yok saydığınız zaman zaten Alevilik diye bir şey kalmaz. Dolayısıyla bu iddialar temelsiz ve gerçek dışıdır. Zaten amaç da başkadır.

Bu makalemizde buna da değineceğiz. Şimdi Erdoğan Aydın’ın iddialarını ele alabiliriz.

Yazar, İslam dininin tarihsel gelişimini ele almış, ancak yanlış sonuçlara varmıştır. İslam dininin ilk ortaya çıktığı ve uygulandığı dönemini, bugünkü anlayışla aynı olduğunu ve sadece ibadetlerden ibaret olduğunu sanıyor.

Oysa, Hz. Muhammed dini tebliğ etmeye başladığında, Mekke doğudan gelen ticaret mallarının batıya taşınma yolu üzerinde bulunması nedeniyle bir merkez olmuştu. Ticaret malları buradan Şam’a, Anadolu’ya, oradan da Avrupa kıtasına naklediliyordu. Mekke aristokrasisi ve tüccar sınıfı bu ticaret sayesinde zenginleşmiş ve hatırı sayılır bir sermaye birikimi sağlamıştı.

Ancak, bu zenginlik küçük ve dar bir zümrenin elindeydi. Yani, ticaret tekelleşmişti. Halkın çoğunluğu yoksul ve bu gelirden pay alamıyordu. Fakir halkın çocukları, özellikle de kız çocukları ödenemeyen borçlar, faizler ve fakirlik nedeniyle birer “mal” gibi alınıp satılıyordu. Hatta bazıları da diri diri toprağa veriliyordu.

Bu durumu Kur’an’ı Kerim’de yer alan ayetlerde görebiliriz. Bu ayetlerden bazıları şunlardır:

İSRA SURESİ, 31. Ayet: “Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyiniz. Biz onları da rızıklandırırız.”

NAHL SURESİ, 57. ve 58. ayet: “İçlerinden birine kızı olduğu müjdelenince, öfkelenerek yüzü simsiyah kesilir. .... Doğan kızı utana utana yaşatsın mı, yoksa, toprağa mı gömsün?”

Bugün İslam dininde yer alan ibadetler, Mekke’deki zengin ve aristokratlar tarafından da yerine getiriliyordu. Yani, onlar da namaz kılıyor, hac ziyaretinde bulunuyor, oruç tutuyordu. Ancak gelirden yoksullara pay verilmiyordu.

Hz. Muhammed’e Mekke’de inen sure ve ayetlerde bunu görebiliriz.

MAUN SURESİ: “Dini yalanlayanı gördün mü? İşte öksüzü iten, kakan odur. Yoksulu doyurmaya önayak olmayan odur. Vay haline o namaz kılanların ki, onlar gafildirler. Onlar riyakarlık yapanlardır. Onlar zekat vermeyi de men ederler.”

LEYL SURESİ: 17. ve18. Ayet: “Kötülükten çok sakınan, başkalarına yardım ederek malını veren, nefsini temiz tutan kimse, ondan (cehennemden) uzak kalır.”

FECR SURESİ: 17-20. Ayetler: “Hayır siz ne yetimi ağırlıyorsunuz ne de yoksulu beslemek için birbirinizi teşvik ediyorsunuz. Serveti de pek çok seviyorsunuz.”

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Yoksullara ve yetimlere gelirlerinden pay vermeyen “dindar” Mekke’li bezirganlar iki yüzlü olmakla ve gafil olmakla itham ediliyorlar.

Erdoğan Aydın, olaylara sınıfsal açıdan baktığını belirtmesine rağmen bunları atlıyor.

Yoksulların haklarını savunmak, olaya sınıfsal bakmak değil midir? 

Yazar, Hz. Muhammed’in bu devrimci tebliğlerini Emevilerin, Abbasilerin ve bugün onların devamı olan Vahabilerin “İslam” anlayışı ile karıştırıyor.

İslam dininin onların iktidarında nasıl bir fetih aracına dönüştüğünü görememektedir. Bu anlayış sadece İslam’ın başına gelmemiştir.

Aynısını Zerdüşlik’te, Hristiyanlıkta da görebiliriz.

Fetihçiliği ve katliamcılığı ne Avesta’da ne de İncil’de ne de Kur’an’da bulabilirsiniz.

Zerdüştlüğün din anlayışının ilkesi “İYİ DÜŞÜN, İYİ SÖYLE, İYİ YAP”tır.

İncil’de iyi insan ve ahlaklı olmayı öğütler. Ancak, egemenler dini yayılma ve fetihlerinde bir araç olarak kullanmışlardır.

Bunları görmeden doğru analizler yapamayız.

Sanırım sayın Aydın, bunları atlamış gözüküyor.

Aleviler kendilerini İslam’ın içinde görüyorlar. İman ve ibadetleri de Kur’an’a dayanmaktadır.

Her halde sayın Aydın’da Alevilere EMEVİ’lerin penceresinden bakmaktadır.

Alevileri “bidat” (İslam dışı) görüşünü buradan almaktadır.

Alevilik hakkındaki bu iddialar bin üç yüz yıldan beri psikolojik savaş yöntemleri olarak tekrarlanmaktadır. Sanırım, Erdoğan Aydın da bunların etkisinde kalmış.

 KENDİ GÖRÜŞÜ DIŞINDAKİLERİ İŞBİRLİKÇİ GÖRMESİ

Erdoğan Aydın, Aleviliği bir inanç olarak değil, sanki bir siyasal parti, hatta “Marksist” bir parti gibi değerlendiriyor.

Oysa Alevilik, Karl Marks’tan yüz yıllar önce yer edinmiş bir inançtır.

Yazar, Aleviliğin Şamanizm’den, Zerdüştlükten, Budizm’den, Hristiyanlıktan ve İslam’dan esinlenerek ortaya çıkan bir sentez olduğunu belirtmektedir. Aslında bütün dinler ve inançlar birbirinden etkilenmiştir. Bulundukları bölgenin gelenek ve göreneklerini inançlarla birleştirmişlerdir. 

Dinlerdeki farklı mezhepler de buradan kaynaklanmıyor mu? 

Öyleyse, sayın Aydın, Aleviliği neden İslam dışı görüyor?

Marksist bir parti istiyorsa, gidip onun mücadelesini versin. Alevilik üzerinde kendine alan yaratmasın. 

Alevilerin yüzyıllardır çektiği sıkıntı ve ızdırabın son bulmasını istiyorsa, onların demokratik taleplerine destek verebilir.

Ancak, “solculuk” adına Aleviliği kendine kalkan yapmasın.

Gitsin “solculuğu” biraz da başka mahallelerde YAPSIN.

Aleviliği savunanlara da “işbirlikçi” diyemezsiniz.

Aleviler direnişin bedelini Maraş’ta, Çorım’da ve Sivas’ta bedenleriyle ödediler.

YETER ARTIK!

Çekin elinizi Alevilerin üzerinden. Soyadınız Aydın, gidin karanlıkta kalan BAŞKA yerleri aydınlatın. 

ALEVİLER ZATEN AYDIN!

AYDIN: “HZ. ALİ YETERLİ MÜCADELE ETMEMİŞTİR”

Yazar, Alevilerin Hz. Muhammed’den sonra, en çok değer verdikleri Hz. Ali’nin iktidar mücadelesinde yeterli mücadele vermediğini, ezilenlere sahip çıkamadığını, buna örnek olarak da Ebuzer’in Hz. Osman zamanında Rebeze çölüne sürülmesini örnek göstermektedir.

Hz. Ali, Ebu Zer Giffari’nin sürgün edilmesine karşı çıkmıştır. Hatta, Ebu Zer’e refakat de etmiştir. Daha ne yapabilirdi ki; kılıcını eline alıp halifenin ordusuna savaş mı açmalıydı? 

İktidar güçle ele geçirilir.

Yetmiş yıldır Türkiye’de neden bir sosyalist parti iktidar alternatifi olamıyor? 

Bırakın sosyalist bir partiyi, kendisine sosyal demokrat diyen bir parti bile alternatif oluşturamıyor.

Hz. Muhammed Hakka yürüdüğünde naaşını Hz. Ali ve sayılı birkaç sahabe toprağa verdi.

Geri kalanlar iktidar mücadelesi veriyordu. Buna karşı çıkan Hz. Ali’nin evi basılarak, eşi Hz. Fatıma saldırıya uğramadı mı?

Altı ay sonra da bu yaralar nedeniyle hakka yürümedi mi? 

Otuz iki yaşında bir savaşçı olan Hz. Ali iktidar mücadelesi verebilecek ne tecrübeye ne de güce sahipti.

İktidar olmak o kadar kolay ve basitse BUYURUN SİZ İKTİDAR OLUN.

HZ. ALİ’NİN “TANRI” OLARAK GÖRÜLMESİ

Yazar, Alevi ozanların deyişlerinde bazı mısraları örnek gösterip, Hz. Ali’nin “tanrısallaştırıldığını” ileri sürmektedir.

Bu iddia Emeviler döneminden beri Hz. Ali taraftarlarına yapılan psikolojik savaş yöntemlerinden biridir.

Muaviye’de “Hz. Ali kendisini peygamberden üstün görüyor”, “Şia’cılar Ali’yi tanrı kabul ediyor” gibi yalan ve iftiralar ekseninde propaganda yaptırıyordu.

Aynı sözler Yavuz-Şah İsmail mücadelesinde de Osmanlı tarafından kullanılıyordu.

Sanırım yazar da bu psikolojik savaş yöntemlerinin etkisinde kalmış. Şimdi ozanların mısralarını bizde inceleyelim:

“Sabah seherinde virdim (dua) budur bu.

Allah bir, Muhammed Ali’dir, Ali.

Zikrim olan la İlaha illallah.

Allah bir Muhammed Ali’dir Ali.”

Yukarıdaki sözlerin 16. Yüzyılda Bektaşi dergahında Postnişin olan Sersem Ali Babaya ait olduğu belirtiliyor.

Yazar, bu üçlemeyle aslında bir söz oyunu yapıldığını, gerçekte ise Hz. Ali’ye tanrısallık verildiğini ileri sürmektedir.

Bize göre, böyle bir yorum çok abartılı ve Aleviliği İslam dışı göstermek iddiasına gerekçe yapmak için sözleri cımbızla alma yönteminden başka bir şey değildir.

Zira, Alevilerin inancını somut olarak gösterdiği yer Cem’lerdir. Burada yapılan bütün dualarda, “Ya Allah Ya Muhammed Ya Ali” tekerlemesi sık sık yapılır.

Kaldı ki, ozan da “la ilaha İllallah” demektedir.

Bunun Türkçe karşılığı, “Tanrı birdir, Allah’tan başka tanrı yoktur.” 

Bunu belirtmesine rağmen, öyle olmadığını söylemek niyet okumaya benzemektedir. Dolayısıyla bu iddia temelsizdir.

Yazar, kitabında ayrıca, Anadolu Aleviliğinin Şah İsmail ile birlikte kurumsallaşmaya başladığını ifade etmektedir.

O zaman Şah İsmail’in kendisinden örnek verelim. Şah İsmail kurduğu devlete “Kızılbaş Devleti” bastırdığı para sikkelerine de şunu yazdırmıştır; “La ilaha İllallah, Muhamed’en Resulullah, Alieye’en Veliylullah-Allah’tan başka tanrı yoktur, Hz. Muhammed Allah’ın elçisidir, Hz. Ali de Allah’ın velisidir.” (Prof. Dr. Oktay Efendiyev, Azerbaycan Safeviler Devleti Tarihi, sayfa, 58)

Burada Hz. Ali’yi “tanrısallaştırma” var mı?

Yazar, Pir Sultan Abdal’dan, kul Himmet’ten, Şah Hatayi’den buna benzer beyitleri sıralayarak kendi görüşlerini doğrulamak için kullanmaktadır.

Bazı ozanlar, Ali isminden hareketle, (Ali, Ulu, Yüce anlamına gelmektedir) Tanrı’yı anarken, “Ali”imesi ile sembolize etmişlerdir. Şairler bunu zaman zaman yapmışlardır.

Ozanların bu mısraları “Alevilik İslam dışıdır” tezlerine gerekçe yapılamaz. 

Çünkü, Anadolu’daki Alevilerin temsilcileri ALEVİ DEDELERDİR.

Siz hiçbir dededen böyle bir söz duydunuz mu?

Ya da iddianızı teyit eden elinizde yazılı bir kaynak var mı? Yok. Bulamazsınız.

Amacınız, Alevileri, “azınlık” yapıp Kürt halkının temsilcisi olduğunu iddia eden terör örgütünün yanına yamamak mıdır?  

Yok niyetiniz bu değilse, sonuçta amacınız ve hedefiniz ne olursa olsun, son durağınız bu projenin gerçekleşmesi için çalışanlara piyon olmaktır.

İSLAM DİNİ FETİHÇİ Mİ?

İslam dinini iki ayrı dönemde ele almak gerekir. Hz. Muhammed dönemi ve sonrası.

Hz. Muhammed döneminde savunma dışında din adına fetih, talan ve yağma olmamıştır.

Beni Kureyza gibi Yahudi kabileleriyle yapılan çatışmalar bu kabilelerin Medine sözleşmesine aykırı olarak Mekke’lilerle birleşip, Medine’nin kuşatılmasına destek vermeleri nedeniyle olmuştur.

Bedir, Uhud ve Hendek savaşları da meşru savunma savaşlarıdır.

Hz. Muhammed yıllarca mücadele ettiği Mekke’lilere bile, Mekke’nin teslim edilmesinden sonra onlara karşı şiddete başvurmamıştır.

Çünkü, bu Kur’an’da yer alan ayetlerle yasaklanmıştır.

İlgili ayetler şunlardır:

Bakara suresi 256. ayet, “Dinde zorlama yoktur.”

Bakara Suresi 190. Ayet: “Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez.”

Şura suresi 48. ayet, “Biz seni onların üzerine BEKÇİ göndermemişiz. Sana düşen tebliğden başka bir şey değildir.”

Gaşiye suresi 21 ve 22. ayet, “Artık Kur’an ile uyar. Çünkü, sen Kur’an ile uyandıran-düşündüren birisin. Üzerlerine musallat bir DESPOT değilsin. Başlarına dikilip, satır, satır bir şeyler dikte ettiren bir ZORBA değilsin.”

Ayetlerden de görüleceği gibi, “din” adına zorlama, şiddete başvurma, yağma ve talanda bulunmak yasaklanmıştır.

Ancak, Hz. Muhammed’den sonra, Hz. Ali dönemi hariç, (Hz Ali diğer üç halife döneminde yapılan fetihlere de katılmamıştır) Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Emeviler ile Abbasiler döneminde “din” adına fetihler, işgaller yapılmıştır.

Ancak, bunu İslam’a mal etmek yanlıştır. Din, egemenlerin yönetiminde, egemenlerin çıkarları doğrultusunda her zaman kullanılmıştır.

Sasaniler (Persler) Zerdüştlüğü, Roma imparatorluğu (Bizans dahil) Hristiyanlığı imparatorluk menfaatleri doğrultusunda yıkılıncaya kadar kullanmışlardır.

Bu tarihsel bir gerçektir.  Bunun dinlerle ilgisi yoktur.

Bu şuna benzemektedir. Sovyetler Birliği, sosyalist ideoloji gereği ülkelerin bağımsızlığını kendisine ilke edinmesine rağmen, Çekoslovakya, Macaristan ve Afganistan’ı işgal ederek katliamlar yapmıştır.

Sovyetler Birliğinin bu eylemleri için, “Sosyalizmin gereğiydi” diyebilir misiniz?

ÇOK KADINLA EVLİLİK

Arap toplumlarında özellikle de hicaz bölgesindeki Araplarda, çok kadınla evlilik eski bir gelenekti. Hz. Muhammed’den önce zengin olan Araplar sayısız kadınla evlenebiliyordu.

İslam dini, bu geleneği en fazla dört kadınla sınırlandırmıştır. Bu eskisine oranla bir devrimdir.

Sayın Erdoğan Aydın, bunu neden göremiyor anlamış değilim.

Konu ile ilgili olarak bir hadisi aktarmak yerinde olacaktır:

“Geylan b. Seleme, Müslüman olduğu zaman on kadını vardı. Onlar da Müslüman olmuştu. Peygamberimiz, Geylan’a on kadından dördünü tutmasını, ötekileri boşamasını emretti.” (Hz. Muhammed ve İslamiyet, Medine, M. Asım Köksal, sayfa 205,)

Arap toplumundaki çok kadınla evlilik geleneği hem Acemlerin (İranlıların) hem de Türk kökenli kavimlerin gelenek ve göreneklerine çok aykırıydı.

Bu nedenle, Arapların bu gelenekleri kabul görmemiştir.

Çünkü, İran, Horasan ve Orta Asya toplumlarında kadın birinci sınıf bir imtiyaza sahipti. Sultanlar, krallar, hakanlar, devletlerini ve obalarını kadınlarla birlikte yönetiyordu.

Konuya bu pencereden bakılırsa, daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyim.

KIRKLAR CEMİ

Yazar, Kırklar Cemi’nde kadın ve erkeğin birlikte ibadet ettiğini belirttikten sonra, kırklar meclisine sonradan gelen Hz. Muhammed’in peygamber olmasına rağmen, kapıda duran Arslan’dan Hz. Ali’nin mührünü alarak girmesini, Hz. Ali’nin üstün gösterildiğine gerekçe yapmaktadır.

Oysa, buradaki sanal anlatımda ibadet edilirken “Kamil insanlar” arasında ayrıcalık bulunmadığı, herkesin makamı, ünvanı ne olursa olsun, eşit statüye sahip olduğu vurgulanmaktadır.

Kırklar Cemi’nde bir üzüm tanesinin ezilerek şerbet yapılması ve herkese eşit dağıtılmasının nedeni de budur. Yazar bunu yanlış yorumlamış.

Nitekim, “Küçüğünüz ve ulunuz kimdir?” sorusuna, “küçüğümüz de büyüğümüz de uludur” şeklinde cevap verilerek, “BİZ HEPİMİZ EŞİTİZ” denilmiştir.

Bu gayet açıktır. Bu sözlerin neresinde Hz. Ali’ye üstünlük veriliyor?

Erdoğan Aydın’ın Alevi kökenli olup olmadığını bilmiyorum. Cemlerde bulunup, bulunmadığı konusunda da bir bilgiye sahip değilim. Ancak kendisine önerim, bir Cem ibadetine katılması ve anlamadığı ritüeller konusunda dededen bilgi almasıdır.

Bunu iyi niyetli olarak yaptığı taktirde iddialarından vaz geçeceğini tahmin ediyorum.

Hamdullah Dedeoğlu

07.02.2018

27 Ocak 2024 Cumartesi

ARABİSTAN'IN ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇISI: EBU ZER GİFFARİ


ARABİSTAN'IN ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇISI:

EBU ZER GİFFARİ 

Hz. Muhammed'in sahabelerinden, Alevilerin on yedi Kemerbest olarak cemlerde saygıyla andığı isimlerden olan Ebu Zer Giffari kimdir? Bu makalede bu konuyu inceleyeceğiz.

Ebu Zer Giffari, adından anlaşılacağı üzere Arapların Giffar kabilesine mensuptu. Bu kabile, Mekke ile Medine arasındaki bölgede yaşıyordu. Bu bölge Şam'a ve kuzeye giden kervan yolu üzerinde bulunuyordu. Yaşadıkları alan çölle kaplıydı. Tarım yapılacak alan çok azdı. Bedir su kuyularının kullanımı bu kabileye aitti. Kuyulardan aldıkları gelir ve ektikleri toprak kendilerine yetmiyordu. Bu nedenle, bazı kervanların mallarına el koymak zorunda kalıyorlardı. Adları soyguncu ve yağmacı kabileye çıkmıştı. Peki gerçek böyle miydi?

Giffar kabilesi gibi, çölde yaşam süren kabilelerin büyük çoğunluğu aynı durumdaydı. Bu yoksul kabileler arasında dayanışma vardı. Fakir ve yoksullara yardım etmeyen kervan sahiplerinin mallarına el koyup, bunları ihtiyacı olanlara dağıtıyorlardı. Kervanlara el koyma, bu kabilelerle yapılan ortak görüşmede belirleniyordu. Ele geçirilen mallar kabileler arasında eşit dağıtılıyordu. Bu aşiretlerin içinde yasadışı doğan çocuklar, siyahi renkte olan bireyler ve kabilelerinden dışlananlar da yaşıyordu. Kısaca, Giffari kabilesi kimsesiz kalanlara kucak açan bir aşiretti.

İşte Ebu Zer Giffari de bu aşiretin liderlerindendi. Yoksul aşiretlere yardım etmeyenlerin kervanlarına el koyma ve soyma konularında çok uzman bir savaşçıydı. Bunlar kendilerine “Saluklar-Suluklar” diyordu. Türkçeye çevirdiğimizde “ÖZGÜR İNSANLAR” anlamına geliyordu. Yaptıklarını şu felsefeye dayandırıyorlardı:

“Cimri zenginlerden alınan mal helaldir. Çünkü, bu mallar ALLAH tarafından, bütün insanlara sunulmuştur. Cimri zenginler bunları insanların elinden zorla almıştır. Bu malların sahibi ALLAH'TIR. Mülk de ALLAH'INDIR.”

Saluklar, bu düşünceyi İslamiyet'ten önce savunuyordu. Hanif dinine mensuptular. Tek tanrıya inanıyorlardı. Hazreti Muhammed'in tebliğ etmiş olduğu dinin, fakir ve yoksulları koruduğunu duyduklarında Mekke'ye ilk giden Giffari kabilesi üyesi Ebu Zer olmuştu. O dönemde Müslümanlar üzerinde çok ağır baskılar vardı. Ebu Zer Giffari'nin, Hz. Muhammed'le görüşme talebi geldiğinde kuşku ile karşılandı. Zira peygamberin güvenliği önemliydi.

Ebu Zer, Hz. Ali refakatinde Kabe önünden alınarak Hz. Muhammed'le görüştürüldü. İlk görüşmeden sonra, kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu. Kendisi de ilk Müslümanlar arasındaki yerini aldı. Hz. Muhammed, Ebu Zer'i kabilesine göndererek haber verinceye kadar beklemesini ve kabilesini İslam’a davet etmesini istedi. Fakat Ebu Zer, Kabe'nin önüne geldiğinde, yüksek sesle kelime-i şehadet getirerek Müslüman olduğunu bağıra, bağıra haykırdı. Bunun üzerine, orada bulunan bazı Mekkeliler onu feci şekilde dövdü. Ebu Zer Giffariyi, Hz. Muhammed'in amcası Abbas müdahale ederek kurtardı ve şöyle dedi:

“Saldırdığınız adam Giffar kabilesindendir. Bütün kervanlarınız onların bölgesinden geçiyor. Bu kişi öldüğünde hiçbir kervanınız oradan geçemeyecektir. Bunu bilerek davranın; Çok büyük zarar görürsünüz.”

Bu sözler üzerine, saldırganlar geri çekildi. Ebu Zer Giffari'nin kabilesine dönmesine izin verdiler.

Aynı Ebu Zer, Yıllar sonra Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye Şam'da vali olunca oraya gittiğinde çok lüks bir yaşamla karşılaştı. Muaviye kendisine saray yaptırmış, özel aşçıları ve hizmetçileri bulunuyordu. Aykırı görüşleri ve asiliği değişmeyen Ebu Zer, Muaviye ile karşılaşınca şöyle der:

“Bu sarayı halkın parasıyla yapmışsan haramdır. Yok, kendi paranla yapmışsan israftır. İslam'a aykırıdır. “

Ebu Zer, Şam'da rahat durmaz. İslam dinini çıkarları için kullanarak zengin olanların çok büyük mal biriktirdiklerini görünce, halktan haklarını aramasını ve bu malların paylaşılmasını ister. Olayları yakından izleyen Muaviye, Ebu Zer'i öldürmek ister. Ancak eski Sahabelerden olduğu için çekinir. Halife Hz. Osman'a durumu bildirir. Halife'de, Ebu Zer'in deveye bindirilerek Medine'ye gönderilmesini ister. Halife'nin emri yerine getirilir. Fakat Ebu Zer, Medine'de de kendi görüşlerinden taviz vermez. Şam'da söylediklerini burada da tekrar eder.

Sonunda, halife Hz. Osman'ın emriyle Rebeze Çölüne sürgün edilir. Rebeze çölüne sürgüne giderken kendisinin yanında sadece Hz. Ali bulunuyordu. Hz. Ali bu karara karşı çıkmasına rağmen, Ebezer Giffari’nin Sürgün edilmesine engel olamadı. Ebuzer Giffari, çölde yoksul bir hayat yaşamaya devam etti. Ve orada vefat etti. (M. 653)

Ebu Zer Giffar'nin hayatı kısaca böyleydi. O Saluklardan gelen asi ve paylaşımcı ruhunu sonuna kadar devam ettirdi. Eline geçen paraları ve malları yoksul olanlara verdi. Kendi görüşlerinden dolayı kimseye taviz vermedi. Kendisine en yakın bulduğu Hz. Ali ve ailesine hep bağlı kaldı. Aleviler de bu nedenle, kendisine çok büyük saygı duyarlar. Bütün dualarda ve Cemler de anılmasının ve on yedi Kemerbest içinde yer almasının nedeni budur. Biz de kendisini saygı ve hürmetle anıyoruz.

Hamdullah Dedeoğlu.

27.01.2024.

*Türkçedeki “salak” kelimesinin “Saluk”tan geldiği belirtilmektedir.

Kaynaklar:

-Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

- M. Asım Köksal, Doğuştan Günümüze İslam Tarihi

 


Popular