4 Haziran 2019 Salı

ÇORUM'A İSKAN EDİLEN HALEP VE DULKADİR OBALARI OĞUZLARIN HANGİ BOYUNA MENSUPLAR ?

ÇORUM’A İSKAN EDİLEN HALEP VE DULKADİR OBALARI OĞUZLARIN HANGİ BOYUNA MENSUPLAR ?

Daha önceki yazılarımızda Çorum’a iskan edilen aşiretleri ve geldikleri bölgeleri yazmıştık. Bugünkü yazımızda ise, Halep ve Dulkadirli bölgesinden Çorum’a iskan edilen aşiret ve obaların Oğuzların (Türkmen) hangi boyuna mensup olduklarını yazacağız. Kaynaklarımız Prof.Dr. Faruk Sümer’in yazdığı “Oğuzlar-Türkmenler” adlı eseri, Marmara üniversitesi öğretim üyelerinden Ahmet Emin Dağ’ın doktora tezi olan “ Halep Türkmenleri” adlı makalesi ve Selçuk Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. İbrahim Solak’ın  “ XV1. Yüz yılda Maraş ve çevresindeki Dulkadirli Türkmenleri” isimli yazıları olacaktır.

Çorum’a Halep bölgesinden gelen aşiretler:

1- Pehlivanlı aşireti: Oğuzların Bayat boyuna mensuptur.

2- Hatal cemaati: Oğuzların Bayat boyunun en büyük aşiretlerinden olan Pehlivanlı’nın bir obasıdır.

3-Tatar Ellezi: Pehlivanlı aşiretinin bir obasıdır. Oğuzların Bayat boyundandır.

4-İnallu cemaati: Oğuzların Beydilli boyuna mensuptur.

5- Akceceli : Beydilli boyundan olan İnallı aşiretinin bir obasıdır.

6- Karkın Cemaati: Oğuzların Karkın boyuna mensuptur.

7- Kuyumcu aşireti: Osmanlı kayıtlarında Oğuzların Peçenek boyunun bir obası olarak görünmektedir. Bazı kaynaklar da Afşar boyuna mensup olduğunu ifade etmektedir.

Dulkadirli (Maraş- Elbistan- Kadirli) bölgesinden gelen aşiretler:

1- Abdal aşireti: Oğuzların Çavuldur-Çavundur boyuna mensuptur.

2- Ağcakoyunlu aşireti: Oğuzların Bayat boyundandır.

3-Dedesli aşireti: Oğuzların Eymür boyundan olan Gündeşli aşiretinin bir obasıdır. 

4-Selmanlı : Oğuzların Eymür boyundan olan Gündeşli aşiretinin bir obasıdır.

5- Avcı: Oğuzların Beydilli boyunun bir obasıdır.

6-Anamaslı-Alamaslu: Oğuzların Yazır boyuna mensuptur.

7-Karacalu: Anamaslı aşiretinin bir obasıdır. Yazır boyuna mensuptur.

8-Karamanlu: Oğuzların Karkın boyuna mensup olan Dokuzlu, diğer adıyla Beşanlu aşiretinin bir obasıdır. Ancak Karaman beyliğinden dolayı Afşar olduğunu belirtenler de vardır.

9-Çakallu: Beşanlu aşiretinin bir obası olup, Karkın boyundandır.

10-Kuyumcu: Osmanlı belgelerinde Peçenek boyunun bir obası olarak görünmektedir.

11-Sarıcalar: Bayat boyuna bağlı olan Reyhanlı aşiretinin bir obasıdır.

Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
04.06.2019

25 Mayıs 2019 Cumartesi

MACARİSTAN’DA TÜRBESİ OLAN MERZİFON'LU “GÜL BABA” KİMDİR ?


MACARİSTAN’DA TÜRBESİ OLAN MERZİFON'LU “GÜL BABA” KİMDİR ?

Macaristan’nın başkenti Budapeşte’de türbesi bulunan “ Gül Baba” kimdi ? Merak etmiştim. İsminden Bektaşi babası olduğunu tahmin etmiştim. Ancak Merzifon doğumlu olduğunu öğrenince merakım iyice arttı. Araştırmalarım sonunda en ciddi bilgilere Amasya’lı hemşehrim ve gazeteci meslektaşım Hüseyin Menç’in kaleme aldığı “ TARİH İÇİNDE AMASYA” isimli eserinde ulaştım. Amasya’nın tarihi hafızasını kayda almasından dolayı kendisine teşekkürlerimi iletiyorum. Sayın Menç’in kitabında yer alan bilgiler kısaca şöyle:

Evliya Çelebi’nin babasından naklettiğine göre, Gül Baba Merzifon’lu bir Bektaşi (Alevi) dervişidir. Veli Baba dergahında bulunan secereye göre, soyu Hz. Hasan'a dayanmaktadır. Başlığına sürekli sarı-kırmızı  gül takması ndeniyle “ Gül Baba “ ismiyle anılmıştır. Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde savaşlara katılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’nın emriyle 1531-1541 yılları arasında Budin'de kalmıştır. Gül Baba  Macar ve Türk halklarının dostluğunu geliştirmek için çalışmış, 1541'de Budin'de vefat etmiştir.  Mezarı Budapeşte’nin Tuna nehri yakınlarındaki bir tepenin üzerindedir.  Budin valisi Mehmet paşa tarafından mezarın üzerine türbe yaptırılmıştır. Türbe II. Abdülhamit tarafından 1885’de kendi parası ile onarılmıştır. 1916 yılında Prof. Dr. İstvan Müller türbeyi yeniden restore ettirmiştir. Gül Baba türbesi 2. dünya savaşında zarar gördü. Bunun üzerine, Macar hükümeti türbeyi yeniden onardı. Türbenin Sandukasının örtüsü de 1973 yılında Türkiye tarafından gönderildi.

Evliya Çelebi Gül Baba için şu beyitleri yazmıştır:

Aşık ve sadıkınım, ettim ziyaret ben geda.
Bülbül-i güya gibi efgan idem ey Gülbaba.

Gül-i gülzar-ı hakikat ve Hüda.
Kutb-u aktab-ı Budin ey Gülbaba.

Baba bir kan-ı kerem sultandır,
Değil elbette tehi pir-u geda.

Merzifon’dan gelerek tuttu vatan.
Şeh Süleyman zamanı Güllübaba.

*Geda: yoksul-fakir
**Efgan : feryat-figan
***Gülzar: gül yanaklı- pembe yanaklı
**** Aktab: Aziz-efendi

Gül Baba’nın hayat hikayesi Macar besteci Hurszka Jenno tarafından 1982 yılında opera haline getirildi. Opera ayrıca plak olarak da satışa sunuldu ve çok ilgi gördü.

Gül Baba türbesi 2018 yılında TİKA  ve Macaristan Ulusal Varlık Yönetimi  tarafından yeniden restore edildi. Türk-Macar dostluğunun geliştirilmesi için  "Gül Baba Vakfı" kuruldu. Vakıf başkanlığına da iş adamı Adnan Polat seçildi. Gül  Baba türbesine Macaristan hükümeti tarafından  ayrıca müze statüsü de verildi. 

Bektaşi Babası hemşehrimiz Gül Babayı 478 yıl sonra biz de tekrar saygı ve minnetle anıyoruz. Mekanı cennet olsun diyoruz.

*İşadamı Sayın Adnan Polat'a Gül Baba türbesinin yenilenmesi için yaptığı katkılardan dolayı teşekkür ediyoruz.


Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu.
25.05.2019



24 Mayıs 2019 Cuma

RAMAZAN ORUCU İSLAMİYET’DEN ÖNCE VAR MIYDI ?

RAMAZAN ORUCU İSLAMİYET’DEN ÖNCE VAR MIYDI?

Ramazan ayının İslam coğrafyasında ayrı bir yeri bulunmaktadır. Hem oruç ayı olması hem de Kur’an’ı Kerim’in bu ayda Hz. Muhammed’e Cebrail aracılığı ile inmesi nedeniyle kutsal bir ay olarak kabul edilmiştir.

Ancak tarihi kaynaklarda, Ramazan ayının İslamiyet’ten önce de Arabistan’da kutsandığı ve bu ayda oruç tutulduğu belirtilmektedir. Konu hakkında en kapsamlı çalışmanın Sinop Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Emrah Dindi tarafından yapıldığını tespit ettim. S

Sayın Emrah Dindi’nin Yakın Doğu üniversitesi İslam Tetkikleri Merkezi Dergisinin Güz-2017 sayısında yayınlanan makalesi, yazımızın ana kaynağı olacaktır. Sayın Emrah Dindi hocamıza emeklerinden dolayı teşekkürlerimi ve saygılarımı iletiyorum.

İSLAMİYET’DEN ÖNCEKİ RAMAZAN ORUCU

Ramazan kelimesi, “çok sıcak gün”güneşte yanmış toprak”, “yanmış taş “ anlamlarını içermektedir. Bu aya neden “Ramazan” isminin verildiği hakkında farklı yorumlar getirilmiştir. Aşırı sıcakta oruç tutulduğundan, açlığın insana verdiği yanma duygusundan dolayı bu ismin verildiği ileri sürenler olmuştur. Ramazan ayının yaz sıcağına rast gelmesinden dolayı bu ismi aldığını ileri sürenler olduğu gibi, kalplerin günahlardan temizlenmesinden dolayı bu ismi aldığını ileri sürenler de vardır.

Ramazan ismi, Muharrem, Safer, Rabiul Evvel, Rabiul Ahir, Cumadiyel Ula, Cumadiyel Ahir, Receb, Şaban, Ramazan, Şevval, Zil kadde, Zil Hicce gibi ay isimleri olarak İslamiyet’ten önceki Hicaz Arapları tarafından kullanılmaktaydı.

Güney Arabistan Arapları Ramazan ayını bereket ayı olarak da kutluyorlardı. Zira, bu ayda Aden ve Sana şehirlerinde panayırlar düzenleniyor, Hint, Çin, Afrika, Roma ve Habeşistan’dan gelen mallar burada satışa çıkıyor ve bol kazançlar elde ediliyordu.

Tarihi kaynaklara göre, Cahiliye döneminde, Ramazan ayı kutsal bir ay olarak da görüldüğünden bu ayda, oruç tutmak, ibadet etmek ve fakir-fukarayı doyurmak da bir gelenekti. Ramazan ayı aynı zamanda “haram” ay olarak görüldüğünden bu ayda savaşılmaz, barış hakim olurdu.

Ramazan ayında Hira mağarasında inzivaya-itikafa çekilen çok sayıda Kureyşli vardı. Hz. Muhammed’in İslamiyet’ten önce her yıl Ramazan ayında Hira dağında yer alan mağarada inzivaya-itikafa çekildiği ve bu ayda fakirleri doyurduğu rivayet edilmiştir. Tarihi kaynaklarda, Hz. Muhammed’in dedesi Abdulmuttalib’in de ayın hilal durumu ortaya çıkınca, Hira dağında inzivaya çekildiği, oruç tuttuğu, fakir fukarayı doyurduğu belirtilmektedir. Haşim oğulları gençlerinin de bunu devam ettirdiği, Arafat, Müzdelife, Safa ve Merve tepelerinde ayinler yaptıkları, eve gitmeden önce de Kabe’yi ziyaret ettikleri tarihçi İbn İshak’ın eserinde yer almaktadır.

 TEVRAT VE İNCİL’DE ORUÇ

Ramazan ayında oruç ibadeti, İslamiyet öncesi toplumlarda yer alıyordu. Başlarına bir musibet geldiğinde, kıtlığa maruz kaldıklarında, ya da tanrının öfkesine maruz kalacaklarını düşündüklerinde, günahlarını affettirmek, isteklerine kavuşmak için oruç tutuyorlardı. Arap yarımadasında bulunan Yahudi ve Hristiyanlar da oruç tutuyorlardı.

Oruç, İbranilerin en temel ritüelleri arasında yer alıyordu. Tevrat da, Hz. Musa’nın Tur dağında kırk gün oruç tuttuğu belirtilmektedir. Yine aynı şekilde İncil’de de Hz. Yahya’nın, Hz. İsa’nın ve Pavlus’un kırk gün oruç tuttukları ifade edilmektedir. Bu durum Kur’an’ı Kerim’de, Bakara suresinin 183. ayetinde “Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” denilerek daha önceden de oruç tutulduğunu teyit etmektedir.

Ramazan orucunu ilk tutan kişinin Hz. Nuh kavmi olduğu, hatta Hz. Adem’den beri farz olduğu da yazılı kaynaklarda yer almaktadır. Ancak Ramazan orucunun Yahudi ve Hristiyanlıkta sonradan değişikliğe uğradığı da belirtilmektedir.

Yazımızı özetleyecek olursak, Ramazan orucunun geçmişi çok eskilere dayanmaktadır. İnsanlar, isteklerinin kabulü, günahlarından arınmak, nefislerini kontrol için oruç tutmuşlardır ve tutmaya devam ediyorlar.

 Bütün insanların Oruçları kabul, günahları af, sofraları bereketli ola.

Hamdullah Dedeoğlu

24.05.2019.




8 Mayıs 2019 Çarşamba

KILIÇDAROĞLU’NA LİNÇ GİRİŞİMİ ULU YÖRÜK KÖYÜ AKKUZULU’YA YAKIŞMADI


KILIÇDAROĞLU’NA LİNÇ GİRİŞİMİ ULU YÖRÜK KÖYÜ AKKUZULU’YA YAKIŞMADI

Hakkari’de PKK’lı teröristlerin şehit ettiği sözleşmeli er Yener Çıkrıkçı’nın memleketi olan Ankara’ya bağlı Çubuk ilçesi Akkuzulu mahallesindeki cenaze töreninde CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve yöneticilerine bir linç girişiminde bulunuldu. Saldrının örgütlü ve planlı olduğu apaçık ortadaydı. Bunu ayrıca değerlendirmek gerekir.

Sayın Kılılçdaroğlu’na yapılan saldırının meydana geldiği Akkuzulu köyün geçmişini okuyunca üzüntüm bir kat daha arttı. Çünkü, Akkuzulu köyü Uluyörüklerden Akkuzulu obasının kurduğu bir Türkmen köyüydü.

Akkuzulu mahallesi Orta Anadolu’nun en eski köylerinden biriydi. Köyün yerleştiği yer Romalılar’dan beri bir yerleşim yeriydi. Ulu yörükler orta Anadolu’ya gelip yerleşen ilk Türkmenlerin (Oğuzlar) bir obasıydı. Anadolu Türkmenleri, misafirperverlikleriyle tanınıyordu. Yiyeceğinin ve barınacak yerinin en iyisini misafirlerine sunmaktan mutlu olan bir anlayışa sahipti. CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve yöneticilerine yapılan saldırı ve linç girişimi bu gelenek ve göreneklere aykırı bir eylemdi. Ancak, siyasiler kendi çıkarları için Akkuzulu’ları öyle provake etmişlerdi ki, gözleri kin ve nefretle dolmuştu. Bir kadının “ Bu evi yakın yakın” seslerini işitince kin ve nefret duygularının ne kadar kışkırtıldığı ortadaydı. Bu öyle bir noktaya varmıştı ki, yüzlerce yıllık gelenek ve görenekleri yerle bir etmişti.

Akkuzulu köyün bağlı olduğu Uluyörükler hakkınada Prof. Dr. Faruk Sümer “OĞUZLAR” (TÜRKMENLER) adlı eserinde şöyle yazmaktadır:

Uluyörük, başlıca Sivas, Amasya ve Tokat bölgelerinde yaşamakta olup, bu topluluğun bazı oymakları batıda, Kırşehir ve Ankara bölgelerine kadar yayılmışlardı. ..... Uluyörük, başlıca üç kümeye ayrılır: Yüzdepare, Ortapare, Şarkipare. Bu kümeleri teşkil eden oymaklar bölük adını taşıyordu. Bölüklerden her biri muayyen kışlaklara sahip bulunmakta ve onun üzerinde çiftçilik yapıyordu. ... Bu topluluğu meydana getiren başlıca bölükler şunlardır: İlbeyli, Çepni, Kulağuzlu, AKKUZULU, Tatlu, Gerampa, Gökçelü, Şerefeddinlü, Çungar, Ballı, Çapanlu, İkizlü, Çavurçı, Ustacalu, Dodurga, Özlü, Kırıklu, Kara Fakihlu, Turgudlu, Ağçakoyunlu, Ali beğli, Kuzu güllü, Kara keçili, İnallu.” ( Prof. Dr. Faruk Sümer, Oğuzlar -Türkmenler, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları 2016, Sayfa, 192-193)

Prof. Dr. Faruk Sümer hoca aynı eserinde, Uluyörüklerin Oğuzların (Türkmenlerin) Bayat, Eymir, Dodurga, Çepni, Salur, Kayı, Afşar, Kınık ve Beydilli boylarından meydana geldiğini belirtmektedir.

Osmanlı kayıtlarında Uluyörük “Akkuzulu “ obasının (aşireti) iskan edildiği yerler hakkında Osmanlı arşiv uzmanı Cevdet Türkay ise, şunları yazmaktadır:

Akkuzulu cemaati (obası), Türkman taifesinden olup, Ankara sancağı, Keskin kazası (Kengiri -Çankırı sancağı), Zile kazası (Sivas sancağı), Ortapare kazası (Sivas sancağı), Yeni il kazası (Sivas sancağı), Malatya sancağı, Kaş kazası (Teke sancağı), Alacahan mevkii (Kengiri sancağı), Halep, Sivas, Kangal kazası (Sivas sancağı). “ (Cevdet Türkay, Osmanlı İmparatorluğu’nda OYMAK, AŞİRET VE CEMAATLER, İşaret yayınları sayfa, 165)

Akkuzulu köyü sakinlerinin köklü bir geçmişe sahip oldukları yukarıdaki tarihi kayıtlardan da anlaşılmaktadır. Ancak, kışkırtıcıların Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan linç girişiminde ,Uluyörüklerden Akkuzulu’ları nasıl bir duruma getirdiklerine şahit olduk. Kabahati, Uluyörüklerde değil, onları bu duruma getirenlerde aramalıyız.

Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
08.05.2019.
*Bu yazı elektronik posta ile CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'na da gönderilmiştir.

*** CHP Genel başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu 18 Mayıs tarihinde gönderdiği elektronik posta ile teşekkürlerini iletmiştir.  Cevap verme nezaketinde bulundukları için kendilerine tekrar selam ve saygılarımı iletiyorum.

30 Nisan 2019 Salı

ALEVİLİK VE BEKTAŞİLİK’DE KADININ TOPLUMDAKİ YERİ


ALEVİLİK VE BEKTAŞİLİK’DE KADININ TOPLUMDAKİ YERİ

Bugünkü makalemizde Alevi-Bektaşi toplumunda kadının önemini ele alacağız. Makalemizde, araştırmacı-yazar Mustafa Şişman’ın “HACI BEKTAŞ VELİ” isismli kitabını kaynak olarak kullanacağız. Yazar, eserini Hacı Bektaşı Veli’nin görüşlerini  MAKALAT, VELAYETNAME, FEVAİT, BESMELE TEFSİRİ ve FATİHA SURESİ TEFSİRİ isimli eserlere dayandırmaktadır. Bu nedenle, yazdığı kitap değerli bir kaynaktır. Kendisine böyle bir eseri meydana getirdiği için teşekkürlerimi iletiyorum. Alevilik-Bektaşilik konularını öğrenmek isteyenlere de bu kitabı okumalarını öneriyorum.

Alievilik-Bektaşilik’de kadının yeri önemlidir. İslam şeriatındaki (İslam hukuku) kadın anlayışını kabul etmez. Kadına “odalık” “cariye” gözüyle bakmaz. Kadını erkekle eşit görür. Erkek, kadın istemedikçe eşini boşayamaz, tek eşliliği savunur. Kadın, mirasta erkekle aynı haklara sahiptir. Giyim-kuşamda, kılık-kıyafette, sert ve katı kurallara itibar etmez. Sosyal yaşamda, dini ibadetlerde kadın- erkek yan yanadır. Bu anlayışı yansıtan şu beyitler buna örnektir.

Bektaşi kimsenin malını çalmaz”
Bir kadın üstüne bir daha almaz”
x x x x x x x x
Arifler namusunu, ırzını vermez.
Tesettür ne demek, akıl ermez.”
x x x x x x
Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde.
Hakk’ın yarattığı herşey yerli yerinde.”

Alevi ve Bektaşilik’de kadının eğitimine de öenem verilir. Hacı Bektaşı Veli’nin bu konudaki veciz sözleri şöyledir:
Kızlarınızı okutunuz, çünkü onlar geleceğin anneleridir.” Bu anlayışın ürünü olarak, orta çağ’da çok sayıda Alevi-Bektaşi kadın şair-ozan yetişmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır; Leyla Hatun, Lamia Hatun, Havva Hatun, Sakine Hatun, Latife Hatun, Nazmiye Hatun, Şerife Bacı, Afife Bacı ve Kadıncık Hatun.

Alevilik-Bektaşilik’de Mürşitlerin eşlerine “Anabacı”, dedelerin eşlerine ise, “Anabacı sultan” denir. Cemevlerindeki yemek pişirme ve dağıtım işlerini kadın-erkek ortaklaşa yapar. Alevilik- Bektaşilik’ de kadınlar da dervişlik yapabilirler. Dervişliğe yükselen “Bacı”lara on iki dilimli taç ve kive giydirilir.

Alevilik ve Bektaşilik’de kadının toplumdaki yeri kısaca bu şekildedir. Erkek hangi haklara sahipse, kadın da aynı haklara sahiptir. Yüzlerce yıl önce kadının erkekle eşitliğini savunan bu düşüncenin ne kadar ilerici ve devrimci olduğu aşikardır. Bugün bile kadın-erkek eşitliğine karşı çıkanların ne kadar geri bir düşünce yapısına sahip olduğu da meydandadır. Kalkınmış ve demokrasilerini kurmuş ülkeler, Hacı Bektaş Veli’nin savunduğu bu düşenceye, ondan yedi yüz yıl sonra ancak ulaşabilmişlerdir. Darısı, Hacı Bektaş Veli’den sekiz yüz yıl sonra ülkemizi yönetenlere olsun.

Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
30.04.2019


3 Nisan 2019 Çarşamba

TUFAN GÜNDÜZ’ÜN “SON KIZILBAŞ- ŞAH İSMAİL” KİTABINA CEVABIMDIR: MEZHEPÇİ BAKIŞ TUFAN HOCAYI KÖR ETMİŞ



TUFAN GÜNDÜZ’ÜN “SON KIZILBAŞ- ŞAH İSMAİL” KİTABINA CEVABIMDIR: 
MEZHEPÇİ BAKIŞ TUFAN HOCAYI KÖR ETMİŞ

Bir bilim adamı ve tarihçi olarak tanıdığımız Prof. Dr. Tufan Gündüz’ün “Son Kızılbaş-Şah İsmail” isimli kitabını merak ederek okumak istedim. Kitabı okuyup bitirdiğimde, bir bilim insanından beklenen “tarafsız” ve “objektif olma” ilkelerini göremediğimi hemen belirtmeliyim. Tufan hocanın kitabını, kızılbaş düşmanı meşhur İdrisi Bitlisi’nin gözüyle yazdığını söylersek abartılı olmayacağı kanısındayım. Kitapla ilgili eleştirilerimi aşağıda maddeler halinde açıklayacağım. Temennim bir bilim adamının bu eleştirileri dikkate almasıdır.

TUFAN HOCA ÖNYARGILI

1. Tufan hoca Kızılbaş (Alevi) ve Şah ismail hakkında ön yargılıdır. Daha kitabın ilk sayfasına Şah İsmail’e ait olduğu belirtilen şu beyitleri koymuş.

Ali İsmail’em geldim seyran eyledim.
Zülfikar durmaz kınında yüz bin kan eyledim.”

Bu beyitleri ilk okuyan ve Hz. Ali’nin cengaverliğini bilmeyen birisi, Şah İsmail’i kan emici ve kan dökücü olarak algılar. Oysa, bu beyitlerde anlatılmak istenen Hz. Ali ile sembolleşen Zülfikar kılıcının keskinliği ve Hz. Ali’nin yiğitliğidir. Hz. Ali’nin cengaverliği sayesinde, islam toplumu bir çok kez katliamlara ve yenilgiye uğramaktan kurtulmuştur. Bunlardan bazıları, Bedir, Uhut, Hendek ve Hayber kalesinin fethindeki kahramanlıklarıdır. İslam tarihini az çok okuyan herkes bunu bilir. Şah İsmail de kendi soyunu Hz. Ali’ye dayandırdığı için, bir benzetme yapmış. Sonuçta bu bir şiirdir. Şairler bu tür benzetmeleri sık sık yaparlar. Dolayısıyla, Şah İsmail’in yüzlerce şiirinden yukarıdaki beyitleri seçerek kitabının baş sayfasına koymasının anlamlı olduğu kanısındayım. Tufan hoca için pek yakışık olmamış.

2. “KIZILBAŞLAR DİNİ FANATİZMLE YOLA ÇIKMIŞLARDI.”

Tufan hocanın ortaçağdan sanırım haberi yok. Orta çağdaki hemen hemen bütün savaşlar “din” adına yapılmıştır. Arap orduları İran’ı, Horasan’ı, Orta Asya’yı ve kuzey Afrika’yı hangi gerekçeyle feth etmişlerdi. Ya da Sasanilerle, Türklerle ve Bizanslılarla “din” adına savaşmadılar mı? Haçlı orduları hangi gerekçeyle Anadolu’ya ve Kudüs’e kadar gelmişlerdi ? Burada yapılan savaşlar “din” adına yapılmadı mı ? Osmanlı da Avrupadaki fetihleri ve savaşları “din” adına yapmamış mıydı ? Yavuz Sultan Selim’in de, Şah İsmail’e karşı açtığı savaşın gerekçesi Safevileri “ islam dışı-din dışı”gören anlayışına dayanmıyor muydu ? Sayın hocam, Siz Osmanlı’daki dini ulemanın bu konudaki fetvalarını hiç okumadınız mı ?

Şah İsmail ile Yavuz arasındaki savaşın esas nedeni bölgenin ele geçirilmesi ve ticaret yollarını kontrol etme mücadelesidir. Yani, kısaca ekonomik çıkarlara dayanmaktadır. Şah İsmail’in amacı, Akkoyunlu devletinin mirasını devralıp, onu bir imparatorluğa dönüştürmektir. Aynısını Yavuz da düşünüyordu. Üstelik saldıran taraf da Osmanlı ordusudur. O tarihte Sivas’tan sonra gelen bölge Dulkadiroğulları ve Safevilerin hakimiyetindeydi. Çaldıran savaşı hangi devletin toprağında oldu sayın Tufan hocam. Neden olaylara tek taraflı bakıyorsunuz ? Siz bilim adamı mısınız,  yoksa İdrisi Bitlisi’nin tarihçi başımısınız ? Önce buna cevap verin. Eğer bilim insanı değilseniz sizin yazdığınıza bir şey diyemem. Okuyup geçerim. Ama, bilim adamı sıfatıyla yazıyorsanız itiraz ederim.

3. “ KIZILBAŞLARIN BAZILARI ŞAH İSMAİL’İ TANRI OLARAK GÖRÜYORDU”

Tufan hoca bu iddiaları da Venedik'li bir tüccarın anlattıklarına dayandırmaktadır. Hoca, burada da kendisine malzeme aramış ve bulmuş! Kızılbaşlar Şah İsmail’i hem şeyh hem de şah olarak görüyorlardı. Yani hem dini bir lider, hem de siyasi bir önder olarak kabul ediyorlardı. Bunu hoca bilmiyor mu ? Biz bilmediğini varsayarak anlatmaya çalışalım. Kendisinin alevi ve kızılbaş kültürüne vakıf olmadığı anlaşılmaktadır. Zira, Şah İsmail soyunu Ehli beyt’e dayandırmaktadır. Bu nedenle, kızılbaşlar Şah İsmail’e tanrı gözüyle bakmazlar. Ancak, tanrı tarafından kendilerine bir lider olarak gönderildiklerine inanabilirler. İkisi birbirinden çok çok farklıdır. Üstelik Şah İsmail’in böyle bir iddiası da söz konusu değildir. Şiirlerinde Allah, peygamber ve peygamber ailesine (Ehlibeyt) karşı sonsuz bir sevgisi vardır. Aşağıdaki iki dörtlük de bunu açık bir şekilde görebiliriz:

Evvel ol Allah adı söylenir.
Cümle ibadetin başıdır tevhid.
Pirim şeyh Safi’den bize kalmıştır.
Sofi kardeşlerin kanıdır tevhid.

x x x x x x x x x x x x x

Şu aleme bir nur doğdu.
Muhammed’in doğduğu gece.
Yeşil kandilden nur indi.
Muhammed’in doğduğu gece.

Tufan hoca sanırım Şah İsmail’in şiirlerini pek okuyamamış. Ya da işine geleni cımbızla seçerek alıntılamakla yetinmiş. Amacının farklı olduğu anlaşılıyor.

SAFEVİ DEVLETİNİN KURULUŞUNA KATILAN TÜRKMENLER

4. “ Safevi devletinin kuruluşuna Osmanlı’daki Türkmenlerden fazla katılan olmamıştır.”

Tufan hocanın bu iddiası kendi yazdığı kitaptaki bilgilerle çelişmektedir. Kitabın 60. sayfasında şöyle demektedir:

Osmanlı merkezi yönetiminin İran’a göç edenler konusunda teyakkuz halinde olduğu görülmektedir. II. Bayezid’in sancaklara gönderdiği fermanlarda meselenin özüne dair herhangi bir değerlendirme yapılmayıp sadece İran’a giden Erdebil sufilerinin yakalandıkları yerlerde idam edilmeleri ve mallarının müsaderesi (el konulması) emredilmiştir.”

.... II. Bayazid’in böylesine katı bir tutum sergilemesinin nedeni halk arasındaki İran’a göç etme eğilimlerini sert bir şekilde bastırmak olduğu açıkça bellidir. Bununla birlikte fermanların sık sık yenilendiğine bakılırsa bu hususta da tam bir başarı elde edilmediği, bazı idarecilerin sufileri yakaldıktan sonra ya rüşvet alarak ya da mallarına el koyarak onları serbest bıraktığı anlaşılmaktadır. “ 

Sayın hocam, bu yazdıklarınızla çeliştiğinizin farkında değil misiniz ?

Tufan hoca, Faruk Sümer hoca’nın Safevi devletini kuran esas unsurun Anadolu’dan ve Osmanlı hakimiyetindeki bölgelerden gittiği görüşüne de karşı çıkmaktadır. Faruk Sümer hoca “Oğuzlar-Türkmenler” adlı eserinde İran’a göç eden Türkmenler hakkında şöyle yazmaktadır:

Safevi hareketi Anadolu’da altıncı, fakat en devamlı ve en kalabalık bir göç hareketine sebep olmuştur. .... Doğu Anadolu Safevi idaresinde kalsaydı, bir müddet sonra burada TÜRKÇE'den başka bir dil konuşulmayacaktı. Osmanlı idaresi bu bölgedeki göçebe Türk unsurunu yerinde tutamadı.”

İran’a giden Türkmen aşiretlerini göç ettiren gerekçelerden biri inanç olmakla birlikte, ekonomik nedenleri de bulunuyordu. Osmanlı bürokrasisi TÜRKMENLERİ ikinci sınıf vatandaş olarak görüyordu. Oysa, Safevilere katılan Türkmenler orada asil ve asıl unsur olarak kabul edildiler. Ordu komutanı ve eyaletlerde yönetici olarak görevler üstlendiler. Safevi devletini bir imparatorluk devletine taşıdılar. Başta Prof. Dr. Faruk Sümer olmak üzere, tarafsız olan tüm tarihçiler de bu görüşe katılmaktadır. Ama, Tufan hoca Osmanlı yönetimini savunmak adına tarihi gerçeklere karşı çıkmayı içine sindirebiliyor. Ayrıca, kendi kitabındaki bilgilerle çelişiyor. Hem “ Osmanlı’dan Safevilere katılım azdı “ diyor, hem de “ Katılanlar hakkında sık sık ölüm fermanları çıkarılıyordu” Yine kendi yazdığı kitapta “ Şehzade Ahmet’in oğlu Murat 10 bin kişilik ordusuyla Nur Ali’ye (Safevi komutanı) katıldı” diyor. Hangisi doğru hocam ?

5. PARA SİKKELERİNDEKİ YAZILAR VE ÜÇ HALİFE’YE LANET OKUNMASI

Tufan hoca kitabındaki görüşlerini Şah İsmail’e ve Safeviler’e muhalif ve düşman olan çevrelerin yazmış olduklarına dayandırmaktadır. Safevi kaynaklarını ise, çok az kullanmış. Örneğin para sikkelerinde “ La ilaha illallah Ali Veliyullah” yazıldığını belirtmiş. Bunu da yine Safevilere muhalif olan tarihçilere dayandırmaktadır. Oysa şah İsmail’in bastırdığı paralarda “ La ilaha İllallah, Muhamed’en Resullah, Ali’yi Veliyullah” (Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın Elçisidir, Ali’de Allah’ın dostudur) yazılmıştı. (Prof. Dr. Oktay Efendiyev, Azerbaycan Safeviler Devieti Tarihi, sayfa, 58) Bu paralardan başta British Museum’da olmak üzere bir çok müzede orijinalleri bulunmaktadır. 

Tufan hoca’nın bunu bilerek kullandığını tahmin ediyorum. Çünkü, Osmanlı uleması ve bürokrasisi, Şah İsmail’i Hz. Ali’yi,  Hz. Muhammed’den üstün tutmakla itham ediyor ve Çaldıran savaşına gerekçe olarak kullanıyordu. Oysa gerçek böyle değildi. Yukarıda Şah İsmail’e ait beyitlerde bunu açıkça görebiliriz. Sanırın Tufan hoca da bunların etkisinde kalmış. Resmi kayıtları kendisine esas kaynak olarak almış. Bunun sonucunda da objektif tespit ve yorumlardan mahrum kalmış.

Safevilerin hutbelerde üç halifeye lanet okuduğu iddiası da tamamen bir kara propagandadır. Tufan hoca da bunu aynen kitabına koymuş. Hutbelerde, sadece Kerbela katliamında halife olan Yezid ve onun ordusunda görev alan üst düzey komutanlara lanet okunuyordu. Şah İsmail’in üç halifeye lanet okutması da mümkün değildir. Zira Şah İsmail, Hz. Muhammed’in ve Hz. Ali’nin üç halifeden kız alıp-verdiğini bilen birisidir. Yani, Hz. Ali’nin üç halifeye düşmanlık yapmadığını bilecek kadar bilgi ve donanıma sahip bir liderdir. Üstelik ordusunda üç halifenin ismini taşıyan komutanlar da mevcuttu. Örneği de Tufan hocanın kendi kitabında vardır. Sayfa 131 de Çaldıran savaşında ölen Safevi komutanlarını sayarken Pir Ömer bey’in ismini de vermektedir.

6. “ KIZILBAŞ KATLİAMI ŞÜPHELİDİR”

Tufan hoca kitabında Şah İsmail’in ve Safevilerin “katliamlar” yaptığını sık sık belirtmektedir. Ancak, sıra Osmanlı’ya gelince “Bu katliamlar şüphelidir” “Katliam olsaydı kayıtlarda belli olurdu” gibi kendisinin de inanmadığı iddialar ileri sürmektedir. Osmanlı ordusunda bulunan ve Çaldıran savaşının baş tahrikçisi ve kışkırtıcısı olan İdrisi Bitlisi’nin yazdıklarına da inanmamaktadır. Oysa, İdrisi Bitlisi “Selim Şahneme” adlı eserinda kırk bin kızılbaşın katledildiğini övünerek anlatmaktadır. Üstelik, Osmanlı din ulemasının kızılbaşlar hakkındaki “Katli vacip, malları helaldir” fetvasını da herhalde şüpheli görmektedir.Tufan hoca, belge ve itirafları yok sayıyor. Bu nasıl bir tarihçilik anlayamadım. Tufan hocaya yine kendi yazdığı kitabından alıntılar yaparak cevap verelim:

Buna karşın Osmanlı kaynakları ısrarla Şiiliğin yayılmasını İslam memleketleri için büyük tehlike arz ettiğine vurgu yaparlar. Celalzade, Safevilerin İslam’ın esaslarını ortadan kaldırıp yeryüzündeki inanç sahiplerini saf dışı ettiklerini, küfürden daha kötü ve sapık bir yola girdiklerini kayd ettikten başka, Sultan’ın (Yavuz Selim) “Mademki o topluluk bu yola gidip sapıklık yolundan dönüp tövbe etmiyorlar, her yönüyle kafirden daha kötüler” diye düşündüğünü belirtiyor. Keza, Hoca Sadettin Efendi’de Safevilerin dinsiz ve sapık oldukları için bertaraf edilmelerinin bir mecburiyet şekline dönüştüğünü bildirir.” (sayfa, 117)

Tufan hoca da Safeviler ve Şah İsmail hakkında aynen yukarıdaki şahıslar gibi düşünmektedir. Tarihi olaylara bir bilim adamı olarak değil, bir mezhebin savunucusu gözüyle bakmış. Mezhepçi bakış açısı Tufan hocayı kör etmiş. Yavuz Sultan Selim Safevi topraklarında bin kilometre yol alıp, savaşmaya gidiyor, ama bütün suç Şah İsmail’de oluyor. Oysa, Şah İsmail Osmanlı’yı bir kardeş devlet olarak gördüğünü ve savaşmak istemediğini Yavuz Sultan Selim’e yazdığı mektuplarda dile getirmektedir. Bunu Tufan hoca bilmiyor mu ? Mezhepçilik ve “Osmanlıcılık” insanın ruhunu sarınca, objektif ve tarafsız olma ilkesi ortadan kalkıyor. Ve tarihi olayları analiz etmekten yoksun bırakıyor.

Bu arada kitabın başlığı “SON KIZILBAŞ” sözüne de değinmek istiyorum. Sayın Tufan hocam, Şah İsmail son Kızılbaş değildir. Türkiyedeki bugünkü alevi Türkmenler Kızılbaşların ta kendisidir. Bilginiz olsun.

Sonuç olarak, “ Son Kızılbaş-Şah İsmail “ kitabını okuduktan sonra hayal kırıklığına uğradım. Bir bilim adamı, bir tarihçiden, özellikle de ünvanı Prof. Dr. olan birinden bunu hiç beklemezdim. Tufan hocaya olayları gerçek bir bilim adamı ve tarihçi gözüyle analiz etmesini öneriyorum.

Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
03.04.2019

*** Bu yazı Tufan hocaya iletilmek üzere, kitabı yayınlayan Yeditepe yayınevine  de elektronik posta ile gönderilmiştir. 





22 Mart 2019 Cuma

TUNCELİ OVACIK BELEDİYE BAŞKANI SAYIN FATİH MEHMET MAÇOĞLU’NA ÖNERİLER


TUNCELİ OVACIK BELEDİYE BAŞKANI SAYIN FATİH MEHMET MAÇOĞLU’NA ÖNERİLER


Sayın Maçoğlu,

Öncelikle sizi tebrik etmeme izin verin. Sizi candan kutluyorum. Tv’lerdeki ve Perpa’daki söyleşilerinizi ilgiyle izledim. Ruhu karartılan halka umut oldunuz. Yaptığınız belediyeciliğinizin İktidara karşı bir alternatif üretemeyen o “Büyük partler”e bir ders olacağı görüşündeyim. Kırk yıllık hayallerimizden birini başardığınız için de ayrıca mutluluk duydum. İnanın içim ferahladı.

Sayın Maçoğlu,

Üretime dönük, paylaşımcı, halkçı ve devrimci uygulamalarınıza aynen katılıyorum. Ancak kanuşmalarınızdaki bazı söz ve anlayışlarınıza katılamayacağmı belirtmek isterim. Konuşmalarınızda sık sık sık “ Burjuvazi” ve “sınıf” sözcüklerini kullanıyorsunuz. Bu sözler kusura bakmayın yüz yıl önceki Marksist söylemlerdir. Oysa, işçi-işveren ilişkileri ve halk içindeki sınıfları oluşturan tabakalar çok değişikliğe uğramıştır. Biz kendimize “devrimci” diyorsak, söyleşilerde anlattığınız yaşlı Dersimli amcanın deyimiyle “ Somut şartların, somut tahlilini “yapmalıyız. Yüz yıl önceki sadece bedenle üretim yapan bir işçi sınıfı da yok, köle pazarlarında köle satın alıp “işçi” çalıştıran bir burjuvazi de yok. Dolayısıyla sadece işçilerin çıkarlarını merkeze koyan bir politik anlayışın eksik olacağı kanaatindeyim. Bunun yerine, esnafı, yerli sanayiciyi(yerli burjuvazi), mavi ve beyaz yakalı teknik elemanları ve köylülüğü de içine alan geniş bir ittifak oluşturulması gerektiği görüşündeyim. İktidar olmak için bu ittifak zorunludur. Başarının anahtarı budur. Bunu sağlayan liderler başarıya ulaşmıştır. Örneğin: Mustafa Kemal ve Mao Zedung 20. yüzyılda bunu gerçekleştiren liderlerdir.

Sayın Maçoğlu,

Yukarıdaki önerilerimi, eleştiriye açık olduğunuzu ve fikirlere değer verdiğinizi bildiğim için yaptım. Bu benim şahsi görüşümdür. Size iletmek istedim. Başarılarınızın devamını diler, selam ve sevgilerimi iletiyorum.


Hamdullah Dedeoğlu
22.03.2019
*Bu öneri ve tebrik yazısı elektronik posta ile sayın Maçoğlu'na da gönderilmiştir.

Popular