27 Ekim 2019 Pazar

GÖYNÜCEK İLÇESİNE BAĞLI KÖYLERİN KISA TARİHÇESİ


GÖYNÜCEK İLÇESİNE BAĞLI KÖYLERİN KISA TARİHÇESİ


Amasya ili, Göynücek ilçesine bağlı köyler ne zaman kuruldu ? Anadolu’ya nereden geldiler ? Bugünkü köyler nasıl oluştu ? Köyler, hangi aşiret ve cemaatlere mensuplar ? Bütün bu sorulara elde ettiğimiz bilgiler ölçüsünde cevaplar vermeye çalışacağız.

Önce Anadolu’ya ne zaman ve nasıl geldiler ? sorusuna cevap vermemiz gerekir. Anadolu’ya ilk yerleşenler Oğuz Türkmenleriydi. O halde, Oğuzların kısaca tarihi geçmişlerini anlatmamız gerekecektir. Oğuzlar, X1. yüzyılda Hazar denizinin doğusunda Mankışlak, Seyhan ve Ceyhan (Sir-i derya, Amu derya) nehirleri arasında kalan Maveraünnehir bölgelerinde yaşıyorlardı. Güneye ve batıya gitmelerinin önünde duran bir devlet vardı. Bir Türk devleti olan Gazneliler devleti Oğuzlara müsade etmiyordu. Uzun süren çatışma ve mücadelelerden sonra, 1040 yılında Gaznelileri Dandanakan savaşında yendiler. Bu savaştan sonra onların güneye inmelerinin ve batıya göç etmelerinin önünde kimse kalmamıştı. Tuğrul bey önderliğinde İran’ı fethettiler. Burada Büyük Selçuklu devletini kurdular. Bağdat’da Abbasi halifesi hüküm sürüyordu. Abbasi halifesi  İran’lı bir haneden olan Büveyhilerin denetimindeydi. 1055 yılında bu hanedanlığa da son verdiler. Halife üzerinde tam bir otorite kurdular. Bu tarihten sonra İslam’ın koruyuculuğunu üstlendiler. Batıdaki sınırları Anadolu’nun doğusuna kadar gelmişti. Tuğrul bey Anadolu’nun fethini Alpaslan’a verdi. Kendisi Horasan bölgesine gitti.

Anadolu, Bizans (Roma) İmparatorluğu’nun hakimiyetinde olan bir bölgeydi. Doğu ve güney Anadolu kasaba ve şehirleri Oğuzların tehditi altındaydı. İmparator Romen Diyojens, 1071 yılında güçlü bir orduyla doğu sınırına hareket etti. Bunu öğrenen Alpaslan’da hazırlıklara başladı. İki ordu 1071 Ağustos ayında Malazgirt’de karşı karşıya geldi. Bizans ordusu hezimete uğradı. İmparator esir düştü. Fidye karşılığında serbest bırakıldı. İmparator İstanbul’a (Konstantin) döndüğünde gözlerine mil çekilerek kör edildi ve zindana atıldı. Hayatı da zindanda son buldu.

Malazgirt savaşından sonra Oğuz Türkmenleri kısa sürede Anadolu’da beylikler kurdular. Amasya, Tokat bölgesini Danişmendliler fethetmişti. Beyliğin ismine de Danişmendliler denilmişti. Sınırları Kayseri’ye kadar gidiyordu. Bölgede yerli nüfus olarak Ermeni ve Rumlar bulunuyordu. Oğuz Türkmenleri daha çok köylerde ve konar-göçer hayatı yaşıyordu. Konar-göçerler kışı güneyde Antep-Maraş-Halep’de, yazı ise, Amasya, Tokat, Yozgat bölgelerinde geçiriyorlardı. Göynücek ilçesine bağlı köyler daha çok yaylak olarak kullanılıyordu.  

Bu köylerle ilgili yazılı kaynaklara Osmanlı döneminde 1530 yılındaki 387 numaralı Muhasebey-i Vilayet-i Karaman ve  Rum  defterlerinde rastlamaktayız. Bu tarihte bugün Göynücek ilçesine bağlı olan köy ve mezralar şunlar: Alan mezrası, Cender köyü, Davud köy (Davut evi), Deli Hasan, Derzi köy (Terzi köy ), Doğan köy (Çulpara köyünün eski yeri), Efkeri, Ilısu mezrası, Kervansaray, Kızoğlu, Musa köy, Şerefdar, Şeyhler, Varay, Yassı Kışla ( Halifeler köyü). Göynücek ilçesinin ismi bu kayıtlarda yer almamaktadır. Ancak, yaylak olarak kullanılması olasıdır.

 Bu köyleri kuranlara “ Ulu Yörük “ deniliyordu. Ulu yörükler üç gruptan oluşuyordu. Şarkipare, Orta pare ve Yüzde pare. Göynücek ilçesinin yukarıda ismi geçen köylerini oluşturanlar, Orta pare grubuna dahildiler. Mamalu aşiretlerine mensuptular. Mamalu aşireti, Oğuzların Bayat, Bayındır ve Beydil koluna bağlı cemaatlerin oluşturduğu bir konfederasyondu.  Orta Anadolu’ya güneyden (Malatya-Maraş-Halep) gelmişlerdi.  Bu bölgeyi daha çok yaylak olarak kullanıyorlardı. Ancak, Ulu Yörüklerden yerleşik hayata geçip çiftçilik yapanlar da vardı.

Göynücek ilçesi ve köyleri BOZOK  eyaleti sınırları içinde yer alıyordu. Anadolu Selçuklu devleti 1308 yılında dağıldıktan  sonra, 1522 yılına kadar Dulkadirli beyliği hakimiyetindeydi. 1522’den sonra Osmanlı devleti sınırlarına dahil oldu. Bölge ile ilgili yazılı kaynaklara da bu tarihten sonra ulaşmaktayız. Osmanlı hakimiyetinden sonra Anadolu’nun doğusundan ve güneyinden bu bölgeye iskan edilen aşiretler oldu. Özellikle de Akkoyunlu ve Dulkadirli bölgelerindeki aşiretlerden yoğun göç aldı. Bu aşiretlere “Bozulus” aşiretleri deniliyordu. 1530 yılındaki kayıtlarda yer almayan  köyler bu aşiretlerin iskanından sonra kuruldu. Bu aşiretlerin iskanı 19. Yüzyıla kadar devam etti. Bu aşiretler şunlardı: Milli aşireti, Badıllı aşireti, Rişvanlı aşireti, Cihanbeyli aşireti, Çakallı aşireti, Çayan aşireti, Şarklu aşireti, Kara Yakuplu, Kara Hisarlı(Karasar), Gökçeli, Dedesli, İnallı, Kuyumculu, Anamaslı, Abdallı, Ağcalı.

Göynücek ilçesine bağlı köylerin kuruluşu kısaca böyle oldu. Konuyla ilgili elbette uzun inceleme ve araştırma yapılması sonucunda, daha fazla bilgiye ulaşılacağı muhakkaktır.

Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu
27.10.2019


15 Ekim 2019 Salı

ALEVİLİK’DEKİ CEM İBADETİ İSLAM'DA REFORM MU ?

 ALEVİLİK’DEKİ CEM İBADETİ İSLAM'DA REFORM MU ?

Alevilik’deki Cem ibadeti İslam dininde reform mu ? Yoksa, bazılarının iddia ettiği gibi islam dışı mıdır ? Aleviliği nasıl anlamalıyız veya nasıl anlatmalıyız.?

Aleviliği İslam'ın dışında göstermek kesinlikle doğru değildir, gerçekçi de değildir. Kendisini alevi olarak gören ve inanan her kes, Allah'a inanır, Hazreti Muhammed'i peygamber olarak kabul eder. Kısaca, kelime-i şahadet getirir. İmanın şartlarını kabul eder. İslam'ın  esası da budur. Geri kalan, ibadetin şekli ya da ibadetlerin yerine getirilip getirilmemesi, Allah ile kul arasındadır. Buna müdahale edilemez. Ayetlerde de belirtildiği gibi, dinde ve ibadetlerde zorlama yoktur. Kaldı ki, aleviler Cem ibadetinde iki rekat namaz kılar, Muharrem ayında da oruç tutarlar.

Bilindiği gibi, İslam dinindeki namaz, oruç, haç ibadetleri daha önce de bulunuyordu. Bu ibadetler, Yahudilikte, Hırirstiyanlıkta olduğu gibi, Zerdüşt-Mecusi inancında da vardı. Yani, islam dininden önce de, insanlar bu ibadetleri yapıyordu. Mekke'deki müşrikler de namaz kılıyor, oruç tutuyor ve hac vazifesini yapıyorlardı. Maun suresinde, bu açık bir şekilde  belirtilmektedir. Hatta onların kıldığı namaz lanetlenmektedir. Çünkü, müşriklerin namazı gösteriş  için kıldıkları ifade edilmiştir.

Peki, aleviler neden beş vakit namaz kılmazlar ? Alevi önderleri beş vakit namaz ile rekatların Emeviler döneminde uygulamaya konulduğunu, Kur'an'da beş vakit namazdan bahsedilmediğini, hatta orta namaz denilerek,  günde üç vakit namazın bulunduğunu belirtirler. Ama, namazın beş vakit kılınmasına da saygı duyarlar. Kısaca bütün inanç ve dinlere hoş görü ile bakarlar. İnançlarından dolayı, kimseyi kınamazlar ve hor görmezler. Kendileri bu konuda büyük eziyet görmelerine rağmen, kimseye kin duymamışlardır. Bütün canlıları Allah'ın  yarattığı bir varlık olarak görürler. Hepsine saygı duyarlar. Kısaca, aleviler insanların ibadet şekline ve biçimine bakmaz, inanç özgürlüğünden yanadır.

YAHUDİLİK VE HIRİSTİYANLIK'DA NAMAZ

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta da her gün namaz kılmak vardı. Ancak daha sonraları, insanlara kolaylık olsun diye, haftanın belirli bir günü  toplu ibadet günü olarak, kabul edilmiştir. Yahudilikte cumartesi, Hirirstiyanlıkta ise, toplu ibadet günü Pazar günüdür. Yani, ibadetlerin toplu halde yapılması, ihtiyaç nedeniyle olmuştur.. Çünkü, insanların çalışması ve üretim yapması esas alınmıştır. İşte, Yahudilikte ve Hirirstiyanlıkta  uygulamaya konulan bu anlayış, Aleviliğin islam anlayışında zorunlu gerekçeler nedeniyle tekrar edilmiştir. Nitekim, 1826 yılında Yeniçeri ocağının kaldırılmasının arkasından,  Bektaşiliğin  ikinci Mahmut döneminde yasaklanıp,  Hacı Bektaş Postnişini olan Şeyh Hamdullah efendi, yargılandığı kadılar mahkemesinde, “neden beş vakit namaz kılmıyorsunuz ?” sorusuna,  göçer ve çiftçilerin çalışma şartları nedeniyle, bunu yerine getiremediklerini, bu açığı kapatmak için, perşembeyi cuma'ya bağlayan gecelerde cem yapıldığını ve burada ibadetlerin yerine getirildiğini ve inananlara İslam dinini anlattıklarını ifade etmiştir.

Cem ibadeti, Hz. Muhammed’in müşriklerin baskısı nedeniyle, Mekke’de evlerde yapılan ibadetlerden alınmıştır. Bu ibadet şekli Kur’an’da, Nur suresinin 35. Ve 36. Ayetlerinde de yer almaktadır. Mekke’de erkek ve kadınlar bu evlerde birlikte ibadet ediyordu. Emeviler döneminde  mescitlerde Hz. Ali Ve Ehlibeyt taraftarlarına beddua ve lanet okunması, insanları ibadetlerini tekrar evlerinde yapmaya yöneltmişti.  

 CEM İBADETİNE KATILMA ŞARTLARI

Sonuç olarak, Hirirstiyanlık ve Yahudilikteki ibadet reformu, İslamiyetin Alevi anlayışında, zorunluktan ve baskılar nedeniyle yapılmıştır. İnsanların ibadet etmelerine pratik bir çözüm  getirilmiştir. Ancak, oto kontrol sistemini de ihmal etmemiştir. Örneğin, Hz. Muhammed'in  Medine'de uyguladığı Müsahiplik (kardeşlik) uygulamasını devam ettirerek, insanların kötü ve zararlı eylemlerden uzak durmasını, bir birlerini kontrol etmesini sağlamıştır. Ayrıca, cinayet işleyen, hırsızlık yapan ve buna benzer yüz kızartıcı suç işleyenleri cem ibadetine almayarak, onları cezalandırmıştır. Suç işleyenlerin dışında, bir birbirleriyle konuşmayanlar dahi, rızalık alınmadan, yani barışmadan, cem ibadetine giremezler. Bu cezalandırma yöntemi, hiç bir dinin ibadet şeklinde bulunmamaktadır. Günde beş vakit namaz yoktur ama, Cem ibadetine katılmanın şartları da çok ağırdır. Suç işleyenlere büyük cezalar verilmektedir. Kısaca, İslam dininin özü olan, iyi ahlak, adalet ve dürüstlüğü esas almıştır. 1980'li yıllara kadar alevi köylerinde anlaşmazlıklar çok fazla olmamıştır. Olanlar da adliyeye intikal etmeden, dede tarafından çözülmüştür. Sonucuna da kimse  itiraz etmemiştir.  Dedenin verdiği kararlar kesindir. Çünkü, Uymayanlar toplumdan tecrit edileceklerini bilirler.

 Aleviler cem ibadetini doksanlı yıllara kadar evlerinde yapıyorlardı. Cemevlerinin yapılması bu tarihten sonra olmuştur. Alevilik, islam öncesi Anadolu ve Asya’daki  gelenek ve göreneklerin, İslam ahlak ve kültürü ile birleşiminin bir sentezidir. Hicaz bölgesindeki Arapların bazı  gelenek ve görenekleri, kendilerine ters gelmiştir. Örneğin birden çok kadınla evlilik, kadının ikinci sınıf bir varlık olarak görülmesi gibi.  Alevilik, islam’ın kollektif ve hümanist yaşam anlayışını öne almıştır. Din anlayışını korku üzerine değil, sevgi üzerine inşa etmiştir. Bize göre Alevilik bu şekilde anlaşılmalı ve anlatılmalıdır.

Saygılarımla.
Hamdullah Dedeoğlu 
24.05.2017.

8 Ekim 2019 Salı

MÜRCİE EKOLÜ NASIL HANEFİ MEZHEBİ OLDU ?

MÜRCİE EKOLÜ NASIL HANEFİ MEZHEBİ OLDU?

“ Ehli Sünnet “ mezheplerinin nasıl oluştuğunu daha önceki yazılarımızda açıklamıştık. Bugünkü makalemizde  “ Ehli Sünnet” mezheplerine dahil edilen Hanefiliğin nasıl ortaya çıktığını anlatacağız.

Bu konudaki kaynağımız Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün  “İmamı Azam Savunması” adlı eseri ile Prof. Dr. Sönmez Kutlu’nun Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisine yazdığı “ Mürcie “ maddesi olacaktır.

Ehli sünnet mezhepleri Abbasi halifesi Kadir Billah döneminde (M. 1029) “ Ehli Sünnet  İtikadı “ adıyla hazırlanan mutabakatın din adamlarının saraya çağrılarak imzalatılmasıyla oluşturulmuştu. Yetmişin üzerinde olan mezhep sayısı dörtle sınırlandırılmış ve her mezhebe de bir imamın adı verilmişti. Abbasi halifesinin bunu yapmasının nedeni iktidarının devamını sağlamak ve  Mısır’da devlet kuran Şiiliğin İsmailiye koluna mensup olan Fatimiliği engelleme amacını taşıyordu.

 Bu mutabakatın din adamlarına  zorla imzalatılmasından sonra, diğer mezhepler yasaklandı ve “ İslam dışı” sayıldı. Bu dört mezhepten birisine de İmam Ebu Hanife’nin ismi verilerek “ Hanefi mezhebi denildi.  Ancak İmam Ebu Hanife bundan 262 yıl önce vefat etmişti. Görüşlerini öğrencileri devam ettiriyordu. Üstelik, Ebu Hanife Abbasi Halifeleri döneminde eziyet görmüş, kırbaçlanmış ve en sonunda saraya çağrılıp zehirletilerek katledilmişti.

Ebu Hanife’nin Küfe’de temsilcisi olduğu mezhep ya da ekolün ismine “ Mürcie” deniliyordu. Kelimenin içeriği “ Ertelemek” “ Sonraya bırakmak “  ”ümit etmek” anlamlarını taşıyordu. Mürcie Mezhebi,  İslam coğrafyasında en çok taraftarı olan bir ekoldü. Bunun nedeni diğer mezheplere karşı hoşgörülü olması, ibadetler konusunda zorlayıcı olmamasından kaynaklanıyordu. Ehli Sünnet mezheplerine dahil edilmesinin nedeni de buydu. Amaç, bu ekole mensup olanların desteğini almaktı. Savundukları görüşlerin özeti şöyleydi:

-Dinde aklı kullanmayı öne alıyordu.

-İmanın kalple tasdikini ve dil ile ikrarını savunuyordu.

-Amellerin -İbadetlerin yapılıp, yapılmamasının imanı artırıp ya da azaltmayacağını savunuyordu. Bu görüşünü de ibadetlerin imandan dolayı yapılmasına dayandırıyordu.

-Büyük günah işleyenlerin Cennet ya da Cehennem’e gidip, gitmeyeceğinin, Allah’ın taktirinde olduğunu savunuyordu.

-Bütün Müslümanları eşit görüyordu. Mevali – Arap ayırımına karşıydı.

-Emevi ve Abbasi iktidarlarının Ehlibeyt’e ve Mevali’ye (Arap olmayan Müslümanlar) uyguladıkları baskı ve zulme karşı çıkıyorlardı.

-Kur’an’ın tercümesiyle namazın kılınabileceğini  savunuyorlardı.

-Emevi ve Abbasi iktidarlarını İslam dışı bir despotizm olarak görüyorlardı.

- Zeyd bin Ali’nin ve Eba Müslim Horasani’nin isyanlarını bu nedenle haklı bulup, destek vermişlerdi.

-Şarap dışındaki içkilerin, sarhoş olmayacak kadar içilmesine ceza verilemeyeceğini savunuyorlardı.

-Din ile şeriatın eşitlenmesine karşı çıkıyorlardı. “ Din değişmez, ama Şeriat değişir” diyorlardı.

Hanefilik mezhebinin kaynağını oluşturan Mürcie ekolünün İslam dini ile ilgili olarak savunduğu görüşlerin özeti kısaca böyleydi. Bu görüşleri nedeniyle, İslam coğrafyasında daha çok kabul gördüler. Bu bölgelerin başında İran, Horasan, Maveraünnehir, Anadolu, Suriye geliyordu. Bu ekol, miladi 11. Yüzyıla kadar “ Mürcie Mezhebi” olarak tanınıyordu. Miladi 1029 yılında Abbasi Halifesi tarafından yasal olarak tanınan Şafiilik, Malikilik ve Hanbeliliğin yanına dördüncü mezhep olarak eklendi. Ekolün en etkili temsilcisi olan Ebu Hanife’den dolayı bu mezhebe “Hanefilik” adı verildi.

Ancak, Ebu Hanife’nin İslam yorumu ile diğer üç mezhep arasında çok farklı görüşler bulunuyordu. Diğer üç mezhep imamı (İmam Şafi, İmam Maliki, İmam Hanbel) yukarıda görüşlerini özetlediğimiz İmam Ebu Hanife’nin görüşlerine karşı çıkıyorlardı. Hatta, Ebu Hanife’yi “Dalalet içinde olmakla” yani, kafirlik sınırına gelmekle itham etmişlerdi.

Maliki mezhebinin İmamı Maliki ise, en sert tepki verenlerdendi. İmam Ebu Hanife İçin şu sözleri kullanmıştı:

“Ebu Hanife, dini mahveden hastalıklardan biridir.” (İbn Adi, el Kamil fi Zuafai’r Rical, 8/237, Aktaran Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, İmam Azam Savunması, Sayfa, 233, Yeni Boyut Yayınları, 2. Baskı, 2017)

İmam Maliki’nin, Hatib El Bağdadi’nin yazdığı “Tarihu Bağdad” adlı eserindeki sözleri ise şöyle:

“Ebu Hanife’nin yaşadığı bir beldede yaşamak caiz değildir.”

“Ebu Hanife dine tuzak kurup hile yaptı. Dine tuzak kuranın dini olmaz.”

“Ebu Hanife’nin bu ümmet içinde yarattığı fitne , İblis’in fitnesinden daha zararlıdır. Böyle olmasının iki sebebi var: Birincisi, Ebu Hanife’nin Mürcie mezhebinden oluşu, İkincisi ise, Ebu Hanife’nin sünneti işe yaramaz hale getirmesidir.” (Hatib el Bağdadi, Tarihu Bağdad,13/400, Aktaran Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, İmamı Azam Savunması, Sayfa, 233, Yani Boyut Yayınları, 2. Baskı, 2017)

İmam Maliki’nin sözlerinden de görüleceği gibi, Ebu Hanife ile diğer üç mezhep imamının, İslam dini hakkındaki görüşlerinin birbirine zıt olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, Abbasi halifelerinin amacı, Hanefi ekolünün taraftarlarını önce tarafsızlaştırmak, sonra da desteğini alarak, iktidarını devam ettirmekti. Bunda da başarılı oldular. Ebu Hanife’nin ekolünden olan din alimlerini kadılık makamlarına atayarak, kendilerine bağlı kıldılar. Yani, Ebu Hanife’nin çizgisinden koparıp, menfaat karşılığında kendilerine yandaş yaptılar.

Sonuç olarak, Hanefilik ekolünün Ehli-Sünnet’e dahil edilmesinin nedeni tamamen siyasiydi. Zira, dört İmamın ismi ile kurulan mezhepler, Abbasi Halifesinin iktidarına destek vermek amacıyla oluşturulmuştu.

Bu tarihten sonra, Abbasi İmparatorluğu'nun yönetim merkezinde, Ehli-Sünnet Mezheplerinden en şekilci olan Ahmet İbn Hanbel’ın  ekolü hakim oldu. Dinde aklı kullanmak yerine, nakil esas alındı. Fikir ve inanç özgürlüğü ortadan kaldırıldı. Bu yönetim anlayışı sonucunda, İslam coğrafyası ortaçağ karanlığına gömüldü. Bu anlayışı devam ettiren ülkeler, bugün emperyalistlerin hegemonyasında yaşamaya devam ediyorlar. 


Hamdullah Dedeoğlu

08.10.2019

 

 

Popular