18 Ekim 2025 Cumartesi

MUAVİYE’NİN, YALAN-HİLE VE SUİKASTLERİ

 

MUAVİYE’NİN, YALAN-HİLE VE SUİKASTLERİ

Dört halifeden sonra İslam devletini ele geçiren Muaviye bin Süfyan kimdir? İslam devletini nasıl ele geçirdi? Hangi yöntemleri kullandı? Bazılarınca çok saygın, bazılarına göre de despot ve saltanat rejimini getirmekle suçlanan Muaviye gerçekte ne yapmıştı? Bu makalemizde bu sorulara cevaplar vereceğiz.

Muaviye, Miladi takvime göre 602 yılında Mekke’de doğdu. Babası Ebu Süfyan, Mekke’nin yöneticilerinden olup, Kureyş Kabilesinin Ümeyye (EMEVİ) Oğullarındandı. Hazreti peygamber de Kureyş Kabilesinin Haşim Oğullarındandı. Yani akrabaydılar. Ümeyye Oğulları Mekke’nin en zengin ailelerindendi. Mekke’nin siyasi ve askeri kararlarının alınmasında belirleyici güce sahiptiler. Haşim oğulları da Kabe’nin din hizmetlerinden, hac ziyaretinde bulunanların konaklama, yeme ve içme işlerinin organizasyonundan sorumluydu. Kısaca, ticaret ve siyaset Ümeyye oğullarının, din işleri de Haşim Oğullarının denetimindeydi.

Hz. Muhammed’in İslam dinini tebliğ etmeye başlamasından sonra en büyük tepki Ümeyye Oğullarından ve diğer zengin ailelerden geldi. Hz. Peygamberin, gelirlerin paylaşılması, hak ve adalet talepleri çıkarlarına uygun gelmemişti. Hz. Muhammed, İslam dinini benimsemiş olanlara baskı ve işkence yapılması nedeniyle, Medine’ye göç etmek zorunda kaldı. (M.622)

Medine’ye göç edenlerin Mekke’deki bütün mal varlıklarına el konulmuştu. Mekkelilerin Şam’a çok büyük bir kervan gönderdiğinin öğrenilmesinden sonra, Müslümanlar da dönüşte kervandaki mallara el koyarak misilleme yapmayı planlamıştı. Kervanın geçiş güzergahı, Bedir kuyularının bulunduğu mevkideydi. Müslümanlar üç yüz kişilik bir askeri güçle, Bedir kuyusunda mevzilenmişti.  Ancak, kervanın başında bulunan Ebu Süfyan, bunu öğrenmiş ve Mekke’ye haber göndererek, kervanın korunması için bir ordu gönderilmesini istemişti.

Mekke ordusu bin kişilik bir kuvvetle Bedir kuyularına geldiğinde, kervan sahil yoluna dönerek, Mekke’ye yaklaşmıştı. Mekke ordusu, Ebu Süfyan’nın gönderdiği haberciler aracılığı ile kervanın kurtulduğunu öğrenmişti. Fakat, ordularının sayıca fazla olmasına güvenerek, geri dönmediler ve savaş kararı aldılar. Mekke ordusu bu üstünlüğüne rağmen Müslümanlara yenildi. Yetmişe yakın ölü ve çok sayıda esir verdiler. Ölenlerin arasında, Mekke’nin önde gelen liderlerinden, Ebu Süfyan’ın kayınpederi Utbe, Utbe’nin kardeşi Şeybe, kayın biraderi Velid b. Utbe, Ebu Süfyan’nın büyük oğlu Hanzala ve Hz. Muhammed’in amcalarından Ebu Cehil’de vardı. Müslümanlar çok büyük bir zafer kazanmıştı. (M. 624)

Mekkeliler, Bedir’deki yenilgiyi unutmadılar. İki yıl sonra, Uhud savaşında bu kez Müslümanlar ağır bir yenilgi aldılar. Hz. Muhammed’in amcalarından Hamza şehit oldu. (M.626) Bir yıl sonra da Medine’yi kuşattılar. Tarihe Hendek savaşı diye geçen çarpışmalarda başarılı olamadılar ve Mekke’ye dönmek zorunda kaldılar. Medineliler güçlenirken, Mekkeliler her geçen gün zayıfladılar. Miladi takvime göre 630 yılında, Mekke, fethedildi. Mekke’nin fethinden sonra, Ümeyye oğulları da Müslüman oldular.

 “OSMAN’I ALİ ÖLDÜRTTÜ”

Hz. Muhammed’den sonra, sırayla Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman halife oldular. 656 yılında Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra, Medineliler Hz. Ali’yi halife seçtiler. Şam valisi Muaviye ve Sahabelerden Zübeyr ve Talha Hz. Ali’nin halifeliğini tanımadılar. Muaviye ince bir siyaset izleyerek, dolaylı yoldan Zübeyr ve Talha’ya destek verdi.  Hz. Ali’ye karşı onları kışkırttı. Böylece iki tarafı da zayıflattı.  Cemel (deve) olayı denilen çatışmalarda Zübeyr ve Talha yenildiler. Ve hayatlarını kaybettiler.

Bu sırada, Muaviye,  Hz. Osman’ın kanlı gömleği ile eşi Naile’ye ait kesik parmakları Şam’da teşhir ederek, “Osman’ı, Ali öldürttü” diyerek propagandaya başladı. Oysa, Hz. Ali, Hz. Osman’ı korumak için iki oğlu Hasan ve Hüseyin’i göndermişti. İsyancıları engellemeye çalışmıştı. Bunu Muaviye’de biliyordu. Ancak, kendisine taraftar bulmak için, Hz. Osman’ın şehit edilmesini, kendi iktidarı için bulunmaz bir fırsat olarak görüyordu. Muaviye’nin yalanları Şam’lılar üzerinde öyle etkili olmuştu ki, neredeyse bütün halk Hz. Ali’ye düşman olmuştu.

Hz. Ali, devletin yönetim merkezini Medine’den Küfe’ye taşıdı. Muaviye’ye karşı güç kullanmak istemiyordu. Olayları kan dökmeden çözmek istiyordu. Oysa, Karşısında çok kurnaz, Suriye’nin zenginliklerine el koymuş, kendisine saraylar yaptırmış, krallar gibi hüküm süren biri vardı. Valilik görevini terk etmeyeceği gibi, bütün iktidarı isteyen bir Emevi yöneticisi vardı. On yedi yıldır aynı görevi yapıyordu. Suriye’deki en büyük kabilelerden Kelb aşiretinden bir kadınla siyasi evlilik yapmış, onların ve bölgedeki tüm zenginlerin desteğini almıştı.

Hz. Ali, Muaviye’ye bir elçi göndererek, biat etmesini (halifeliğini kabul etmesini) aksi taktirde, güç kullanacağını iletti. Muaviye, elçiyi yaklaşık üç ay oyaladı ve elçiyi göndermedi. Halkı örgütleyerek, kalabalıkların her gün gösteri yapmasını sağladı. Göstericiler, “Osman’ın katiline ölüm” diye bağırıyordu. Bu gösterileri, gelen elçiye de izlettiriyordu. Elçi, Küfe’ye döndüğünde, gösterileri biraz da abartarak, “Hergün 50-60 bin kişi toplanıp gösteri yapıyor” diye aktardı. Muaviye üç ay içinde ordusunu topladı, yiyecek ve içeceğini stokladı. Hz. Ali’yi destekleyenleri para ile satın almaya ve onlar arasında ikilik çıkartmaya çalıştı. Hz. Osman’ın görevden aldığı Mısır valisi Amr ibn As’ı kendi tarafına çekti. Ona tekrar Mısır valiliği önerisinde bulundu. O sırada Mısır valisi olan Kays’ın da kendisinden yana olduğunu yaydı. Bu propaganda öyle etkili oldu ki Hz. Ali, Kays’ı valilikten alarak, yerine Ebubekir’in oğullarından Muhammed’i atadı. Muaviye, bu arada kuzey sınırını da güvence altına almak için, Bizans imparatorluğu ile haraç vermeyi kabul eden bir anlaşma yaptı.

MIZRAK UÇLARINDA KUR’AN MUSHAFLARI

Hz. Ali, elçi döndükten sonra, Muaviye’nin biat etmeyeceğini anlayınca, savaş kararı aldı. Sıffin denilen yerde yaklaşık üç ay süren çatışmalar Hz. Ali’nin ordusunun lehine sonuçlanmak üzereyken, kurnazlığı ve hileleriyle meşhur olan Amr İbn ül As, Mızrak uçlarına Kur’an Mushaflarını taktırarak, “Kur’an hakem olsun” diyerek, savaşı durdurdu. Hz. Ali her ne kadar savaşın devam etmesini istediyse de ordudaki  ”Hariciler” diye adlandırılanlar savaşa devam etmeyeceklerini, “Kur’an mushaflarına karşı savaşamayız” dediler. Hz. Ali, hileyi anlamıştı, ama ordusunu savaşa ikna edemedi. Amr’ın bu hilesi Muaviye’nin mağlup olup, esir düşmesini engelledi. Amr ibn ül As, Hz. Ali adına hakem olan Ebu Musa’yı kandırarak, Muaviye’yi halife ilan etti. Oysa, alınan ortak kararda her ikisinin de görevden alınarak, yeni bir halife seçimine gidilmesi kararlaştırılmıştı. (M. 657)

MALİK EŞTER’E SUİKAST

Sıffin savaşından sonra, “Hariciler” Hz. Ali’ye karşı konumlandılar. Bir kısmı tekrar geri döndüyse de dört bin kadarı geri gelmedi. Ve Hz. Ali’nin ordusuyla savaştılar. Önce Cemel, sonra Sıffin, sonra da Haricilerle Nehravan’da yapılan savaşlar, Hz. Ali’nin ordusunu ve gücünü zayıflatmıştı. Muaviye’ye karşı askeri üstünlüğünü kaybetmişti. Suriye eyaleti Muaviye’nin yönetiminde bağımsız bir devlet gibi olmuştu. 

Muaviye, Amr’ı , Mısır’a vali olarak atadı. Daha önce Mısır’da valilik yapan Amr, dengeleri çok iyi biliyordu. Mısır’daki güçlü kabileleri yanına çekerek, Muhammed Bin Bekir’in ordusunu yendi ve Muhammed bin Ebubekir’i vahşice katletti. Onun yerine atanan Malik Eşter de Muaviye’nin rüşvet vererek kandırdığı bir sınır görevlisi tarafından şerbetli bal içirilerek şehit edildi. Malik Eşter, Hz. Ali’nin ordusunda görev yapan komutanlardan en iyisiydi. Hz. Ali, onun için benim “sağ kolum” demişti.

Muaviye, Melik Eşter’in şehit edilmesinden sonra, şöyle diyecekti: “ Sıffin savaşında Ali’nin sol kolu Ammar bin Yasir’i, Mısır yolunda da sağ kolu Malik Eşter’i saf dışı bıraktım.“  

Bu olaylardan sonra, Mısır eyaletinin yönetimi de Muaviye’nin denetimine geçti. (M.658) Muaviye, en zengin iki eyaleti de ele geçirmiş, gücünü ikiye katlamıştı. Muaviye politikasını şöyle özetliyordu:

“Parayla alacaksam konuşmaya gerek duymam. Konuşmayla halledeceksem, kırbaç kullanmam. Kırbaçla halledeceksem kılıç sallamam.”  

Bu politik yöntem aslında ona ait değildi. Aynı siyaseti Roma (Bizans) yıllardır uyguluyordu. Bunları muhtemelen Hristiyan danışmanlarından öğrenmişti. Bizanslılar da satın alma, tehdit, suikast ve yeri geldiğinde askeri güç kullanıyordu. Zira, Şam eyaleti yıllarca Roma’nın yönetiminde kalmıştı. Muaviye, Bizans’ın (Roma) yönetim metotlarını örnek almıştı.

HZ. ALİ’YE SUİKASTI MUAVİYE Mİ ÖRGÜTLEDİ?

Miladi takvime göre, 661 yılında, Hz.  Ali. Bazı tarihçilere göre Mescit de, bazılarına göre de evinden sabah namazına giderken silahlı üç Haricinin saldırısına uğradı. Haricilerden ikisi olay yerinden kaçarken, zehirli kılıçla Hz. Ali’yi yaralayan Abdurrahman Bin Mülcem ise, suikast sonrası ele geçirildi. Saldırıdan sonra, Hz. Ali’nin huzuruna getirilen İbn Mülcem tanıdıktı. Daha önce Hz. Ali’in yanında görev almış ve Hz. Ali’den yardım gören bir kişiydi, Hz. Ali, Mülcem’in zindana atılmasını, kendisi eğer hayatını kaybederse, kısas uygulanmasını, ancak eziyet edilmemesini istedi. Saldırıdan üç gün sonra Hz. Ali vefat etti, ibn Mülcem de idam edildi.

Sonradan yapılan aramalar sonunda, saldırıda yer alan diğer iki saldırgan da yakalanır ve olayın Hatam adlı bir kadın tarafından kurgulandığı anlaşılır. Kadın, kendisi ile evlenmek isteyen Mülcem’den, Hz. Ali’yi öldürmesini ister. Kardeşi ve kocasının Hz. Ali’nin Haricilerle yaptığı savaşta öldürüldüğünü iddia eder. Yanına da iki yardımcı verir. İki yardımcının yaptıkları saldırı boşa çıkınca, Mülcem saldırıyı kendisi gerçekleştirir. Ve Hz. Ali zehirli kılıçla başından yaralanır.

Burada dikkat çeken bir nokta bulunuyor. İbn Mülcem ifadesinde, Haricilerden seçilen üç ayrı grubun, aynı gün hem Hz. Ali’yi hem Muaviye’yi hem de Amr ibn ül As’ı öldüreceğini söyler. Ama ne tesadüf ki, Amr İbn Ül hasta olduğu için, Muaviye’de korumaların sayesinde bu suikasttan kurtulur. Elimizde kanıt bulunmuyor, ancak Muaviye’nin daha önceki suikast ve adam eksiltme yöntemleri göz önünde tutulduğunda, bu saldırının da planlanmış olduğu varsayılabilir. Böyle bir senaryo, Muaviye’yi peygamberin damadı ve yeğenini katletmiş birisi olmadığını kanıtlamak açısından tercih edilmiş olabilir. Zira, Irak, Mekke, Medine ve Basra’da Ehlibeyte destek verenlerin sayısı oldukça yüksekti. Onların düşmanlığını kazanmak, Muaviye’nin yararına olmazdı. O yüzden direkt yerine, dolaylı olarak suikast eylemini el altından yönlendirmiş olabilir. Bu kanaati güçlendiren bir olay da daha sonra, Hz. Hasan’ın eşini oğluyla evlendireceği vaadi ile kandırarak, Hz. Hasan’ı zehirlettiği bilinmektedir. O yüzden, Muaviye’den bu tür eylemler her zaman beklenir

UYDURULAN HADİSLER

Muaviye Hz. Hasan’ın halifelik iddiasından çekilmesinden sonra, rakipsiz kaldı. Devletin bütün eyaletlerinde denetimi ele geçirdi. Bu kez, kendisinden sonra oğlunun halifeliğini garantiye almak için, bölge valilerini Şam’a çağırdı. Karşı çıkanları görevden aldı. Ölene kadar görevinin başında kalan tek vali, Mısır valisi Amr ibn ül As’tı. Oğlunu halkın gözünde meşhur etmek için, Yezid komutanlığında İstanbul (Bizans) üzerine bir ordu gönderdi. Parayla tuttuğu yazarlara “İstanbul’u (Konstantinapolis) fetheden komutan, ne güzel komutan” “İstanbul’a ilk sefere çıkan ordunun günahları bağışlanmıştır” şeklinde hadisler uydurttu. Bu hadisleri uyduran da Yahudi kökenli Ebu Hureyre idi. Öyle uydurma hadisler yazdırıldı ki temizlemek artık imkansız hale gelmişti. Sayıları binleri geçmişti. Onlardan bazıları şunlardı:

” Muaviye’ye, Hz. Muhammed’e vahiy katipliği yaptığı sırada Cebrail aracılığı ile altın kalem geldi.”, “Ayetel kürsüyü, Muaviye altın kalemle yazdı. “ 

Ayetel kürsü diye belirtilen Bakara suresinin 255. ayeti, hicretin ilk yıllarında Medine’de inmişti. Yani Muaviye o zamanlar Müslüman bile değildi. Muaviye’nin vahiy katipliği yaptığı da yalandı. Zira Muaviye, babası Ebu Süfyan gibi Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlığı kabul etmişti.

KADERCİLİĞİ İMANIN ŞARTLARI ARASINA KOYDU

Muaviye kadere inanmayı imanın şartları arasına koydurdu. Bu yolla halifeliğin kendisine “Allah” tarafından verildiğini ileri sürdü. Propagandacıları aracılığı ile halka şunları yayıyordu:

“Beni iktidara Allah getirdi. Halifelik Allah’ın bize verdiği mülktür. Ben de Allah’ın halifesi olduğuma göre, topraklardaki bütün tasarruf benim yetkimdedir. Allah halifelerini cehennemden uzak tutmuş, cenneti onlara vacip kılmıştır.” 

Oysa Nahl suresi 35. ayeti bunu reddetmektedir:

“Allah’a ortak koşanlar dediler ki, “Eğer Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız Allah dışında bir şeye ibadet etmezdik, ona rağmen hiç bir şeyi haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de aynen böyle yaptılar. Resullere düşen, açık bir tebliğden başkası değildir.”

Muaviye her şeyin, hayır ve şer’in “Allah’ın taktiri olduğunu” ileri sürerek, yaptığı ve yapacağı tüm haksızlıklara ve cinayetlere bir gerekçe yaratmak istiyordu. Oysa, ayetlerde Allah iyilik yapmayı ve yardım etmeyi emrediyordu. Kötülük yapmayı men ediyordu. Yine aynı konuyla ilgili olarak Nisa suresinin 79. ayetinde şöyle deniliyordu:

“Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Ne kötülük gelirse, kendindendir.”

Yani kötülüklerin sorumlusu insandı. Nisa suresinin 40. ayetinde bu açık bir şekilde belirtilir:

“Şüphe yok ki, Allah haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik olsa, onun sevabını kat kat artırır. İyilik yapana pek büyük mükafat verir.”

Kısaca, Allah iyilik yapmayı emrederken, kötülük yapmayı yasaklamaktadır.

MESCİTLERDE HZ. ALİ VE EHLİBEYTE LANET OKUTTURDU

Muaviye İslam devletinin tek hakimi olduktan sonra, Hz. Hasan’la yaptığı anlaşmaya aykırı olarak, cuma hutbelerinde Hz. Ali ve Ehlibeyt’e hakaret etmeyi, lanet okutmayı devam ettirdi. Bütün valilere gönderdiği emirlerde bunun yerine getirilmesini zorunlu kılmıştı.

Hz. Muhammed’in sahabelerinden ve Hz. Ali’nin Cemel ve Sıffin savaşlarında ordu komutanlığını yapan Hucr bin Adiy, Küfe’deki mescit de yapılan bu hakaret ve lanetlemelere karşı çıktı. Vali Ubeydullah, Hucr ve altı arkadaşını tutuklayarak, Şam’a gönderdi. Muaviye, Hucr ve arkadaşlarına Hz. Ali ve ailesine lanet okumaları halinde, serbest bırakılacaklarını söyledi. Hepsi de bunu şiddetle reddetti. Bunun üzerine, Hucr ve altı arkadaşı hunharca katledildiler. (M.671)

Muaviye’nin mescitlerde Hz. Ali ve ehlibeyt aleyhine lanet okutması, halkın tepkisini çekmişti. İnsanlar ibadetlerini evlerinde yapmaya başlamıştı.  Halkı tekrar mescitlere çekmek için, uydurma hadislere devam ettiler:

“Cemaatle namaz kılmanın, evde namaz kılmaya göre, yetmiş kat sevabı vardır.”

Böyle bir hadis olmadığı gibi Kur’an’a da aykırıydı. Kur’an’a göre, ibadet de mekan sınırlaması yoktu. Her yer “Allah’ın mülküdür” deniliyordu. Yine bir uydurma hadis üretip, “Üç cumaya üst üste gelmeyen dinden çıkmış olur.” şeklindeki sözleri yayıp, halkın tekrar mescitlere gelmesini teşvik etmek istedi.

Muaviye, halkı mescitlerde tutup, propaganda yapmak için, Cuma namazının önüne ve arkasına fazladan rekatlar ilave etti. Kısaca halka lanet ve bedduaları yaptırmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Bunu yaparken de İslam’da olmayan kural ve gelenekleri de dinin içine soktu.

Hz. Ali, Muaviye’nin kullandığı yalan, hile ve suikast yöntemlerinden hiçbirini kullanmadı. İstese, daha fazlasını yapabilirdi. Ama, o bu tür yöntemleri dürüstlüğe, yiğitliğe ve insanlığa aykırı buldu. Düşman ordusunun Fırat nehrinin sularını kullanmasına bile müsaade etti.  Sıffin savaşında daha fazla kanın dökülmemesi için, Muaviye’yi düelloya davet etti. Ama, Muaviye bu teklifi anında reddetti. O, insanları iyilikle, ikna ederek kazanmak istiyordu. Hz. Ali belki iktidarı kaybetti, ancak insanlığın erdemli ilkelerine sonuna kadar bağlı kaldı. Hem de hayatı pahasına. 

Erdemli olma ilkelerini bize miras bırakan tüm ehlibeyt mensuplarını, tekrar minnet ve şükranla anıyoruz.

Hamdullah Dedeoğlu.

14.10.2025.

15 Ekim 2025 Çarşamba

HANEFİLİK VE ŞAFİLİK SÜNNİLİK Mİ?

 

HANEFİLİK VE ŞAFİLİK SÜNNİLİK Mİ?

Ülkemizde hakim olan görüş maalesef bu yöndedir. Oysa, her iki ekolün-mezhebin Sünnilikle ilgisi bulunmamaktadır. Zira her iki mezhebin kurucu imamları kendilerini böyle tanımlamamışlardır. Bu iki mezhebi “Ehli Sünnet” mezheplerine dahil eden Abbasi Halifesi Kadir Billah’tır.

Abbasi Halifesinin Miladi 1029 yılında “EHLİ SÜNNET MEZHEPLERİ” olarak tanıdığı ve bu ekolün temsilcilerine zor kullanarak kabul ettirdiği bu tarihte ne Ebu Hanife ne de İmam Şafii hayat da değillerdi. Yani, bu tanımlama Mezhep imamlarının hayatta olmadığı ve hiçbir zaman destek vermedikleri Abbasi Halifesinin kendi iktidarının devamını sağlamak amacıyla almış olduğu siyasi bir karara dayanıyordu. Amaç, geniş bir taraftar kitlesi olan bu ekollerin-mezheblerin desteğini almaktı. Zira bu kararla iktidara muhalif olup, Ehli Sünnet dışında kalan mezhep ve ekoller yasaklanarak, sapkın ve din dışı kabul edilmişti.

Bu iki mezhebin İmamları hakkındaki görüşümüzü desteklemek için; İmam Ebu Hanife (D.T. 699-Ö.T. 767) ve İmam Şafi (D.T. 767-Ö.T. 820) ile ilgili bilgileri vermemiz yerinde olacaktır.

İmam Ebu Hanife, Ehlibeyt mensuplarından hem İmam Bakır’dan hem de İmam Cafer’den dersler almıştı. Hayatı boyunca hem Emevi hem de Abbasi Halifelerine muhalif, Ehlibeyt mensuplarına ve taraftarlarına ise, her daim destek veren bir şahsiyet idi. Örneğin; Ehlibeyt mensubu Zeyd’in, Miladi 743 yılında Emevilere karşı başlattığı isyana maddi ve manevi olarak destek vermişti. Yine aynı şekilde, Ehlibeyt mensuplarına baskı ve zulüm yapan Abbasi halifelerine karşı çıkmış, bu nedenle kırbaçlanmış ve zindana atılmıştı. Nitekim, Abbasi Halifesinin kararı ile zehirlenerek katledilmişti.

İmam Şafi de yine aynı şekilde, Ehlibeyt taraftarı olan bir kişiydi. Bu nedenle “Rafizi”  yani “din dışı” olmakla itham edilmişti. Bu gerekçeyle yargılanmak üzere, Mısır’dan Bağdat’a getirilmişti. Bağdat Kadısı Muhammed’in ricasıyla yargılanmaktan ve ceza almaktan kurtulabilmişti. İmam Şafi’nin, kendisine ait olan şu beyitleri de Ehlibeyt taraftarı olduğunu ispat etmektedir:

“Ali Muhammed’e dostluk Rafizilik ise,

Cin şahit osun ki, ben Rafiziyim.”

Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, gerek İmam Ebu Hanife’nin (İmam-ı Azam) gerek İmam Şafi’nin, Abbasi Halifesinin “EHLİ-HADİS” ya da “EHLİ SÜNNET” mezhepleri hakkında almış olduğu kararla herhangi bir ilgileri bulunmamaktadır. Zira her iki İmamın görüşleri ve inançları, Abbasi Halifesinin temsil ettiği hem yönetim şekline hem de dini yorumlarına aykırıydı. O halde; ülkemizdeki bu iki mezhebe mensup olanlara neden “SÜNNİ” isimi ile hitap edilmektedir?

Bunun nedeni, yönetici sınıfların takip ettiği siyasetten kaynaklanmaktadır. Zira gerek Selçuklular gerek Osmanlılar, devletlerinin devamı ve İslam coğrafyasında meşruiyet kazanmak açısından, Abbasi Halifesinin bu politikasını benimsemek zorunda kalmışlardı. Çünkü, o dönemde İslam coğrafyasına hakim olan siyasi ve dini görüş buydu. Yani gerek Selçuklular gerek Osmanlılar bu görüşün zıddı olan Şiilik ya da Abbasi Halifelerine muhalif olan Ehlibeyt mensuplarının savundukları İmamet-Velayet diğer bir deyimle Halifeliğin onların hakkı olduğuna inanan bir görüşe sahip olsalardı; kendi kurdukları devletlerinin devamını sağlayamazlardı. Diğer bir deyimle, Selçuklu ve Osmanlıların almış  olduğu bu karar, bir zorunluluktan kaynaklanıyordu.

Abbasi Halifesinin destekçileri tarafından iktidara muhalif olup, Ehlibeytin İmametini (Halifeliğini) destekleyenlere bu nedenle “Zındık” “Rafizi” deniliyordu. İktidarlar tarafından savunulan ve propagandası yapılan bu anlayış halkın çoğuna da yıllar içinde benimsetildi.

Ehlibeyt taraftarları da buna karşılık olarak, Abbasi Halifelerini meşru görüp, destekleyenlere “Sünni” “Muaviye” ve “Yezid” taraftarları diyordu. Aslında iki tarafın ithamları ve tanımlamaları da doğru değildi. Yani,  Hanefilik ve Şafilik  ne “Sünni” idi, ne de Muaviye-Yezid taraftarıydı. Aynı şekilde, Ehlibeyt taraftarları da Zındık-din dışı değildi. Bu propaganda, iktidar mücadelesi yürüten iki tarafın birbirlerine karşı kullandıkları iddialardı.

Ancak bu karşılıklı suçlamalar yıllar içinde o kadar kemikleşti ki; halk arasında düşmanlıklara neden oldu. Aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen, bu düşmanlık maalesef bugün bile hala devam etmektedir. Halifelik mücadelesinin olmadığı çağımızda, bu ayırımcılığa ve düşmanlıklara son vermenin zamanı gelmiş ve geçmektedir. Buna, son verecek olanlar Hanefi, Şafii ve Alevi-Bektaşi din adamlarımızdır. Ülkemizin birliği ve dirliği için, din adamlarımızın bir araya gelerek kemikleşmiş bu soruna birlikte çözüm bulması gerekmektedir.

Hamdullah Dedeoğlu

12.10.2025.

  

  

10 Ekim 2025 Cuma

SAKARYA MEYDAN SAVAŞINDA ŞEHİT DÜŞEN AMASYALILAR

 


Milli Kurtuluş Savaşı Cephelerinde savaşan bir grup Amasyalı.

Milli Kurtuluş Savaşındaki kahramanlığı temsil eden o döneme ait bir resim. (Resimler, Amasyalı Tarihçi Sayın Hüseyin Menç'in eserinden alınmıştır.)

SAKARYA MEYDAN SAVAŞINDA ŞEHİT DÜŞEN AMASYALILAR

Sakarya Meydan savaşı, kurtuluş mücadelesinde önemli bir yere sahiptir. Zira, bu Meydan muharebesi kazanılmamış olsaydı, kurtuluş savaşı uzun bir süre daha devam edecek, daha çok kan dökülecek, daha çok kayıp verilecekti. Ancak Kuvayı Milliye ordusunun direnci sayesinde, işgalci Yunan ordusu Sakarya nehrinin batısına çekilmek zorunda kaldı. 23 Ağustos 1921’de başlayıp, 22 gün, 22 gece devam eden bu meydan savaşında, 350 subayımız, 2.900 erimiz şehit oldu. On üç bin erimiz de yaralandı. Düşman ordusunun kaybı ise, 18 bin ölüydü.

İşte bu meydan muharebesine Amasya sancağından katılan er ve subaylar da vardı. Bu askerlerden 193’ü şehit düştü. Ancak, bu savaşta şehit olup, kimlikleri tespit edilebilen şehitlerimizin elli ikisinin kaydına ulaşılabildi. Geri kalanlar ya yolda ya da tedavi edildikleri hastanelerde şehit oldukları için kayıtlarına ulaşılamadı.

Amasyalı Tarihçi Hüseyin Menç’in, Amasya Belediyesi tarafından yayınlanan “MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA AMASYA” isimli eserinde yer alan bilgilere göre kaydı tespit edilen Amasyalı şehitler şunlar:

1-Güllecilerden Süleymanoğlu, 1315-1899 doğumlu, Er, ARİF.

2-Gümüş kasabasından, Abdullah oğlu 1313-1897 doğumlu, Er, İSMAİL.

3-Gümüşhacıköy, Saraycık Köyü Tonguş Oğullarından Ahmet oğlu 1314-1898 doğumlu, Piyade Er AHMET.

4-Ladik kazasından Mevlüt oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er ŞÜKRÜ.

5-Gümüşhacıköy, Çavuş köyünden Sarı Naip oğullarından, Mehmet Adil oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er MEHMET ZENİT.

6-Gümüşhacıköy, Kızılca Köyü, Tuzcu oğullarından Ömer oğlu, 1309-1893 doğumlu, Müfreze Er OSMAN.

7-Gümüşhacıköy, İrablardan Mustafa oğlu, 1315-1899 doğumlu, piyade Er SADIK.

8-Merzifon, Yol üstü köyünden, Kara Mehmetlerden İbrahim oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er OSMAN.

9-Gümüşhacıköy’den İkiz Musa oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er AHMET.

10-Gümüşhacıköy, Balıklı köyünden Halil oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er ALİ.

11-Gümüşhacıköy, Balıklı köyünden 1315-1899 doğumlu, Piyade Er İBRAHİM.

12-Gümüşhacıköy, Töngel Oğullarından Mustafa oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er MEHMET.

13-Merzifon, Alıcık Bucağı, Bulak köyünden Keskin oğullarından, Ali oğlu 1315-1899 doğumlu, Er RIFAT.

14-Merzifon, Sarıbuğday Nahiyesi, Bayazıt Köyünden, İdris oğlu, 1315-1899 doğumlu, Mustahfız Er MEHMET.

15-Kimliği tam tespit edilemeyen Merzifonlu MURAT.

16-Kimliği tespit edilemeyen 1314-1898 doğumlu, Er MEHMET.

17-Gümüşhacıköy, Kasım oğullarından, Sadık oğlu, 1309 doğumlu, piyade Er VELİ.

18-Ladikli Seyit Ahmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er MUSTAFA.

19-Gümüş kasabasından, Berber Sadık oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er MUSTAFA.

20-Gümüşhacıköy, Demirci oğullarından, Osman oğlu, 1316-1900 doğumlu, Piyade Er SÜLEYMAN.

21-Suluova, Bayırlı köyünden, Süleyman Kahya oğullarından, Emrullah oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er HASAN.

22-Gümüş kasabasından, Evla Ahmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, İstihkam Er ŞÜKRÜ.

23-Gümüşhacıköy, Saray Özü köyünden, Dede oğullarından, Ali oğlu 1315-1899 doğumlu, piyade Er ALİ.

24-Suluova, Ala Bedir Hacı oğullarından, Şerif oğlu, 1307-1891 doğumlu, Er YUNUS.

25-Gümüş kasabasından, Kara Mehmetlerden Ali oğlu, 1313-1897 doğumlu, Er ALİ.

26-Amasya, Doğantepe Nahiyesi, Yaylacık köyünden, Şişek oğullarından, Cuma oğlu, 1311-1895 doğumlu, Süvari Er İBRAHİM.

27-Amasya Merkez, Vermiş köyünden, Kurt oğullarından, Mehmet oğlu, 1313-1897 doğumlu, Piyade Er DAVUT.

28-Amasya Merkez, Kara Halil oğullarından, Halil oğlu, 1313-1897 doğumlu, Er HALİL.

29-Ezinepazar Nahiyesi, Çengel Kayı köyü, Gazi oğullarından, Bektaş oğlu, 1311-1895 doğumlu, Er ALİ.

30-Amasya Merkez, Cebeci Oğullarından, Abdullah oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er HULUSİ.

31-Doğantepe Nahiyesi, Kayacık köyünden, Canlı oğullarından, Mehmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er ALİ.

32-Amasya Merkezden, Ayvalı oğullarından, Ahmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, İstihkam Er VEYSEL.

33-Amasya Merkez, Acem oğullarından, İbrahim oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er MEHMET.

34-Amasya Merkez, Gök Osman oğullarından, Ömer oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er MEHMET.

35-Gümüş kasabasından, Derviş Ağa Ömer oğlu, 1309-1893 doğumlu, Er ABDULLAH.

36-Amasya Merkez, Kel Bekir oğullarından Emrullah oğlu, 1312-1896 doğumlu, Er ŞABAN.

37-Küçük Ali oğullarından, Abdullah oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er KADİR.

38-Arnavut oğullarından, Satılmış oğlu, 1313-1897 doğumlu, Er ALİ.

39-Amasya, Ezine Pazar Nahiyesi, Kara İbrahim köyünden, Koca Baş oğullarından, Mehmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, Nizamiye Er ABDULLAH.

40-Doğantepe nahiyesi, Kayacık köyünden, Ali Baş oğullarından, Ali oğlu, 1312-1896 doğumlu, Süvari Er HASAN.

41-Doğantepe Nahiyesi, Hacı Hasan oğullarından, Osman oğlu, 1313-1897 doğumlu, Süvari Er İZZET.

42-Akdağ Nahiyesi, Karakese köyünden, Keşan oğullarından, Necip oğlu, 1311-1895 doğumlu, Piyade Er MEHMET.

43-Havza kazası, Şeyh Safi köyünden, Umur Ahmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er ALİ.

44-Havza kazasından Ahmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er YAHYA.

45-Havza-Çakıralan’a bağlı Boyalı Köyünden, Kel Mustafalardan, İsmail oğlu, 1310-1894 doğumlu, piyade Er YAHYA.

46-Ladik Kazası, Büyük Kız oğlu Köyü, Ömer Baş oğullarından, Emin oğlu, 1313-1897 doğumlu, Piyade Er MEHMET.

47-Merzifon, Alıcık Nahiyesi, Eymür Köyü, Kıymacı Oğullarından, Ahmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er HÜSEYİN.

48-İmam Abdullah oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er HASAN.

49-Gümüşhacıköy, Bademli Köyünden, Yakışık Arif oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er HÜSEYİN.

50-Amasya merkezden Mehmet oğlu, 1314-1898 doğumlu, piyade Er VELİ.

51-Ezinepazar Nahiyesi, Heniske köyünden, Dişli oğullarından, Süleyman oğlu, 1315-1899 doğumlu, Süvari Er OSMAN.

52-Merzifon, Alıcık Nahiyesi, Hayrettin köyünden, Gediz Oğullarından, Haydar oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er SADIK.

(Hüseyin Menç, Milli Mücadele Yıllarında AMASYA, 3. BASKI, 2007, Sayfa, 385-388 Amasya Belediyesi Kültür Yayınları)

Bu ülkeyi bize vatan yapan şehitlerimize; Allah’tan rahmet diliyor, mekanları ebedi cennet olsun…

Hamdullah Dedeoğlu.

10.10.2025.

9 Ekim 2025 Perşembe

KUR'AN’DA ADALET VE LİYAKAT

 

KUR'AN’DA ADALET VE LİYAKAT

Adalet ve liyakatla yönetilen ülkelere baktığımızda gelişmiş ve sanayileşmiş ülkeleri görmekteyiz. İslam ülkeleri ise, bu sıralamada en altlarda yer almaktadır. Oysa, İslam dininin kutsal kitabı olan Kur’an’ı Kerim’de adalet ve liyakat ilkeleri en önde gelmektedir. Kur’an’da adalet ve liyakat ile ilgili ayetler aynen şöyledir:

MAİDE SURESİ 8. Ayet: “Ey inananlar! Allah için daima doğru hüküm verin. Adalete tam uygun şahitlikte bulunun. Bir millete olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın. “

SAD SURESİ 26. Ayet: “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde hükümran yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet.”

NİSA SURESİ 58. AYET: “Hiç şüphe yok ki Allah size devlet işlerinde emanetlerinizi ehline teslim etmenizi ve insanlara hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, devleti yönetenlere işin ehline, yani o görevi hak edene verilmesi ve halkın adaletle yönetilmesi istenmektedir.

O halde, İslam ülkelerinde adalet ve liyakat ilkeleri neden uygulanmamaktadır? Bunun nedeni ülke yönetimini elinde bulunduranların iktidarlarını süresiz kılmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Zira bu ülkelerin büyük çoğunluğu Krallık ve Sultanlıkla yönetilmektedir. Amaç sürekli iktidarda kalmak olunca, adalet ve liyakat değil, sadakat ön plana çıkmaktadır. Yani işi bilene ve hak edene değil, her şart altında kendilerine bağlı olanlara görev verilmektedir. Bu da toplumun yozlaşmasına ve çürümesine neden olmaktadır. Bunun sonucunda adalet ilkesi de ahlaki değerler ve vicdani değerler de ortadan kaybolmaktadır. İşte İslam coğrafyası da aynen bunu yaşamaktadır.

Burada şu soruyu sormamız gerekecektir;

Dini inancında adalet, liyakat ve ahlaki değerlerin ön planda olduğu bir toplumda bu nasıl olmaktadır?

Bunun nedeni dinin özü yerine, sadece ibadetlerin esas alınmasından gelmektedir. Zira siz her daim topluma ibadetlerin dinin özünü oluşturduğunu tekrarlarsanız, insanlar da dinin özü olan iyi ahlaktan ve adaletten uzaklaşmış olurlar. İslam coğrafyasının bu kadar yozlaşmasının ve çürümesinin esas nedeni de budur. Bu durumun baş sorumluları da din adamlarıdır. Zira insanların tümünün dinin özünü kavraması mümkün değildir. Toplumu bu konuda aydınlatacak olan din adamlarıdır. Ama bu din adamları da siyasal iktidarlara bağımlı ve onların denetiminde bulunuyorlarsa bunu nasıl başaracaklar?

İşte burada laiklik ilkesi ön plana çıkmaktadır. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı bir sistemde din adamlarının siyasal iktidarlara bağımlılığı ortadan kalkacak, toplum da din adamları aracılığı ile dinin özü olan iyi ahlak ve adalet ilkelerini özümseyecektir. Batılı ülkeler bunu gerçekleştirdikleri için başarıya ulaşmış, sanayi devrimlerini gerçekleştirmiş, bilim ve teknoloji de çağ atlamışlardır. İslam coğrafyasının çağımızın gerisinde kalmasının ve batılı ülkelere bağımlı olmasının nedenlerinin başında da bu gelmektedir.   

Ülkemize gelecek olursak; Mustafa Kemal önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, aydınlanma devrimini başlatmış, yönetimde laiklik ilkesini benimsemiş, din eğitimi de dahil bilimsel eğitimi esas almış, adalet ve liyakati hakim kılmış, herkese fırsat eşitliği getirmiştir. Bunun sonucunda diğer İslam ülkeleri arasında öne çıkarak, tarımda ve sanayi de büyük gelişmeler kaydetmiştir. Ancak ne var ki, 1950’lerden sonra bu ilkeler terk edilerek, tarımda ve sanayi de gelişmesini tamamlayamamıştır.

Son yıllarda bu durum daha da katmerleşmiş, laik ve bilimsel eğitimden daha da uzaklaşılmış, adalet ve liyakat ilkelerinden de vaz geçilmiştir. Bunun sonucunda da ülkemiz tarımda ve sanayide dışa bağımlı hale gelmiş, dünyadaki etkinliği azalmıştır. İslam ülkelerine ve gelişmekte olan ülkelere bir model olması beklenen ülkemiz, maalesef bunu gerçekleştirmekten uzak kalmıştır. Ülkemizin hak ettiği yere gelmesi için yeniden kurucu ayarlara dönmesi gerekmektedir.

 Hamdullah Dedeoğlu

09.10.2025.

Popular