25 Nisan 2021 Pazar

HOŞ BİR SEDA

 HOŞ BİR SEDA

Hepimiz bir nurla Hak'tan geldik.

Bu dünyada biraz vakit geçirdik.

Bütün insanları yaratandan bildik.

Ne dilini sorduk, ne dinini ayırdık.


Kalplerimizi iyilikle doldurduk.

Kin ve nefretten uzak durduk.

Yaratılana, yaratandan dolayı saygı duyduk.

Hakk'ın sevgili bir kulu olduk.


Bütün insanlara gönül verdik. 

Kırılan kalplere şifa olduk.

Erenlerin yolundan ayrılmadık.

Hak, Muhammed, Ali'yi yolumuz bildik.


Bir dünyanın artık sonuna geldik.

Sırtımızdaki yükleri indirdik.

Hoş bir seda ile eyvallah dedik.

Geride kalanlara sefalar diledik.


Aşık Dedeoğluyum,

Bu dünyadan gelip, geçer insanoğlu.

Koşturma içinde olur bir ömür boyu.

Bir gün bedeni konur musalla taşına.

O zaman anlar, bir ömrün son bulduğunu.


Yazan: Dedeoğlu.

20.04.2021.

AMASYA.

27 Mart 2021 Cumartesi

KUR'AN'DAKİ AYETLERİN HEPSİ DİN Mİ?


 KUR'AN'DAKİ AYETLERİN HEPSİ DİN Mİ?

Bugünkü makalemizde Kur'an'da yer alan ayetlerin hepsi din mi? Sorusuna cevaplar vermeye çalışacağız.

Öncelikle din nedir? Sorusuna cevap vermemiz gerekecektir. Bütün dinler bir inanç sistemidir. Yani Tanrıya iman etmeyi ve imanın gereği olarak ibadetlerin nasıl yapılacağıni kapsar. Tanrıya iman etmeden, ibadet olmaz. Önce iman etmek, daha sonra da inancın getirdiği ibadetleri yerine getirmek gerekir. O halde, Kur'an'daki iman ve ibadetler dışındaki ayetler nedir?  Bu ayetlerin bir kısmı peygamberlerin yaşadıkları ve o dönemde meydana gelen olaylar anlatılarak dersler alınması amacını taşır. Diğer bir kısmı da, İslam şeriatını, yani islam hukukunu, gelenek ve goreneklerini kapsamaktadır. Bugünkü anlatımla kanunlar, örf ve adetlerdir. Bu görüşün zıddı olarak, eğer bütün ayetleri din olarak kabul edersek, yüce yaradanın tek din, tek peygamber göndermesi gerekmez miydi? Tanrının binlerce peygamer göndermesinin nedeni, değisen üretim ilişkileri ve buna bağli olarak değişen toplumsal ilişkilerdir. Büyük İslam bilgini Ebu Hanife'nin (İmamı Azam) ifadesiyle, "Dinler değişmez. Şeriatler (hukuk-kanun-yasa) değişir. Bu nedenle, her peygamberin Şeriatı farklı farklıdır. Ancak din tektir." İmamı Azam'ın bu sözlerini açacak olursak, iman ve ibadet dışındakiler toplumların gelişim ve değişim surecinde şartlara uygun hale gelir. Nitekim peygamber efendimiz de Mekke ve Medine'de ortya çıkan sorunlar karşısında, günün şartlarına uyan uygulamalara gitmiştir. Peygamber efendimize inen ayetler de bu uygulamalarla uyumludur. Mekke ve Medineli müslümanların kardeş ilan edilmesi, kadının boşanması durumunda haklarının verilmesi, kölelerin azat edilmesi ile ilgili ayetler buna örnek gösterilebilir.

İslamiyetten önce bu uygulamaların hiç birisi yoktu. Bu uygulamalar ve kararlar zorunluluktan geliyordu. Yani değişen şartlardan, değişen toplumsal ilişkilerden kaynaklanıyordu. Bir diğer örnek ise, Kur'an'da yer alan Yahudi, Hıristiyan ve Çöl Arapları (Bedevi) ile ilgili ayetlerdir. Bu ayetlerde Yahudi, Hıristiyan ve Bedevi kabilelerin İslama karşı aldıkları tutum ve eylemleri ile ilgilidir. Bu ayetlerin 21. Yüzyılda da geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz? Elbette ki söyleyemeyiz. Çünkü tarihsel şartlar değişmiştir. Bugünkü dünyada Yahudi, Hıristiyan ve müslüman topluluklar ortak sorunlar için birlikte çözüm üretmektedirler. İman ve ibadetler dışındaki ayetlerin değişmez olduğunu savunmak, bugünkü dünyayı anlamamak, bin dört yüz yil önceki toplumsal düzenin devam ettiğini söylemekle eş anlamlıdır. Yine konumuza devam edecek olursak, bugünkü buluş ve icatların büyük çoğunluğu Hiristiyan ve yahudiler tarafindan yapılmıştır. Müslümanların bunu reddedip, kullanmaması mı gerekir? Cevabımız elbette ki hayırdır. 

Sonuç olarak, dinin esaslarını iman ve ibadetler oluşturur. Ancak toplumları düzenleyen kanun ve yasalar değişiklige uğrar. Aksini savunmak değişim ve gelişmeyi reddetmektir. Bu değişim ve gelişmenin motoru akıl olmuştur. Kur'an'da aklın kullanılmasi ile ilgili onlarca ayet bulunmaktadır. İnsanlardaki akıl olmasaydı, bugünkü değişim ve gelişim de olmazdı. Değişim ve gelişim tüm hızıyla devam ediyor. İslam dünyasıninda bir an önce bunu yakalaması gerekiyor. Aksi taktirde,  sömürülmeye ve ezilmeye devam edecektir.

Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu

27.03.2021.

28 Şubat 2021 Pazar

OSMANLI KAYITLARINDA İRAN (FARS) KÖKENLİ AŞİRETLERE NEDEN "EKRAD-KÜRD"DENİLDİ ?


 Leklerin takip ettikleri yol guzergahları haritası (Ahmet Küçükkalfa'nın makalesinden alınmıştır.)

OSMANLI KAYITLARINDA İRAN (FARS) KÖKENLİ AŞİRETLERE NEDEN "EKRAD-KÜRD" DENİLDİ?

Oğuz Türklerinin İran'ı feth etmesinden önce, Abbasi İmpratorluğu döneminde 8. 9. ve 10. Yüzyıllarda Bizans imparatorluğu sınır hattına İran'ın Deylem-Taberistan-Horasan bölgesinden Fars kökenli ve Yemen - Hicaz bölgesinden Arap kökenli çok sayıda savaşçı aşiret iskan edildi. Bu iskanlar tarihi kayıtlarda yer almaktadır. Bugünkü coğrafyaya göre izah edecek olursak, bu iskanlar Anadolu'nun doğu ve güneyine yapılmıştı. Aynı iskan politikası İran Selçuklu devleti döneminde de devam etti. Bu kez iskan edilenlerin büyük çoğunluğunu Türkmenler meydana getiriyordu.

16. Yüzyılda doğu Anadolu bölgesinin Osmanlı devletine katılmasından sonra yapılan ilk sayımda (1518 tarihli Tahrir Defteri) bölgenin nüfüs yapısı hakkında önemli bilgiler verilmektedir. Örneğin; bölgede bulunan Kızılbaş-Alevi Türkmen aşiretlerinin Safevi topraklarına (İran'a) göç etmesinden sonra, şehirler, kasabalar, köyler boşalmış ve harabeye dönmüştü. Sayım defterlerinde, Erzurum şehrinin boş ve harabe olduğu yer almaktadır. Yine aynı şekilde, Diyarbakır eyaletine bağlı üç yüz köyün boşaldıgı ve sahipsiz olduğu belirtilmektedir. Yani kızılbaş Türkmenlerin bölgeyi boşaltmasından önce, bölgedeki nüfusun çoğunluğunu Türkmenler meydana getiriyordu. Bölgede kalan İran kökenli aşiretler ise, (alevi-sünni) Osmanlı kayıtlarında "EKRAD-KÜRD" olarak yer almışlardır. Oysa, Kürt aşiretleri daha henüz bölgeye iskan edilmemişlerdi. Zira, Kürt aşiretleri esas olarak o dönemde Süleymaniye, Şehrizor ve Kırmanşah şehirlerinde bulunuyorlardı. Şafi mezhebindeki Kürt aşiretlerinin bölgeye iskanları 1520'den sonra olmuştu. Kürt aşiretleri, Safevi-Osmanlı çatışmalarında Osmanlı devletinin yanında yer almışlardı. Bu destek sayesinde alevi-kızılbaş Türkmen ve Kurmançların  boşalttığı yerlere yerleştirilmişlerdi.

Bölgenin 16. Yüzyıldaki demografik yapısını özetledikten sonra, esas konumuza geçebiliriz. Osmanlı devleti Farsça ve Farsça'nın lehçelerini (Zazaca ve Kurmançca) konuşan halkları neden "Ekrad-Kürd" olarak tanımladı? Bize göre, bunun nedeni bölgenin Kürtleşmesini istemesindendir. Zira, Osmanlı yönetimi Şafi Kürt aşiretlerini Safevilere karşı tampon olarak kullanmak istiyordu. Bu yolla bölgeyi hem sünnileştirmek hem de Anadolu'daki Kızilbaş Türkmenlerin İran'a geçişini engellemeyi amaçlıyordu. Osmanlı ile Kürt beyleri arasında yapılan anlaşma da bunu doğrulamaktadır. Anlaşmayla Kürt beyleri sınırları koruyacak, savaş zamaninda Osmanlı ordusuna katılacaklar, Osmanlı devleti de Kürt aşiretleri dış saldırılara karşı koruyacaktı. Anlaşmanın diğer bir maddesi ise, Kürt beylerine bir nevi özerklik verilmesiydi. Osmanlı Kürt beylerinin yönetimine karışmayacak, Yönetim babadan oğula geçecekti. Bu politikanin sonucu olarak bölgenin Kürtleşmesi sağlanmış olacaktı. Osmanlı yönetimi, etnik kimlik yerine, Ümmetçi-Sünni kimliği esas aldığı için uyguladığı bu politika kendi içinde tutarlı görünüyordu. Üstelik Osmanlı yönetimi Türkmenleri "Etrak-ı Bi İdrak" yani, "anlaması kıt" bir toplum olarak görüyordu.

Osmanlı kayıtlarında "EKRAD"  "TÜRKMAN EKRADI" olarak geçen aşiretlerin geçmişine baktığımızda ise, hepsinin Sivas ilinin doğusunda ve Anadolu'nun güneyinde konar-göçer yaşayan aşiretler olduğu görülmektedir. Bu gôrüşümüzü doğrulamak için bazı aşiretleri örnek vereceğiz.

Birinci aşiret BALABANLI aşiretidir. Balabanlı aşireti 16. Yüzyıldaki Halep eyaleti defterlerinde Beydilli aşiretine bağlı görünmektedir. Osmanlı kayitlarinda ise, "İran Ekradı" olarak yer almaktadır. Oysa, bu aşiret Kürt kökenli değildir. 

2.Aşiret Türkmen İnallu aşiretine bağlı LEK aşiretidir. Bu aşiret İran'ın güney batısinda yer alan LEK-DELFAN bölgesinden gelmiştir. Kürt aşireti değildir. Fars kökenlidir.

3. Örnek, BADILLI, RİŞVANLI, CİHANBEYLİ aşiretleridir. Bu aşiretler Horasan'dan gelmişlerdir. Turkmen ve Fars kökenli aşiretlerin karışımıdır. Türkman Ekradı denilmesinin nedeni Farsça'nın değişik lehçelerini konuşmalarindan gelmektedir. Dolayısıyla Kürt değildirler. Zira, bu aşiretlerin  Anadolu'ya geliş tarihleri olan 11. Ve 13. Yüzyılda Horasan bölgesinde Kürt aşireti bulunmuyordu. Bugün "Horasan Kürtleri " olarak bilinenler Safeviler döneminde Özbek akınlarını önlemek için iskan edilen alevi-kızılbaş Kurmançlardir.

Sonuç olarak, şunu soyleyebiliriz:

Osmanlı yönetimi doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinin yönetimini Kürt beylerine bıraktığı için, bölge etnik bakımdan Kürt, inanç yönünden Sünnileşmiştir. Öyle ki; Osmanli devletinin kurucu aşireti Karakeçilinin Urfa'daki kolu, hem Kürtleşmiş hem de Sünnileşmiştir. Aşiretin bir kolu Hanefi mezhebini benimsemişken, diğer bir kolu da Şafii mezhebini seçmiştir. Yine aynı şekilde, Türkmen kökenli Akkeçili aşiretinin batı Anadolu'daki obaları Türkçe konuşmaya devam ederken,  Mardin'deki obaları Kürtleşmiş ve kayıtlarda "Ekrad" olarak yer almışlardır. 

Özetleyecek olursak, bugünkü "KÜRT SORUNU" Osmanlınin yukarıda belirttiğimiz politikalarınin sonucunda oluştu. Bunun, Olaylara din ve mezhep gözlüğü ile bakmanın ve ona göre politika belirlemenin sonuçlarını görmemiz açısından bize ders olmasıni dilerim.

Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu

28.02.2021

KAYNAKLAR:

--397 nolu Halep eyaleti defteri, 1536

--998 nolu Diyarbakır eyaleti defteri, 1530

--387 nolu Rum eyaleti defteri, 1530

--Prof.dr. Faruk Sümer, Oğuzlar-Türkmenler

--Cevdet Türkay, Osmanlı İmparatorluğunda aşiretler ve cemaatler

--Prof. Dr. Erdoğan Merçil-Prof.dr. Ali Sevim, Selçuklu devletleri Tarihi

--Prof. Dr. Bahriye Üçok, İslam Tarihi, Emeviler, Abbasiler

--Aşiretler Raporu, Kaynak yayinları.

--Hicabi Kırlangıç, İdrisi Bitlisi, Selim Şahname.

--Ahmet Küçükkalfa, Lekler, Zendler, Lurlar adlı Makalesi


19 Şubat 2021 Cuma

AH ZAVALLI HALKIM

 AH ZAVALLI HALKIM,

Nasıl da kandırdılar seni.

Din ile, Kur'an ile.

Emellerini  senden gizlediler.

Temiz duygularını alıp gittiler.


Ah zavallı halkım,

Fabrikada, tarlada üreten sensin.

Vatan için göğsünü siper eden sensin.

Savaşta, çatışmada hep en öndesin.

Şehit de gazi de hep sensin.


Ah zavallı halkım,

Bu ülkeyi kuran da,

Bu toprakları vatan yapan da sensin.

Kışın soğukta, yazın sıcakta,

Bu vatanı bekleyen de yine sensin.


Ey zavallı halkım,

Artık uyanmayacak mısın?

Dümeni eline almak için,

suyun başına geçmeyecek misin?


Yazan: Hamdullah Dedeoğlu

19.02.2021.

Amasya.


13 Şubat 2021 Cumartesi

CUMHURİYETİ SAHİPSİZ Mİ SANDIN?

CUMHURİYETİ SAHİPSİZ Mİ SANDIN?

Yüzyıl pusuya yattın.

Karanlıklarda gizlendin

Zehirini etrafa bulaştırdın.

Örümcek gibi ağlar ördün.


Dini kendine maske yaptın.

İşbirlikçiliğini onunla gizledin.

Cumhuriyeti hedefe koydun.

Aydınlık yerine, karanlığı seçtin.


Be ey  dindar görünümlü softa,

Cumhuriyeti sahipsiz mi sandin?

Onu kuranları yok mu saydın?

Meydanları dolduranları ne çabuk unuttun.

Eserini sana yıktıracaklarını mı sandın?


Yazan: Hamdullah Dedeoğlu

10.02.2021.

Amasya.

6 Ocak 2021 Çarşamba

KAVİLLİ AŞİRETİNİN MECİTÖZÜ İLÇESİNDE İSKAN EDİLDİĞİ KÖYLER

KAVİLLİ AŞİRETİNİN MECİTÖZÜ İLÇESİNDE İSKAN EDİLDİĞİ KÖYLER

Göynücek ilçesinin köylerinin tarihini araştırırken Alevi aşiretlerinin en önde gelenlerinden olan Kavilli aşiretinin 19. Yüzyıldaki kayıtlarına ulaştık. Amasya Sosyal Bilimler Lisesi öğretmenlerinden Dr. Sabit Genç’in hazırladığı,”19. Yüzyılda aşiretlerin iskanı ve ortaya çıkan sorunlar: MECİDÖZÜ AŞİRETLERİ ÖRNEĞİ” adlı araştırmasında Milli ve Kavilli aşiretlerinin Mecitözü bölgesine iskanları sırasında ortaya çıkan sorunlar hakkında bilgiler verilmektedir. 19 Mayıs Sosyal Bilimler dergisinde yayınlanan makalede, Kavilli aşiretinin 1830-1844 yıllarında iskan edildiği köyler isim  ve nüfus olarak ayrı ayrı yer almaktadır. Ancak, nüfus sayımında sadece erkekler yazıldığı için, bu sayıya bir o kadar da kadın nüfusun eklenmesi gerekmektedir. Dr. Sabit Genç’in hazırladığı tabloda Kavilli aşiretinin köylere göre dağılımı şöyledir:

 



                                                                         Hane             Nüfus       Hane        Nüfus     Hane          Nüfus

                                                                        Hane          Nüfus       Hane        Nüfus    Hane         Nüfus

Dr. Sabit Genç hocamıza bu çalışmalarından dolayı çok teşekkür ediyoruz.

Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu

06.01.2020.

 

 

 

 

 

3 Ocak 2021 Pazar

DİN BEZİRGANLARININ İSTİSMAR ETTİĞİ AYETLER


DİN BEZİRGANLARININ İSTİSMAR ETTİĞİ AYETLER

 İslam ülkelerinde 1980’li yıllardan sonra din üzerinde politika yapmak ve dini söylemleri ön plana çıkararak oy almak normal görülmeye başlandı. Hatta, dini söylemleri kullanmayanlar yadırganır hale geldi. Ülkemiz de bu konjoktürel değişim ve dönüşümlerden kendi payına düşeni aldı. Ülkemizdeki laik yaşam her ne kadar çok büyük darbeler aldıysa da bugüne kadar ayakta kalmayı başarabildi.

 Bu zihniyetin toplum hayatına soktuğu iki önemli tekerlemesi oldu. Birisi baş örtüsü olarak gösterdikleri türban, ikincisi “ayyaşların anayasası” sözleri üzerinde içki oldu. Toplum bu iki öge üzerinde meşgul edilerek, ülkenin kaynakları birkaç holdinge ve yabancı şirketlere peşkeş çekildi. Satışlardaki ve ihalelerdeki adalet ilkesi, şeffaflık ilkesi ve dürüstlük ilkesinin sorgulanmasına dahi izin verilmedi. Ama, devleti yönetenlerin dini ibadetleri bütün kanallarda canlı ve şeffaf olarak yayınlandı. İhale ve satışlar ise, “ticari sır” kabul edildi. Bu uygulama cumhuriyet tarihinde ilk defa görülüyordu. Ancak, halkta önemli sayılacak tepki de gelmiyordu. Muhalefet partileri de fazla ses çıkaramıyordu. Zira, iktidar hemen “din” silahını çekiyordu. En temel argümanları “Baş örtüsü zulmü” ve “ayyaşların yaptığı anayasa” tekerlemesiydi. O halde bu zihniyetle nasıl mücadele edilmeliydi? Bu makalemizde bu konuyu işleyeceğiz. 

Bize göre muhalefet bu söylemlere karşılık şöyle bir strateji izlemeliydi:

 1-Kullandıkları dini söylemlere karşı toplumu aydınlatacak cevaplar verilmesi.

2-Bu zihniyetin geçmiş köklerini ele alarak, dış güçlerle yaptıkları iş birliğini açığa çıkarmak.

3-Satış ve ihalelerdeki kamunun zararını belgelerle ortaya koymak ve bunu halka anlatmak.

 Birinci ve ikincilere cevabı biz verelim. Üçüncüsüne muhalefet partileri cevap versin. Zira resmi bilgileri ancak onlar elde edebilirler. Bizim böyle bir imkanımız bulunmuyor. Biz birinci ve ikinci konuları ele alalım:

İslam dinini kendilerine referans aldıklarını söyleyenler, laik ve demokratik sistemleri iki noktada hedefe koydular. Birincisi, kadının “baş örtüsü özgürlüğü” diğeri “içki haramdır” söylemi oldu. Bu aslında, sömürgeci batılılar tarafından İslam coğrafyasındaki ülkelerde kurgulanan ve desteklenen projelerdi. Amaç, İslam ülkelerinde iç kargaşalıklar çıkartarak, o ülkeleri kaosa sürüklemek ve enerjilerini birbirlerine karşı kullanmalarını sağlamaktı. Türkiye gibi laik ülkeleri ise, baskıcı ve totaliter bir yönetime götürerek, toplumu kutuplaştırmak ve düşman kamplar yaratmaktı. Dünyadaki sözde “İslamcı” partilerin kimler tarafından desteklenip iktidar yapıldıklarına bakıldığında, bu planlamaları çok rahat bir şekilde görebiliriz. Yoksa, bu sözde “İslamcı” partilerin dış güçlerin desteğini almadan iktidar olması mümkün değildi.

 Bu tür partilere karşı esas olarak fikir mücadelesi yapılmalıydı. Bunun için de dini çok iyi bilen ve karşı tarafın argümanlarına cevap verebilen bir ekibin olması gerekiyordu. Muhalefet partileri bunu yapmaktan kaçındı. Ya batılıların bu projelerine karşı çıkma cesareti gösteremediler ya da iktidar için sıranın kendilerine gelmesini beklediler. Bunun başka bir yorumu olamaz.

 Biz, dini sloganlar kullanan ve bugün iktidar olan partiye karşı yine onların diliyle cevap verelim. Birinci olarak başörtüsünü ele alalım; Hz. Muhammed, yedinci yüzyılda İslam dinini tebliğ etmeye başladığında, hicaz bölgesindeki hem erkekler hem de kadınlar bir örtü kullanıyorlardı. Bunun nedeni dini inançlardan değil, coğrafi şartlardan geliyordu. Bölge hem çok sıcak hem de sürekli kum fırtınalarının meydana geldiği bir bölgeydi. Hem erkekler hem de kadınlar yüzlerini korumak amacıyla başlarında sürekli taşıdıkları örtüleri vardı. Kur’an’da yer alan örtü ile ilgili ayetlerin geliş nedeni ise, o dönemde kadınların eski bir gelenek olan göğüs kısmını açıkta bırakan elbiseler giymesiydi. Bu ayetler süs eşyalarının takıldığı göğüs kısmının örtünmesi ile ilgilidir. O dönemin tarihini okuyan birisinin bunu bilmemesi mümkün değildir. Ama onlara bu malzemeleri verip destekleyenler özellikle baş örtüsü üzerinde gidilmesini istediler. Zira, laik ve aydınlanmacı kesime karşı baş örtüsünü kullanarak propaganda yapmak,  muhafazakar ve dindar kesimin desteğini almayı kolaylaştırıyordu.

Kur’an’da kadınların örtünmesi Nur suresinin 31. Ayeti ile Ahzab suresinin 59. Ayetinde yer almaktadır. İlgili ayetler Şöyledir:

 NUR SURESİ 31. AYET:

AHZAB SURESİ 59. AYET:

Nur suresindeki örtünme, “Baş örtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar” ve “Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler” denilerek bizim yukarıda belirttiğimiz gibi göğüs dekoltesinin kapatılması istenmektedir. Zira devamında “süslerinden, gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar” denilerek, göğüse takılan süslerle birlikte ayak bileğine takılan “hal hallar”a da dikkat çekilmektedir.

 Baş örtüsü, İslam’dan önce de vardı. Hür kadınların bunu takması zorunluydu. Köle ve cariyelerin baş örtüsü takması yasaktı. Takanlara ise, ceza uygulanıyordu. Yani, baş örtüsünün amacı hür kadınla, cariyeyi birbirinden ayırmaktı. Ahzab suresindeki ayet de bunu açıklamaktadır. “Bu onların tanınmaları ve incitilmemeleri için çok daha uygun bir yoldur” denilerek, hür kadınların, cariye ve köle kadınlara yapılan ve normal karşılanan taciz ve saldırılara uğramalarını önlemek amacını taşıyordu. Bu uygulama, toplumun köle ve hür olarak ikiye ayrıldığı dönemde kullanılan bir uygulamadır.

İlahiyatçı-yazar Salih  Suruç bey de bizimle aynı saptamayı yapmaktadır. Sayın Suruç, "KAİNATIN EFENDİSİ- PEYGAMBERİMİZİN HAYATI" adlı eserinde şöyle yazmaktadır:

"Bir kısım edebsiz münafıklar, köle kadınlara sataşırlardı.

Zaman zaman şâir (diğer) kadınları da, köle zannıyla rahatsız

ederlerdi.

Bunların, mü'minlerin hanımlarını da rahatsız ettikleri

olurdu. Neden böyle yaptıkları sorulduğunda ise, "Biz onları

köle sanmıştık!" diyerek mazeret uydururlardı.

Bu hâdiseler üzerine, Müslüman kadınların örtünmelerini

emreden şu âyet-i kerîme nazil oldu:

"Ey Peygamber!.. Zevcelerine(eşlerine), kızlarına ve mü'minlerin

kadınlarına, iç elbiselerinin üzerlerine cilbablarını [örtülerini]

giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp eza edilmemelerine

daha uygundur." (Nesil Yayınları, sayfa, 722)

 Günümüzde köle-hür ayırımı olmadığına göre, baş örtüsü zorunlu olmaktan çıkmıştır. Bu o zamanın şartlarından doğan bir uygulamadır. Din ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Bu, Arap kavminin çok eski bir geleneğiydi. Bunu dini bir örtü olarak göstermek tamamen siyasi çıkar elde etmek amacı taşımaktadır. Kimler tarafından empoze edildiğini de yukarıda açıklamıştık. Bunda ısrar edenler emperyalistlerin değirmenine su taşımaktan başka bir şeye hizmet etmemektedirler.

 İçki ve kumar ile ilgili ayetler ise, Nisa ve Maide suresinde yer almaktadır. Ayetler şöyledir:

 NİSA SURESİ, 43. AYET:

MAİDE SURESİ 91. AYET:

Türkiye’deki halkın büyük çoğunluğunun da mensubu olduğu Hanefilik mezhebi, içki konusundaki uygulamaları Nisa suresinin 43. Ayetine uygun olarak yorumlamıştır. İmam Ebu Hanife Şarap içmeyi tamamen haram sayarken, diğer içkilerin sarhoş olmayacak kadar içilmesine fetva vermiştir. Osmanlı din ulaması da bu doğrultuda kararlar almıştır. Yani, sözde “İslamcılar” Osmanlı’nın da gerisine düşmüşlerdir.

 Yaşar Nuri Öztürk de Hanefi Fıkhın en önemli alimlerinden olan Cassas’ın Hz. Muhammed’in Veda haccı sırasında “Şarap’ın azı çoğu haramdır. Onun dışındaki içkiler ise, sarhoş olacak kadar içilmesi halinde haramdır” dediğini aktarmaktadır.

 Yine aynı şekilde, İbn Saad, Tabakat adlı eserinde, Hz. Ali, Hz. Ömer ve Hz. Ayşe’nin, hurma, elma, susam, arpa, buğday gibi tahıllardan Nebiz (içki) elde edip içtiklerini aktarmaktadır.

Bu hadislerden de anlaşılacağı gibi, sadece şarabın içilmesi haram edilmiştir. Bunun dışındaki içkiler ise, sarhoş olacak kadar içilmesi halinde haram sayılmıştır. Din bezirganları bu ayetleri de istismar etmişlerdir. Mustafa Kemal'in içtiği bir bardak rakıyı da yine istismar ederek, onu "Ayyaş" olarak göstermek istemişlerdir. Bu yolla da "dinsiz" olduğunu propagande etmişlerdir. Aynen Kurtuluş savaşında atalarının yaptıkları gibi, dini kullanarak geniş kitleleri işgalcilerin desteğine sunmaları neyse, bugünde yine aynısın yapmaktadırlar. Kim, Mustafa Kemal Atatürk'ü düşman görüyor ya da gösteriyorsa, onların varacakları yer emperyalistlerin yanıdır. Bu tarihsel bir olgudur. Emperyalizmle savaşanlara karşı savaşanlar, emperyalizmin işbirlikçisi olmaktan kurtulamazlar. Varacakları en son nokta orasıdır. Bu sözde "İslamcı" partilerin İktidara gelirken emperyalistlere verdikleri mesajlar incelendiğinde, bizim ne dediğimiz daha net olarak görülecektir. 

 Din tüccarlarının istismar ettiği ayetleri yukarıda açıklamaya çalıştık. Fakat bu bezirganların bir de gizledikleri ayetler bulunmaktadır. Şimdi de bu ayetlere bakalım:

 NİSA SURESİ 58. AYET: "EMANETLERİ EHLİNE VERİNİZ- ADALETLE HÜKMEDİNİZ"

BAKARA 219. Ayet: "İHTİYAÇTAN FAZLASINI PAYLAŞIN"

CİN SURESİ 15. AYET: "HAKSIZLIK YAPAN CEHENNEMLİKTİR"

ENAM SURESİ 152. AYET: "YETİMİN MALINA YAKLAŞMAYIN"

NİSA SURESİ 10. AYETİ: "HAKSIZ MAL YİYENLER CEHENNEMLİKTİR"


MAUN SURESİ: " GÖSTERİŞ İÇİN NAMAZ KILANLARIN VAY HALİNE"

Yukarıdaki ayetleri incelediğimizde, işin ehline verilmesi, yönetimde adalet ilkesinin yerine getirilmesi, yetime, yoksula sahip çıkılması, kamu malının korunması, haksızlık yapılmaması, kazançtan zekatın verilmesi istenmektedir. Peki, din tüccarlarının bu ayetlerden hiç bahsettiğini duydunuz mu? Bahsetmezler, zira tam tersini uygulamaktadırlar. Ancak, amaçları doğrultusunda istismar ettiklerini çarpıtarak her gün kullanmaktadırlar. Fakat, muhalefet partileri, halkı bu doğrultuda aydınlatma görevini maalesef yapamamışlardır. Ama, bilerek ama bilmeyerek onu sizlere bırakıyorum. Ben yorumumu yukarıda açıklamıştım.

 Saygılarımla.

Hamdullah Dedeoğlu.

02.01.2021.

*Kur'an ayetleri Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ve Elmalı Hamdi Yazır'ın çevirisinden alınmıştır.

**Bu makale elektronik posta ile CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'na da gönderilmiştir. Sayın Kılıçdaroğlu teşekkürlerini iletmiştir. Cevap verme nezaketinde bulundukları için biz de kendisine çok teşekkür ediyoruz.

Popular