18 Kasım 2025 Salı

KIBRIS’A İSKAN EDİLEN AŞİRETLER



 KIBRIS’A İSKAN EDİLEN AŞİRETLER

Kıbrıs adasının fethedilmesinden sonra, Osmanlı devleti adayı İslamlaştırma ve Türkleştirme açısından Anadolu’dan buraya aşiretleri iskan etme politikasını yürürlüğe koydu. Adaya iskan edilen aşiretlerin yapısına bakıldığında, genellikle problem çıkaran ve yerleşik düzene geçmemekte ısrar eden aşiretler olduğu görülmektedir. Aşiretlerin iskanı konusunda neredeyse tek kaynak olan Osmanlı arşiv uzmanı Cevdet Türkay’ın yazdığı “Osmanlı İmparatorluğu’nda oymak, aşiret ve cemaatler” adlı eserde Kıbrıs Ceziresine (adasına) iskan edilen aşiretler şunlar:

GÜZELBEĞLİ: Yörükan taifesindendir. Teke sancağı, Alaiye (Alanya), İçel, Kıbrıs ceziresi, Manavgat, Kars-ı Meraş sancağı (Kadirli), Yalvaç, Aydın sancağı.

Güzelbeğli cemaati, Danişmendlü aşiretinden olup, 1140 (M .1727) senesinde eşkıyalık sebebiyle, Kıbrıs ceziresine nakl ve iskan olunmuşlardır. (İskan kayıtlarında yer alan kısa not)

KARAHACILI: Konar-Göçer yörükan taifesindendir. Kars-ı Meraş sancağı (Meraş eyaleti), Yüreğir kazası (Adana), Alaiye ve Tarsus sancakları, Teke ve Hamid sancakları, Kıbrıs ceziresi, İçel sancağı, Sis sancağı (Kozan), Kusun kazası (Adana), Manavgat kazası, Beğşehri sancağı (Karaman eyaleti), Bozkır kazası (Beğsehri sancağı).

“Karahacılı cemaati, Mamalu aşiretinden olub, İçel sancağında ve Tarsus’da Bulgar yaylağında sakin idiler. 1140 tarihinde şekavetleri sebebiyle Kıbrıs ceziresine nefy olundular. Mahalli iskanı ferman olunduğu üzere Aydın sancağında hali ve harab mahallerdir. An’asıl İçel ve Adana havalilerinde kışlayub, Kayseriye’de Erciyes ve Beğdağı’nda yaylarlar. Mamalu aşiretinden olan Karahacılı perakende cemaati, Bozdoğan yörükan taifesinden olub, Silifke’de kışlayub, yine İçel livasında Susam nam yaylak da yaylarlar. Karahacılı aşireti 800 hanedir.” (İskan yazısında yer alan not)

TACİRLİ-TECİRLİ: Tacirli aşireti, Bozulus Türkman aşiretinden olup, Konar-Göçer Türkman taifesindendir. Uzeyr sancağı (Adana eyaleti), Bozok, Diyarbekir, Meraş, Adana, Çıkurova, Kilis, Sivas, Rakka, Andırın kazası (Meraş), Erzurum, Çıldır, Kars, Ayıntab (Antep), Elbistan, Haruniye kazası (Meraş), Zülkadriye kazası (Meraş), Kıbrıs ceziresi.

ALCILAR-ELCİLER: Konar-Göçer Türkman taifesindendir. Meraş, Antep, Kilis, Edirne, Sivas, Haleb, Uşak, Hama, Humus, Bursa, Saruhan, İnegöl, Kocaeli, Şam eyaleti, Karaman, Rakka, Kıbrıs Ceziresi, Mihaliç kazası (Hudavendigar sancağı), Rumeli, Viranşehir kazası (Bolu sancağı), Eşme kazası (Kütahya sancağı).

BATRALAR-BADRALU-NAMI DİĞER PÜSELİ: Türkman yörükanı taifesindendir. Selindi kazası (İçel sancağı), Alaiye sancağı, Manavgat, Duşenbe kazası (Alaiye sancağı), Aydın, Saruhan sancakları, Kıbrıs Ceziresi.

BOLAHADOĞLU HÜSEYİN: Yörükan taifesindendir. İçel, Teke, Alaiye, Kıbrıs ceziresi.

CERİD TÜRKMANI: Konar-Göçer Türkman taifesindendir. Adana, Bozok, Meraş, Rakka, Nevşehir, Aksaray, Teke, Sivas, Çorum, Kayseri, Aydın, Kütahya, İçel, Alaiye, Diyarbakır, Malatya, Niğde, Karaman, Çankırı, Haymana, Hama, Yalvaç kazası (Aydın sancağı), Uşak, Zile kazası, Kıbrıs ceziresi, Şam eyaleti, Kırşehir, Manavgat, Akşehir, Burdur, Keçiborlu, Hamid sancağı, Uluborlu, Eğridir, Isparta.

ÇAYLAKLAR TÜRKMANI: Konar-Göçer yörükan taifesindendir. İçel, Alaiye, Niğde, Hama, Manavgat, Teke, Humus, Kıbrıs ceziresi, Tire kazası (Aydın), Kırşehir sancağı.

DERMİLLİ: Yörükan taifesindendir. Ayasluğ kazası (Sığla sancağı), İçel, Teke, Hamid, Alaiye sancağı, Kıbrıs ceziresi.

ESKİ YÖRÜK: Karahacılı aşiretindendir. Manavgat, Alaiye, Teke, Hamideli, İçel, Aydın, Menteşe, Rakka, Beğşehri, Kıbrıs ceziresi, Sarıçam kazası (Adana), Güzelhisar kazası (Aydın sancağı), Yalvaç kazası (Hamid sancağı).

GEDİKLİ: Yörükan taifesindendir. Danişmendli kazası (Karahisarı Sahib sancağı), İçel, Alaiye, Teke, Kayseri, Kırşehir, Beğşehir, Kocaeli, Kütahya, Manavgat, Denizli, Kıbrıs ceziresi, sarıçam kazası (Adana sancağı), Çirmen sancağı, Karasalu kazası (Adana sancağı), Anamur, Dimetoka kazası (Paşa sancağı), İbradı kazası (Alaiye sancağı), Karunbad kazası (Silistre sancağı).

Gedüklü (Gedikli) yörükan cemaati, 1140 tarihinde Kıbrıs ceziresine nefy olunub, cezire-i mezkureye nakil ve iskan edildiler.

“Enva-i fesad ve şekavetlerine mebni, bundan esbak yiğirmi dört tarihinde ehl-ü ıyaleriyle Kıbrıs ceziresine ve badehu otuzdokuz tarihinde dahi Adana kürbünde vaki Sarıçam nam mahalde nefy ve iskan olunmaları ferman olunmuş iken, bila emir-i şerif huruç eden Karahacılı ve Gedüklü ve eski yörük cemaatleri.” (iskan kayıtlarında yer alan kısa not yazısı)

KARALAR: Türkman yörükanı taifesindendir. Sivas sancağı, Danişmendli kazsı (Karahisarı sahip sancağı), Kayseri, Hamid, Malatya, Kütahya, Haleb, Konya, Teke, Kırşehir, Niğde, Urfa, Adana, Aydın, Saruhan, Meraş, Tırhala, Karahisarı Şarki (Şebinkarahisar), Tarsus, Şam, Silistre, Alaiye, Uşak, Kütahya, İzmir, Suruç, Bursa, Aksaray, Kıbrıs ceziresi, Anamur, Ordu,  Bala kazası(Ankara sancağı), Yüreğir, Manavgat, Babadağ kazası (Silistre sancağı), Zeytun kazası (Amasya), Ermenek kazası (İçel sancağı). Karalar cemaati Danişmendli aşiretindendir.

KILIÇLI EKRADI-KLILCLI KÜRDÜ: Türkman Ekradı (Kürdü) taifesindendir. Yeni il kazası (Sivas), Meraş, Antep, Kilis, Haleb, Hama, Humus, Rakka, Kıbrıs ceziresi, Andırın ve Elbistan kazaları (Meraş sancağı), Amik kazası (Haleb sancağı).

KIRINTILI EKRADI-KIRANTALU: Konar-Göçer Türkman Ekradı taifesindendir. Kayseri, Rakka, Meraş, Sis (Kozan), Karaman, Adana, İçel, Aydın, Saruhan, Develi, Yeni il (Sivas), Kıbrıs ceziresi, Harmancık kazası (Hüdavendigar sancağı), Zamantı kazası (Meraş), Pozantı, Çukurova.

LEKVANİK EKRADI: Konar-Göçer Türkman Ekradı taifesindendir. Rakka, Çorum, Kayseri, Niğde, Sis, Karaman, Meraş, Adana, Aydın, Kıbrıs ceziresi, Develi kazası (Niğde), Zamantı kazası (Meraş), Yahyalu(Kayseri), Anavurza mevkii(Adana sancağı).

SAÇIKARALI: Konar-Göçer Türkman yörükanı taifesindendir. İshaklı kazası (Akşehir sancağı), Kozan kazası (Adana), Hamideli, İçel, Teke, Alaiye, Adana, Aydın, Saruhan, Tarsus, Beğşehri, Akşehir, Manavgat, Düşenbe kazası (Alaiye sancağı), Anamur, Kıbrıs ceziresi, Uşak, Denizli, İlisuluk ve Çoruş karyeleri (İçel sancağı Selinti kazası).

SAKALLI CERİDİ-SAKALLI YÖRÜĞÜ: Yörükan taifesindendir. Yüreğir ve Kınık kazaları (Adana sancağı), Kars-ı Meraş, Rakka, Hama, Humus, Zülkadriye kazası (Meraş), Kıbrıs ceziresi, Ezine kazası, Ereğli ve eski il kazaları (Konya sancağı).

SENDİLİ: Konar-Göçer yörükan taifesindendir. Saruhan, Şam, Menteşe, Hamid, Teke, İçel, Biga, Alaiye, Kütahya, Adana, Tarsus, Sis, Aydaın, Kıbrıs ceziresi, Karaağaç kazası (Hamid sancağı), Birgi kazası (Aydın sancağı), Sındırgı ve Balıkesir kazaları, Çatalbirgos kazası (Biga sancağı).

ŞAMLU: Konar-Göçer yörükan taifesindendir. Eflani kazası (Paşa sancağı), Hamideli, Teke, Alaiye, İçel, Karaman, Tarsus, Kütahya, Aydın, Saruhan, Gülnar, Kıbrıs ceziresi, Zara kazası (Kastamoni sancağı), Lazikiye kazası (Kütahya sancağı), Manavgat ve Düşenbe kazaları (Alaiye sancağı).

ŞEYHLÜ-ŞEYHLİ TÜRKMANI: Türkman yörükanı göçebe taifesindendir. Kütahya, Adana, Tarsus, Sis, Kilis, Rakka, Kırşehir, Aksaray, Kayseri, Karaman, Karahisarı şarki, Ankara, Konya, Anteb, Haleb, Diyarbekir, Hamideli, Menteşe, Teke, Aydın, Alaiye, Sığla, Meraş, İçel, Kocaeli, Uzeyr ve Adilcevaz sancakları, Simav kazası (Kütahya), Bor, Nevşehir, Yüreğir, Zülkadriye kazası (Meraş), Tire, Haymana, Ergani kazası (Diyarbakır), Manisa, Üsküdar ve Kandıra kazaları (Kocaeli), Ünye kazası (Canik sancağı), Safranbolu, Ereğli kazası (Bolu sancağı), Kıbrıs ceziresi, Antakya kazası (Halep eyaleti), Süleymanlı kazası (Kırşehir sancağı), Saruhan sancağı.

TARTARLI-TIRTAROĞLU: Konar-Göçer Türkman yörükanı taifesindendir. Kıbrıs ceziresi, Menteşe, İçel, Adana, Sis, Tarsus, Kütahya, Aydın, Teke, Alaiye, Hamideli, Akşehir, Karahisarı sahib, Afşar, Keçiborlu, Burdur, Hoyran, Uluborlu, Isparta, Yalvaç, Eğridir, Çay ve Karamuk kazaları (Karahisarı sahip sancağı), Manavgat, Güzelhisar kazası (Aydın sancağı).

TOSLAKLAR-TOSLAKOĞULLARI: Yörükan taifesindendir. Alaiye, Hamideli, İçel, Teke, Kıbrıs ceziresi.

HACILI : Türkman Ekradı (Türkmen Kürdü) Taifesindendir. Kıbrıs Ceziresi, Edirne, Karaman, Adana, Sivas, Kütahya, Haleb, Hama, Humus, Kayseriye, Bozok, Niğde. 

Hamdullah Dedeoğlu

14.07.2019

 

 

11 Kasım 2025 Salı

ALEVİLERİN HAKLARINI TALEP ETMEK TESLİMİYET Mİ?

 

ALEVİLERİN HAKLARINI TALEP ETMEK TESLİMİYET Mİ?

Alevi-Bektaşi Güç Birliği Platformunun davetiyle alanında uzman bir heyet tarafından hazırlanan “GÖRÜŞLER VE BEKLENTİLER” isimli bir Alevi Raporu basında yer aldı. Rapor, 7 federasyon, 130 dernek-vakıf-Cem Evi ve 30 inanç önderinin imzasını taşıyor. Raporun basında yer almasından sonra, farklı görüşler ortaya çıktı. Destekleyenler olduğu gibi, karşı çıkanlar da oldu. Rapor hakkında en olumsuz görüş bildiren Halktv.com.tr yazarı sayın İsmail Pehlivan oldu.

Bugünkü makalemizde Raporda yer alan görüş ve taleplerin özetini verdikten sonra, sayın İsmail Pehlivan’ın görüşlerini de ele alıp değerlendirmelerde bulunacağız.

Raporun giriş bölümünde;

“Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ve MHP Genel Başkanı

Sayın Devlet Bahçeli’nin Alevi-Bektaşi toplumuna yönelik, son dönemde

attığı adımları önemli buluyor ve memnuniyetle karşılıyoruz.” Denildikten sonra, Alevilerin talepleri ile ilgili olarak görüş ve önerilere yer verilmektedir.

Raporda, Alevilerin hak ve talepleri ile ilgili görüş ve önerilerin özeti şöyle:

1-Cem Evlerine yasal statü verilmeli ve bu statü kanunlarda yer almalıdır.

2-Alevi-Bektaşi Cem Evi Başkanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığına değil, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Özerk bir kurum olmalıdır.

3-Cem Evlerine ve Alevi-Bektaşi Başkanlığına genel bütçeden pay verilmelidir.

4-Alevilik-Bektaşilik kültürünü anlatan “ALEVİ ANSİKLOPEDİSİ” projesi öne alınmalıdır.

5-Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda, Alevi-Bektaşi inanç ve kültürüne daha geniş yer verilmelidir.

6-Basılı eserlerde, Alevi-Bektaşilik aleyhindeki bölümler yayından çıkarılmalıdır.

7-Din eğitimi, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda verilmeli, Müfradatın hazırlanmasında hiçbir dernek ve vakıfın görüşüne yer verilmemelidir.

8-İlahiyat Fakültelerinde, Alevi-Bektaşi inanç ve kültürüne ait dersler de verilmelidir.

9-Üniversitelerde Alevi-Bektaşi Enstitüleri kurulmalı, açılmış olanlar da genişletilmelidir.

10-Yurt dışında yaşayan Alevi-Bektaşiler için de hizmet verilmelidir.

11-Madımak Oteli Hafıza Müzesi olmalıdır.

12-Devlet bürokrasisinde, liyakat ölçüsünde Alevi-Bektaşilere de üst düzey görevler verilmelidir.

13-Alevilerin talepleri siyaset ve partiler üstü olup, bütün partilerin Alevi-Bektaşilerin talep ve ihtiyaçlarını ele alıp çözmesi, ülkemizim birlik ve beraberliği açısından önem arz etmektedir.

Raporda “Terörsüz Türkiye” projesi de ele alınarak, şu görüşlere yer verilmektedir:

“Devletimizin “Terörsüz Türkiye” çalışmalarına destek veriyoruz. Ancak Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda terör örgütü PKK’nın silah bırakması bağlamında Alevilikle ilgili konuların masaya getirilmesini doğru bulmuyoruz.

Aleviler, terör örgütlerinin hedefi olmuş, binlerce şehit vermiştir. Alevilerin terörle iltisaklıymış gibi gösterilmesini şiddetle protesto ediyoruz.

“Alevi Dedesi” sıfatıyla Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na üye alınmasını asla kabul etmiyoruz. Hem laikliğe hem de Alevileri temsile aykırı olan bu durumun ivedilikle düzeltilmesini talep ediyoruz.”

Alevi raporunda yer alan görüşleri yukarıda kısaca özetledik. Şimdi bu rapora olumsuz bakan Sayın İsmail Pehlivan’ın 2 Kasım 2025 günü Halktv.com.tr sitesinde “Alevi Örgütlerine Açık Çağrı” başlığı altında yayınlanan görüşlerinin özetini verelim:

1-“Son günlerde kamuoyuna sunulan iki belge (“Alevilerin Alevi Raporu” ve “Alevilerin Örgütlenme Manzarası Çalıştayı Sonuç Bildirisi”) bize sadece bir görüş ayrılığını değil, çok daha büyük bir gerçeği gösteriyor:

Alevi örgütlülüğü kendi içinden değil, tepeden tırnağa bölünüyor: Bölünmenin mimarı, siyasi iktidarla kurulan teslimiyet köprüsüdür!”

2-“Gerçeğin soğuk yüzü ise şudur: Devlet, Aleviliği tanımadı; onu kendi rejiminin kafesine koydu! Buradaki tehdit sadece denetim altına alınmak değil, Hakk Muhammed Ali inancının siyasi iktidar tarafından yeniden tanımlanması ve köklerinden koparılmasıdır!”

3-“Devletle kurulan her ilişki, Aleviliğin özerkliğini tehdit eder; denetlenmezse teslimiyete dönüşür.”

--4-“Cemevlerinin statüsü, bütçe desteği, temsil mekanizması… Bunlar kazanım değil, denetim aracına dönüşebilir.”

5-“Aleviliğin kaderi, kapalı kapılar ardında yapılan müzakerelerle değil; alanlarda, meydanlarda verilecek onurlu bir mücadele ile yazılır!”

Şimdi, Sayın Pehlivan’ın görüşlerini ele alıp değerlendirelim:

1-Yazar, Alevilerin haklarının verilmesi için öneri ve görüşlerini sunan, yüz otuz dernek, yedi federasyon, otuz ocak mensubu inanç önderinin imzasını taşıyan raporun açıklanmasını “teslimiyet” ve “bölünme” yaratacağını ileri sürmektedir.

İsmail beye soralım; Aleviler sorunlarının çözümü için iktidara değil de nereye başvursunlar? İktidardan sorunların çözümünü istemenin neresi teslimiyet, neresi bölücülük? Alevilerin sorunlarını çözecek başka bir yer varsa lütfen söyleyin oraya başvursunlar? Ya da Alevilerin sorunlarının çözümü için sizin öneriniz nedir? Siz Alevilerin sorunlarının çözümünden yana mısınız, değil misiniz ona cevap verin. Alevilerin sorunlarının çözümünden yana olmamak, istismardan yana olmak demektir. Alevi toplumunun bugüne kadar ezildiği ve sömürüldüğü daha yetmez mi?

2-Yazar, devletin Aleviliği tanımadığını, denetim altına almak istediğini ve inancından kopartmak istediğini iddia etmektedir.

İktidar tarafından Cem evlerinin Alevilerin ibadet mekanı olarak tanınması, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cem Evi Başkanlığının kurulması ve bunun raporda özerk bir yapı olmasının talep edilmesi, Cem evlerinde ibadetin inanç önderleri tarafından yapılmasının neresi Alevileri “rejimin kafesine koyar” sayın Pehlivan? Siz tam olarak ya raporu okumamışsınız ya da rapora ön yargıyla bakıyorsunuz? Lütfen objektif olun ve merkezinize Alevi toplumunun çıkarlarını koyun.

3-Bu devletin kuruluşuna canıyla, malıyla destek veren Aleviler neden ikinci sınıf vatandaş olsunlar İsmail Bey? Aleviler devletle ilişki kurmayıp da sorunlarının çözümü için beklemeye devam mı etsinler? Alevilerin sorunlarını devletle değil de kiminle çözmesini öneriyorsunuz? Siz devlet kurumuna herhalde başka bir açıdan bakıyorsunuz? Devlet bir şahsın, bir kesimin mülkü değildir. Devlet, bu ülkede yaşayan bütün vatandaşlar için vardır. Devleti ve kurumlarını muhatap almadan Alevilerin sorunlarını nasıl çözmeyi düşünüyorsunuz?

4- Yazar, Cem Evlerine yasal bir statü verilmesini, bütçeden Alevi-Bektaşi Cem Evi Başkanlığına ödenek ayrılmasını bir kazanım olarak değil, bir denetim aracı olarak görmektedir.

Sayın Pehlivan, devlet bir kuruma bütçeden para ayırıyorsa, elbette ki bunu mali yönden denetleyecektir. Devlet, sizin ibadetinize ve inancınıza karışmadığı müddetçe bu gayet doğaldır. Bugüne kadar da Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığının yapmış olduğu faaliyetlere bir engelleme ve denetleme olmadığı belirtilmektedir. Kaldı ki, hazırlanan raporda Alevi- Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığının “Özerk” bir yapı olması ve ismindeki “Kültür” kelimesinin de kaldırılması talep edilmektedir.

5-Sayın Pehlivan, hazırlanan rapor kapalı kapılar arkasında iktidara sunulmamış, bütün kamuoyu ile paylaşılmış, rapor yazılmadan önce ocak mensuplarından, kanaat önderlerinden, dernek ve vakıf yöneticilerinden görüş ve öneriler alındıktan sonra kaleme alınmış. Bunun neresinde art niyet var, neresinde kapalı kapılar var?

Sayın Pehlivan, Alevilerin bazı taleplerinin kabul edilmesinin gerekçesi, kapılı kapılar arkasında yapılan görüşmeler değil, meydanlar ve alanlar olmuştur. Aleviler bu hakları elde etmek için büyük bedeller ödediler. Kimse kimseye bedavadan hak vermez.

Sayın Pehlivan, İktidar ve muhalefet partilerine oy veren kitlelerin de Alevilerin taleplerine olumlu yaklaşması sağlanmışken, bu durum Alevilerin sorunlarını daha kolay ve daha hızlı çözmesine hizmet etmez mi?

Sayın Pehlivan’ın yazısı tümden okunduğunda, başından itibaren ön yargı ile yazılmış olduğu dikkat çekmektedir. Kendisine önerim, eğer Alevi toplumunun çıkarlarından yana ise, ön yargılarını yıkıp, raporu tarafsız ve objektif bir gözle incelemesi olacaktır.

05.11.2025.

Hamdullah Dedeoğlu.


2 Kasım 2025 Pazar

İSLAM ORDUSU MU, İSTİLA ORDUSU MU?

İSLAM ORDUSU MU, İSTİLA ORDUSU MU?

Bizim akademisyenlerin yazdığı İslam tarihinde hem Emevilere hem Abbasilere övgüler dizilmektedir. Bu iki hanedanlık döneminde ele geçirilen yerler birer fetih hareketi olarak görülmekte, yapılan baskı ve zulümler ise görmezden gelinmektedir. Kısaca yapılan işgal ve istilalar “Cihad” olarak değerlendirilmektedir. Ancak yapılan işgal ve istilaların Kur’an’a uygun olup, olmadığına hiç bakılmaz. İşte bu makalemizde bunu ele alıp değerlendirmelerde bulunacağız.

Hz. Muhammed, Hicaz bölgesinde İslam devletini kurduğunda, kuzeyinde Doğu Roma, doğusunda Sasani İmparatorluğu bulunuyordu. Bu iki imparatorluk yıllardan beri savaş halindeydi. Hz. Muhammed bu iki güçlü devlete elçiler göndererek onları İslam’a davet etmişti. Cevap olumsuz olmasına rağmen, herhangi bir saldırı, işgal ve istila hareketinde bulunulmamıştı. Ancak Hz. Muhammed’in vefatından sonra Halife Ebubekir’den başlayarak bu iki devletle çatışmalar hız kazandı. İşgal ve saldırılar Halife Ömer ve Osman döneminde daha da hızlanarak devam etti. Bunun sonucunda Sasani İmparatorluğu’na ait topraklar ile Doğu Roma İmparatorluğu’nun Mısır ve Şam eyaletleri İslam devletinin denetimine geçmişti.

Bu işgal ve istilalar Emeviler ve Abbasiler dönemimde de devam etti. Öyle ki, işgal edilen bölgelerin bütün zenginlikleri talan edilirken, esir alınan kadın ve erkekler de köle pazarlarında satışa çıkarılıyordu. Direnenler ise, çok vahşi yöntemlerle katlediliyordu. Bu işgal ve istilalarla ilgili olarak bazı tarihi olayları naklettiğimizde, vahşetin boyutları daha net anlaşılacaktır.

Maveraünnehir bölgesinin önemli kentlerinden biri olan Buhara şehrinin yöneticisi Tuğ Şad, Miladi 718-719 yılında Çin imparatoruna şöyle bir mektup yazar:

“Son zamanlarda Arap haydutlarının istila ve yıkımlarından acı çekiyoruz. Ülkemizde huzur yok. Beni bu güçlüklerden kurtarmasını İmparatorun lütfundan bekliyorum…  Ayrıca Türgiş’e yardımıma gelmesi için emir vermenizi dilerim. Atlarımın ve askerlerimin başına geçeceğim. Uygun buluşmada Arapları baştan aşağı ezeceğiz.“  (Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, Aktaran Erdoğan Aydın, Nasıl Müslüman olduk, Sayfa, 109)

Karatekin Hanı ise, Çin İmparatoruna durumunu şöyle özetler:

“Arap yıkım yapıyor. Toharistan, Buhara, Taşkent, Fergana, hepsi Arap’a bağımlı oldu. Krallığımda hazinelerime, depolarıma, halkımın zenginliklerine Arap el koydu. Bunları alıp gittiler. Araplara emir verin de Krallığımdan aldıkları vergilerinden vazgeçsinler.” (Age, Sayfa, 110)

CÜRCAN DİRENİŞİ VE KATLİAMI

Arap ordularının işgal ve istilalarına uğrayan bir diğer kent Türklerin çoğunlukta olduğu Cürcan şehri idi. Küçük beylikler ve Hakanlıklar şeklinde şehirlerde hüküm süren Türk kavimleri birleşip ortak hareket edemiyorlardı. Bunda, Çinlilerin Türk Hanlarını birbirine karşı kullanmasının da etkisi bulunuyordu. Zira, aralarındaki husumet nedeniyle merkezi ve güçlü bir ordu kuramıyorlardı. Tek merkezden yönetilen Arap orduları ise, Maveraünnehir dahil Fergana’ya kadar olan toprakları ele geçirmişti. İşgal ettikleri şehirlerde altın, gümüş gibi değerli mallara el koyuyorlardı. Teslim aldıkları askerleri kılıçtan geçirip, kadın ve genç erkekleri ise, esir pazarlarında satıyorlardı. İşgal edilen yerlerden biri de Cürcan şehriydi. Şehir yedi ay Emevi ordusuna direnmişti. Şehir halkının bu uzun direnişi ve daha önceki eylemleri Emevi ordusunun başında bulunan Yezid Bin Mühelleb’i öfkelendirmişti.

Bundan sonrasını Taberistanlı tarih yazarı Taberi şöyle anlatmaktadır:

“Fatih Arap komutanı şehre girince bütün erkeklerin bir araya getirilmesini emretti. Eli silah tutanların hepsini kılıçtan geçirdi. Geçeceği yolun sağ ve soluna 4 fersah (24 km) uzunluğunda bir mesafeye dar ağacı diktirerek bu Türkleri astırdı. Diğer taraftan şehri Araplara istedikleri gibi yağma ettirmeyi de unutmadı.”

Cürcan şehri 716 yılında Arap orduları tarafında ele geçirilmişti. Ordu komutanı Yezid, Cürcan’a bir miktar asker bırakarak Taberistan’ı “fethetmeye” gitmişti. Cürcan halkı da bunu fırsat bilerek isyan etmiş, işgalci Arap askerlerini imha etmişti. Bunu öğrenen Yezid, şöyle der:

“Cürcan’lıları mağlup ettiğimde, üzerlerinden kılıcı kaldırmaya; ta ki, akan kanlarından değirmen döndürüp, unundan ekmek pişirip yemedikçe” diye yemin eder.”

Tarihçi Taberi, bu olayın devamını şöyle anlatır:

“Şimdi sıra Allah’a verdiği sözü yerine getirmeye gelmişti. Bu maksat için de 12 bin kişi ayırdı. Onları Cürcan’ın vadilerinden biri olan Enderhiz’e doğru sevk etti. Akıbetlerinin ne olacağından ve niçin toplandıklarından tamamen habersiz olan bu zavallılar Enderhiz vadisine gelince orada durduruldular. Ondan sonra Yezid yanındaki Arap askerlerine dönerek;

“Bunlardan intikamını almak isteyenler alsın “ emrini verdi.

“Enderhiz vadisinde kendilerini müdafaa edecek en küçük bir silahları olmayan bu esir Türklere Araplar büyük bir hışımla saldırdılar. Her Arap bir hamlede 4-5 Türk’ün birden işini bitiriyordu. “

“Yezid 12 bin kişiyi böyle feci bir şekilde kılıçtan geçirdikten sonra, tepeler gibi yığılıp kalan bu kafa ve gövdeler üzerine doğru suyun mecrasını değiştirdi. Bu kan nehri ilerideki bir değirmene ulaşıyordu. En sonunda Yezid, bu kanların öğüttüğü unlardan yapılan ekmeklerden yedi.  Böylelikle Allah’a verdiği sözü yerine getirmiş oldu. “(Tarihi Taberi, C. 3, Sayfa, 383-384, Aktaran Erdoğan Aydın, Age. Sayfa, 99-100))

Arap ordularının yukarıda bir örneğini verdiğimiz işgal ve istilaları hem ilahiyatçılar hem de İslam tarihçileri tarafından “FETİH” VE “CİHAD” olarak değerlendirilmektedir. 

Peki bu saldırı ve işgaller Kur’an'a uygun muydu? Kur’an’daki ayetlere baktığımızda uygun olmadığını görebiliriz.

BAKARA suresi 190. Ayet: “Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez”

KALEM SURESİ 52. AYET: “Kur’an öğütten başka bir şey değildir.”

ARAF SURESİ 33. AAYET: “Rabbim şunları haram kıldı; iğrençlikleri, günahların görüneni, gizli olanını, haksız yere saldırıyı haram kıldı.

ENAM SURESİ 151. AYET: “Allah’ın saygın ve aziz kıldığı cana bir hakkı savunmak dışında kıymayın. Allah bunu size önerdi ki, aklınızı işletebilesiniz.”

MÜMTEHİN SURESİ 8. AYET: “Allah din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarından çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü, Allah adaletli olanları sever.”

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, yapılan işgal ve istilaların Kur’an’a aykırı olduğu görülmektedir. Nitekim, Hz. Ali, ilk üç halife dönemindeki hiçbir işgal ve istila hareketine katılmamıştır. Zira bunun haksız bir savaş ve İslam adına olmadığının bilincindeydi. İşte Hz. Ali’nin İslam anlayışı ile diğer üç Halifenin İslam anlayışının farklı olduğu burada da görülmektedir. Zira Hz. Ali, Hz. Muhammed’den Kur’an’ı özümseyerek öğrenmiş ve vahiy katipliğini yapmıştı. Bilgisi ve ilimi de buradan geliyordu.

Hz. Ali, Halife olarak görev yaptığı beş yıl boyunca da komşularına karşı hiçbir fetih, işgal ve saldırı hareketinde bulunmamıştır. Hz. Ali’nin bu onurlu duruşu bizim İslam tarihçileri tarafından pek dile getirilmez. Varsa yoksa Arap ordularının kazandıkları "Zaferler” ve buna düzülen övgülerdir. Olayları sorgulamak, analiz etmek gibi bir anlayışları bulunmamaktadır. İslam dininin özü olan iyi ahlak, hak, adalet ve iyi insan olma ilkelerini hiç gündemlerine almazlar. Bu anlayış maalesef tüm İslam coğrafyasına hakim durumdadır.

İslam coğrafyası, Emevilerin ve Abbasilerin bu İslam anlayışından kurtulmadıkça ne ilimde ne de bilimde dünyada bir yere ulaşamaz. Bu “Hamaset” ve “Fesat” kültüründen kurtulması için cesur aydınlara ve ilahiyatçılara ihtiyacı var.

Hamdullah Dedeoğlu

02.11.2025.

 

18 Ekim 2025 Cumartesi

MUAVİYE’NİN, YALAN-HİLE VE SUİKASTLERİ

 

MUAVİYE’NİN, YALAN-HİLE VE SUİKASTLERİ

Dört halifeden sonra İslam devletini ele geçiren Muaviye bin Süfyan kimdir? İslam devletini nasıl ele geçirdi? Hangi yöntemleri kullandı? Bazılarınca çok saygın, bazılarına göre de despot ve saltanat rejimini getirmekle suçlanan Muaviye gerçekte ne yapmıştı? Bu makalemizde bu sorulara cevaplar vereceğiz.

Muaviye, Miladi takvime göre 602 yılında Mekke’de doğdu. Babası Ebu Süfyan, Mekke’nin yöneticilerinden olup, Kureyş Kabilesinin Ümeyye (EMEVİ) Oğullarındandı. Hazreti peygamber de Kureyş Kabilesinin Haşim Oğullarındandı. Yani akrabaydılar. Ümeyye Oğulları Mekke’nin en zengin ailelerindendi. Mekke’nin siyasi ve askeri kararlarının alınmasında belirleyici güce sahiptiler. Haşim oğulları da Kabe’nin din hizmetlerinden, hac ziyaretinde bulunanların konaklama, yeme ve içme işlerinin organizasyonundan sorumluydu. Kısaca, ticaret ve siyaset Ümeyye oğullarının, din işleri de Haşim Oğullarının denetimindeydi.

Hz. Muhammed’in İslam dinini tebliğ etmeye başlamasından sonra en büyük tepki Ümeyye Oğullarından ve diğer zengin ailelerden geldi. Hz. Peygamberin, gelirlerin paylaşılması, hak ve adalet talepleri çıkarlarına uygun gelmemişti. Hz. Muhammed, İslam dinini benimsemiş olanlara baskı ve işkence yapılması nedeniyle, Medine’ye göç etmek zorunda kaldı. (M.622)

Medine’ye göç edenlerin Mekke’deki bütün mal varlıklarına el konulmuştu. Mekkelilerin Şam’a çok büyük bir kervan gönderdiğinin öğrenilmesinden sonra, Müslümanlar da dönüşte kervandaki mallara el koyarak misilleme yapmayı planlamıştı. Kervanın geçiş güzergahı Bedir kuyularının bulunduğu mevkideydi. Müslümanlar üç yüz kişilik bir askeri güçle Bedir kuyusunda mevzilenmişti.  Ancak, kervanın başında bulunan Ebu Süfyan, bunu öğrenmiş ve Mekke’ye haber göndererek kervanın korunması için bir ordu gönderilmesini istemişti.

Mekke ordusu bin kişilik bir kuvvetle Bedir kuyularına geldiğinde, kervan sahil yoluna dönerek Mekke’ye yaklaşmıştı. Mekke ordusu, Ebu Süfyan’nın gönderdiği haberciler aracılığı ile kervanın kurtulduğunu öğrenmişti. Fakat, ordularının sayıca fazla olmasına güvenerek geri dönmediler ve savaş kararı aldılar. Mekke ordusu bu üstünlüğüne rağmen Müslümanlara yenildi. Yetmişe yakın ölü ve çok sayıda esir verdiler. Ölenlerin arasında, Mekke’nin önde gelen liderlerinden Ebu Süfyan’ın kayınpederi Utbe, Utbe’nin kardeşi Şeybe, kayın biraderi Velid b. Utbe, Ebu Süfyan’nın büyük oğlu Hanzala ve Hz. Muhammed’in amcalarından Ebu Cehil’de vardı. Müslümanlar çok büyük bir zafer kazanmıştı. (M. 624)

Mekkeliler, Bedir’deki yenilgiyi unutmadılar. İki yıl sonra, Uhud savaşında bu kez Müslümanlar ağır bir yenilgi aldılar. Hz. Muhammed’in amcalarından Hamza şehit oldu. (M.626) Bir yıl sonra da Medine’yi kuşattılar. Tarihe Hendek savaşı diye geçen çarpışmalarda başarılı olamadılar ve Mekke’ye dönmek zorunda kaldılar. Medineliler güçlenirken, Mekkeliler her geçen gün zayıfladılar. Miladi takvime göre 630 yılında, Mekke fethedildi. Mekke’nin fethinden sonra, Ümeyye oğulları da Müslüman oldular.

 “OSMAN’I ALİ ÖLDÜRTTÜ”

Hz. Muhammed’den sonra, sırayla Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman halife oldular. 656 yılında Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra, Medineliler Hz. Ali’yi halife seçtiler. Şam valisi Muaviye ve Sahabelerden Zübeyr ve Talha Hz. Ali’nin halifeliğini tanımadılar. Muaviye ince bir siyaset izleyerek, dolaylı yoldan Zübeyr ve Talha’ya destek verdi.  Hz. Ali’ye karşı onları kışkırttı. Böylece iki tarafı da zayıflattı.  Cemel (deve) olayı denilen çatışmalarda Zübeyr ve Talha yenildiler. Ve hayatlarını kaybettiler.

Bu sırada, Muaviye,  Hz. Osman’ın kanlı gömleği ile eşi Naile’ye ait kesik parmakları Şam’da teşhir ederek, “Osman’ı, Ali öldürttü” diyerek propagandaya başladı. Oysa, Hz. Ali, Hz. Osman’ı korumak için iki oğlu Hasan ve Hüseyin’i göndermişti. İsyancıları engellemeye çalışmıştı. Bunu Muaviye’de biliyordu. Ancak, kendisine taraftar bulmak için, Hz. Osman’ın şehit edilmesini, kendi iktidarı için bulunmaz bir fırsat olarak görüyordu. Muaviye’nin yalanları Şam’lılar üzerinde öyle etkili olmuştu ki, neredeyse bütün halk Hz. Ali’ye düşman olmuştu.

Hz. Ali, devletin yönetim merkezini Medine’den Küfe’ye taşıdı. Muaviye’ye karşı güç kullanmak istemiyordu. Olayları kan dökmeden çözmek istiyordu. Oysa, Karşısında çok kurnaz, Suriye’nin zenginliklerine el koymuş, kendisine saraylar yaptırmış, krallar gibi hüküm süren biri vardı. Valilik görevini terk etmeyeceği gibi, bütün iktidarı isteyen bir Emevi yöneticisi vardı. On yedi yıldır aynı görevi yapıyordu. Suriye’deki en büyük kabilelerden Kelb aşiretinden bir kadınla siyasi evlilik yapmış, onların ve bölgedeki tüm zenginlerin desteğini almıştı.

Hz. Ali, Muaviye’ye bir elçi göndererek, biat etmesini (halifeliğini kabul etmesini) aksi taktirde, güç kullanacağını iletti. Muaviye, elçiyi yaklaşık üç ay oyaladı ve elçiyi göndermedi. Halkı örgütleyerek, kalabalıkların her gün gösteri yapmasını sağladı. Göstericiler, “Osman’ın katiline ölüm” diye bağırıyordu. Bu gösterileri, gelen elçiye de izlettiriyordu. Elçi, Küfe’ye döndüğünde, gösterileri biraz da abartarak, “Her gün 50-60 bin kişi toplanıp gösteri yapıyor” diye aktardı. Muaviye üç ay içinde ordusunu topladı, yiyecek ve içeceğini stokladı. Hz. Ali’yi destekleyenleri para ile satın almaya ve onlar arasında ikilik çıkartmaya çalıştı. Hz. Osman’ın görevden aldığı Mısır valisi Amr ibn As’ı kendi tarafına çekti. Ona tekrar Mısır valiliği önerisinde bulundu. O sırada Mısır valisi olan Kays’ın da kendisinden yana olduğunu yaydı. Bu propaganda öyle etkili oldu ki Hz. Ali, Kays’ı valilikten alarak, yerine Ebubekir’in oğullarından Muhammed’i atadı. Muaviye, bu arada kuzey sınırını da güvence altına almak için, Bizans imparatorluğu ile haraç vermeyi kabul eden bir anlaşma yaptı.

MIZRAK UÇLARINDA KUR’AN MUSHAFLARI

Hz. Ali, elçi döndükten sonra, Muaviye’nin biat etmeyeceğini anlayınca, savaş kararı aldı. Sıffin denilen yerde yaklaşık üç ay süren çatışmalar Hz. Ali’nin ordusunun lehine sonuçlanmak üzereyken, kurnazlığı ve hileleriyle meşhur olan Amr İbn ül As, Mızrak uçlarına Kur’an Mushaflarını taktırarak, “Kur’an hakem olsun” diyerek, savaşı durdurdu. Hz. Ali her ne kadar savaşın devam etmesini istediyse de ordudaki  ”Hariciler” diye adlandırılanlar savaşa devam etmeyeceklerini, “Kur’an mushaflarına karşı savaşamayız” dediler. Hz. Ali, hileyi anlamıştı, ama ordusunu savaşa ikna edemedi. Amr’ın bu hilesi Muaviye’nin mağlup olup, esir düşmesini engelledi. Amr ibn ül As, Hz. Ali adına hakem olan Ebu Musa’yı kandırarak, Muaviye’yi halife ilan etti. Oysa, alınan ortak kararda her ikisinin de görevden alınarak, yeni bir halife seçimine gidilmesi kararlaştırılmıştı. (M. 657)

MALİK EŞTER’E SUİKAST

Sıffin savaşından sonra, “Hariciler” Hz. Ali’ye karşı konumlandılar. Bir kısmı tekrar geri döndüyse de dört bin kadarı geri gelmedi. Ve Hz. Ali’nin ordusuyla savaştılar. Önce Cemel, sonra Sıffin, sonra da Haricilerle Nehravan’da yapılan savaşlar, Hz. Ali’nin ordusunu ve gücünü zayıflatmıştı. Muaviye’ye karşı askeri üstünlüğünü kaybetmişti. Suriye eyaleti Muaviye’nin yönetiminde bağımsız bir devlet gibi olmuştu. 

Muaviye, Amr’ı , Mısır’a vali olarak atadı. Daha önce Mısır’da valilik yapan Amr, dengeleri çok iyi biliyordu. Mısır’daki güçlü kabileleri yanına çekerek, Muhammed Bin Bekir’in ordusunu yendi ve Muhammed bin Ebubekir’i vahşice katletti. Onun yerine atanan Malik Eşter de Muaviye’nin rüşvet vererek kandırdığı bir sınır görevlisi tarafından şerbetli bal içirilerek şehit edildi. Malik Eşter, Hz. Ali’nin ordusunda görev yapan komutanlardan en iyisiydi. Hz. Ali, onun için benim “sağ kolum” demişti.

Muaviye, Melik Eşter’in şehit edilmesinden sonra, şöyle diyecekti: “ Sıffin savaşında Ali’nin sol kolu Ammar bin Yasir’i, Mısır yolunda da sağ kolu Malik Eşter’i saf dışı bıraktım.“  

Bu olaylardan sonra, Mısır eyaletinin yönetimi de Muaviye’nin denetimine geçti. (M.658) Muaviye, en zengin iki eyaleti de ele geçirmiş, gücünü ikiye katlamıştı. Muaviye politikasını şöyle özetliyordu:

“Parayla alacaksam konuşmaya gerek duymam. Konuşmayla halledeceksem, kırbaç kullanmam. Kırbaçla halledeceksem kılıç sallamam.”  

Bu politik yöntem aslında ona ait değildi. Aynı siyaseti Roma (Bizans) yıllardır uyguluyordu. Bunları muhtemelen Hristiyan danışmanlarından öğrenmişti. Bizanslılar da satın alma, tehdit, suikast ve yeri geldiğinde askeri güç kullanıyordu. Zira, Şam eyaleti yıllarca Roma’nın yönetiminde kalmıştı. Muaviye, Bizans’ın (Roma) yönetim metotlarını örnek almıştı.

HZ. ALİ’YE SUİKASTI MUAVİYE Mİ ÖRGÜTLEDİ?

Miladi takvime göre, 661 yılında, Hz.  Ali. Bazı tarihçilere göre Mescit de, bazılarına göre de evinden sabah namazına giderken silahlı üç Haricinin saldırısına uğradı. Haricilerden ikisi olay yerinden kaçarken, zehirli kılıçla Hz. Ali’yi yaralayan Abdurrahman Bin Mülcem ise, suikast sonrası ele geçirildi. Saldırıdan sonra, Hz. Ali’nin huzuruna getirilen İbn Mülcem tanıdıktı. Daha önce Hz. Ali’in yanında görev almış ve Hz. Ali’den yardım gören bir kişiydi, Hz. Ali, Mülcem’in zindana atılmasını, kendisi eğer hayatını kaybederse, kısas uygulanmasını, ancak eziyet edilmemesini istedi. Saldırıdan üç gün sonra Hz. Ali vefat etti, ibn Mülcem de idam edildi.

Sonradan yapılan aramalar sonunda, saldırıda yer alan diğer iki saldırgan da yakalanır ve olayın Hatam adlı bir kadın tarafından kurgulandığı anlaşılır. Kadın, kendisi ile evlenmek isteyen Mülcem’den, Hz. Ali’yi öldürmesini ister. Kardeşi ve kocasının Hz. Ali’nin Haricilerle yaptığı savaşta öldürüldüğünü iddia eder. Yanına da iki yardımcı verir. İki yardımcının yaptıkları saldırı boşa çıkınca, Mülcem saldırıyı kendisi gerçekleştirir. Ve Hz. Ali zehirli kılıçla başından yaralanır.

Burada dikkat çeken bir nokta bulunuyor. İbn Mülcem ifadesinde, Haricilerden seçilen üç ayrı grubun, aynı gün hem Hz. Ali’yi hem Muaviye’yi hem de Amr ibn ül As’ı öldüreceğini söyler. Ama ne tesadüf ki, Amr İbn Ül hasta olduğu için, Muaviye’de korumaların sayesinde bu suikasttan kurtulur. Elimizde kanıt bulunmuyor, ancak Muaviye’nin daha önceki suikast ve adam eksiltme yöntemleri göz önünde tutulduğunda, bu saldırının da planlanmış olduğu varsayılabilir. Böyle bir senaryo, Muaviye’yi peygamberin damadı ve yeğenini katletmiş birisi olmadığını kanıtlamak açısından tercih edilmiş olabilir. Zira, Irak, Mekke, Medine ve Basra’da Ehlibeyte destek verenlerin sayısı oldukça yüksekti. Onların düşmanlığını kazanmak, Muaviye’nin yararına olmazdı. O yüzden direkt yerine, dolaylı olarak suikast eylemini el altından yönlendirmiş olabilir. Bu kanaati güçlendiren bir olay da daha sonra, Hz. Hasan’ın eşini oğluyla evlendireceği vaadi ile kandırarak, Hz. Hasan’ı zehirlettiği bilinmektedir. O yüzden, Muaviye’den bu tür eylemler her zaman beklenir. 

UYDURULAN HADİSLER

Muaviye Hz. Hasan’ın halifelik iddiasından çekilmesinden sonra, rakipsiz kaldı. Devletin bütün eyaletlerinde denetimi ele geçirdi. Bu kez, kendisinden sonra oğlunun halifeliğini garantiye almak için, bölge valilerini Şam’a çağırdı. Karşı çıkanları görevden aldı. Ölene kadar görevinin başında kalan tek vali, Mısır valisi Amr ibn ül As’tı. Oğlunu halkın gözünde meşhur etmek için, Yezid komutanlığında İstanbul (Bizans) üzerine bir ordu gönderdi. Parayla tuttuğu yazarlara “İstanbul’u (Konstantinapolis) fetheden komutan, ne güzel komutan” “İstanbul’a ilk sefere çıkan ordunun günahları bağışlanmıştır” şeklinde hadisler uydurttu. Bu hadisleri uyduran da Yahudi kökenli Ebu Hureyre idi. Öyle uydurma hadisler yazdırıldı ki temizlemek artık imkansız hale gelmişti. Sayıları binleri geçmişti. Onlardan bazıları şunlardı:

” Muaviye’ye, Hz. Muhammed’e vahiy katipliği yaptığı sırada Cebrail aracılığı ile altın kalem geldi.”, “Ayetel kürsüyü, Muaviye altın kalemle yazdı. “ 

Ayetel kürsü diye belirtilen Bakara suresinin 255. ayeti, hicretin ilk yıllarında Medine’de inmişti. Yani Muaviye o zamanlar Müslüman bile değildi. Muaviye’nin vahiy katipliği yaptığı da yalandı. Zira Muaviye, babası Ebu Süfyan gibi Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlığı kabul etmişti.

KADERCİLİĞİ İMANIN ŞARTLARI ARASINA KOYDU

Muaviye kadere inanmayı imanın şartları arasına koydurdu. Bu yolla halifeliğin kendisine “Allah” tarafından verildiğini ileri sürdü. Propagandacıları aracılığı ile halka şunları yayıyordu:

“Beni iktidara Allah getirdi. Halifelik Allah’ın bize verdiği mülktür. Ben de Allah’ın halifesi olduğuma göre, topraklardaki bütün tasarruf benim yetkimdedir. Allah halifelerini cehennemden uzak tutmuş, cenneti onlara vacip kılmıştır.” 

Oysa Nahl suresi 35. ayeti bunu reddetmektedir:

“Allah’a ortak koşanlar dediler ki, “Eğer Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız Allah dışında bir şeye ibadet etmezdik, ona rağmen hiç bir şeyi haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de aynen böyle yaptılar. Resullere düşen, açık bir tebliğden başkası değildir.”

Muaviye her şeyin, hayır ve şer’in “Allah’ın taktiri olduğunu” ileri sürerek, yaptığı ve yapacağı tüm haksızlıklara ve cinayetlere bir gerekçe yaratmak istiyordu. Oysa, ayetlerde Allah iyilik yapmayı ve yardım etmeyi emrediyordu. Kötülük yapmayı men ediyordu. Yine aynı konuyla ilgili olarak Nisa suresinin 79. ayetinde şöyle deniliyordu:

“Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Ne kötülük gelirse, kendindendir.”

Yani kötülüklerin sorumlusu insandı. Nisa suresinin 40. ayetinde bu açık bir şekilde belirtilir:

“Şüphe yok ki, Allah haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik olsa, onun sevabını kat kat artırır. İyilik yapana pek büyük mükafat verir.”

Kısaca, Allah iyilik yapmayı emrederken, kötülük yapmayı yasaklamaktadır.

MESCİTLERDE HZ. ALİ VE EHLİBEYTE LANET OKUTTURDU

Muaviye İslam devletinin tek hakimi olduktan sonra, Hz. Hasan’la yaptığı anlaşmaya aykırı olarak, cuma hutbelerinde Hz. Ali ve Ehlibeyt’e hakaret etmeyi, lanet okutmayı devam ettirdi. Bütün valilere gönderdiği emirlerde bunun yerine getirilmesini zorunlu kılmıştı.

Hz. Muhammed’in sahabelerinden ve Hz. Ali’nin Cemel ve Sıffin savaşlarında ordu komutanlığını yapan Hucr bin Adiy, Küfe’deki mescit de yapılan bu hakaret ve lanetlemelere karşı çıktı. Vali Ubeydullah, Hucr ve altı arkadaşını tutuklayarak, Şam’a gönderdi. Muaviye, Hucr ve arkadaşlarına Hz. Ali ve ailesine lanet okumaları halinde, serbest bırakılacaklarını söyledi. Hepsi de bunu şiddetle reddetti. Bunun üzerine, Hucr ve altı arkadaşı hunharca katledildiler. (M.671)

Muaviye’nin mescitlerde Hz. Ali ve ehlibeyt aleyhine lanet okutması, halkın tepkisini çekmişti. İnsanlar ibadetlerini evlerinde yapmaya başlamıştı.  Halkı tekrar mescitlere çekmek için, uydurma hadislere devam ettiler:

“Cemaatle namaz kılmanın, evde namaz kılmaya göre, yetmiş kat sevabı vardır.”

Böyle bir hadis olmadığı gibi Kur’an’a da aykırıydı. Kur’an’a göre, ibadet de mekan sınırlaması yoktu. Her yer “Allah’ın mülküdür” deniliyordu. Yine bir uydurma hadis üretip, “Üç cumaya üst üste gelmeyen dinden çıkmış olur.” şeklindeki sözleri yayıp, halkın tekrar mescitlere gelmesini teşvik etmek istedi.

Muaviye, halkı mescitlerde tutup, propaganda yapmak için, Cuma namazının önüne ve arkasına fazladan rekatlar ilave etti. Kısaca halka lanet ve bedduaları yaptırmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Bunu yaparken de İslam’da olmayan kural ve gelenekleri de dinin içine soktu.

Hz. Ali, Muaviye’nin kullandığı yalan, hile ve suikast yöntemlerinden hiçbirini kullanmadı. İstese, daha fazlasını yapabilirdi. Ama, o bu tür yöntemleri dürüstlüğe, yiğitliğe ve insanlığa aykırı buldu. Düşman ordusunun Fırat nehrinin sularını kullanmasına bile müsaade etti.  Sıffin savaşında daha fazla kanın dökülmemesi için, Muaviye’yi düelloya davet etti. Ama, Muaviye bu teklifi anında reddetti. O, insanları iyilikle, ikna ederek kazanmak istiyordu. Hz. Ali belki iktidarı kaybetti, ancak insanlığın erdemli ilkelerine sonuna kadar bağlı kaldı. Hem de hayatı pahasına. 

Erdemli olma ilkelerini bize miras bırakan tüm ehlibeyt mensuplarını, tekrar minnet ve şükranla anıyoruz.

Hamdullah Dedeoğlu.

14.10.2025.

15 Ekim 2025 Çarşamba

HANEFİLİK VE ŞAFİLİK SÜNNİLİK Mİ?

 

HANEFİLİK VE ŞAFİLİK SÜNNİLİK Mİ?

Ülkemizde hakim olan görüş maalesef bu yöndedir. Oysa, her iki ekolün-mezhebin Sünnilikle ilgisi bulunmamaktadır. Zira her iki mezhebin kurucu imamları kendilerini böyle tanımlamamışlardır. Bu iki mezhebi “Ehli Sünnet” mezheplerine dahil eden Abbasi Halifesi Kadir Billah’tır.

Abbasi Halifesinin Miladi 1029 yılında “EHLİ SÜNNET MEZHEPLERİ” olarak tanıdığı ve bu ekolün temsilcilerine zor kullanarak kabul ettirdiği bu tarihte ne Ebu Hanife ne de İmam Şafii hayat da değillerdi. Yani, bu tanımlama Mezhep imamlarının hayatta olmadığı ve hiçbir zaman destek vermedikleri Abbasi Halifesinin kendi iktidarının devamını sağlamak amacıyla almış olduğu siyasi bir karara dayanıyordu. Amaç, geniş bir taraftar kitlesi olan bu ekollerin-mezheblerin desteğini almaktı. Zira bu kararla iktidara muhalif olup, Ehli Sünnet dışında kalan mezhep ve ekoller yasaklanarak, sapkın ve din dışı kabul edilmişti.

Bu iki mezhebin İmamları hakkındaki görüşümüzü desteklemek için; İmam Ebu Hanife (D.T. 699-Ö.T. 767) ve İmam Şafi (D.T. 767-Ö.T. 820) ile ilgili bilgileri vermemiz yerinde olacaktır.

İmam Ebu Hanife, Ehlibeyt mensuplarından hem İmam Bakır’dan hem de İmam Cafer’den dersler almıştı. Hayatı boyunca hem Emevi hem de Abbasi Halifelerine muhalif, Ehlibeyt mensuplarına ve taraftarlarına ise, her daim destek veren bir şahsiyet idi. Örneğin; Ehlibeyt mensubu Zeyd’in, Miladi 743 yılında Emevilere karşı başlattığı isyana maddi ve manevi olarak destek vermişti. Yine aynı şekilde, Ehlibeyt mensuplarına baskı ve zulüm yapan Abbasi halifelerine karşı çıkmış, bu nedenle kırbaçlanmış ve zindana atılmıştı. Nitekim, Abbasi Halifesinin kararı ile zehirlenerek katledilmişti.

İmam Şafi de yine aynı şekilde, Ehlibeyt taraftarı olan bir kişiydi. Bu nedenle “Rafizi”  yani “din dışı” olmakla itham edilmişti. Bu gerekçeyle yargılanmak üzere, Mısır’dan Bağdat’a getirilmişti. Bağdat Kadısı Muhammed’in ricasıyla yargılanmaktan ve ceza almaktan kurtulabilmişti. İmam Şafi’nin, kendisine ait olan şu beyitleri de Ehlibeyt taraftarı olduğunu ispat etmektedir:

“Ali Muhammed’e dostluk Rafizilik ise,

Cin şahit osun ki, ben Rafiziyim.”

Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, gerek İmam Ebu Hanife’nin (İmam-ı Azam) gerek İmam Şafi’nin, Abbasi Halifesinin “EHLİ-HADİS” ya da “EHLİ SÜNNET” mezhepleri hakkında almış olduğu kararla herhangi bir ilgileri bulunmamaktadır. Zira her iki İmamın görüşleri ve inançları, Abbasi Halifesinin temsil ettiği hem yönetim şekline hem de dini yorumlarına aykırıydı. O halde; ülkemizdeki bu iki mezhebe mensup olanlara neden “SÜNNİ” isimi ile hitap edilmektedir?

Bunun nedeni, yönetici sınıfların takip ettiği siyasetten kaynaklanmaktadır. Zira gerek Selçuklular gerek Osmanlılar, devletlerinin devamı ve İslam coğrafyasında meşruiyet kazanmak açısından, Abbasi Halifesinin bu politikasını benimsemek zorunda kalmışlardı. Çünkü, o dönemde İslam coğrafyasına hakim olan siyasi ve dini görüş buydu. Yani gerek Selçuklular gerek Osmanlılar bu görüşün zıddı olan Şiilik ya da Abbasi Halifelerine muhalif olan Ehlibeyt mensuplarının savundukları İmamet-Velayet diğer bir deyimle Halifeliğin onların hakkı olduğuna inanan bir görüşe sahip olsalardı; kendi kurdukları devletlerinin devamını sağlayamazlardı. Diğer bir deyimle, Selçuklu ve Osmanlıların almış  olduğu bu karar, bir zorunluluktan kaynaklanıyordu.

Abbasi Halifesinin destekçileri tarafından iktidara muhalif olup, Ehlibeytin İmametini (Halifeliğini) destekleyenlere bu nedenle “Zındık” “Rafizi” deniliyordu. İktidarlar tarafından savunulan ve propagandası yapılan bu anlayış halkın çoğuna da yıllar içinde benimsetildi.

Ehlibeyt taraftarları da buna karşılık olarak, Abbasi Halifelerini meşru görüp, destekleyenlere “Sünni” “Muaviye” ve “Yezid” taraftarları diyordu. Aslında iki tarafın ithamları ve tanımlamaları da doğru değildi. Yani,  Hanefilik ve Şafilik  ne “Sünni” idi, ne de Muaviye-Yezid taraftarıydı. Aynı şekilde, Ehlibeyt taraftarları da Zındık-din dışı değildi. Bu propaganda, iktidar mücadelesi yürüten iki tarafın birbirlerine karşı kullandıkları iddialardı.

Ancak bu karşılıklı suçlamalar yıllar içinde o kadar kemikleşti ki; halk arasında düşmanlıklara neden oldu. Aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen, bu düşmanlık maalesef bugün bile hala devam etmektedir. Halifelik mücadelesinin olmadığı çağımızda, bu ayırımcılığa ve düşmanlıklara son vermenin zamanı gelmiş ve geçmektedir. Buna, son verecek olanlar Hanefi, Şafii ve Alevi-Bektaşi din adamlarımızdır. Ülkemizin birliği ve dirliği için, din adamlarımızın bir araya gelerek kemikleşmiş bu soruna birlikte çözüm bulması gerekmektedir.

Hamdullah Dedeoğlu

12.10.2025.

  

  

10 Ekim 2025 Cuma

SAKARYA MEYDAN SAVAŞINDA ŞEHİT DÜŞEN AMASYALILAR

 


Milli Kurtuluş Savaşı Cephelerinde savaşan bir grup Amasyalı.

Milli Kurtuluş Savaşındaki kahramanlığı temsil eden o döneme ait bir resim. (Resimler, Amasyalı Tarihçi Sayın Hüseyin Menç'in eserinden alınmıştır.)

SAKARYA MEYDAN SAVAŞINDA ŞEHİT DÜŞEN AMASYALILAR

Sakarya Meydan savaşı, kurtuluş mücadelesinde önemli bir yere sahiptir. Zira, bu Meydan muharebesi kazanılmamış olsaydı, kurtuluş savaşı uzun bir süre daha devam edecek, daha çok kan dökülecek, daha çok kayıp verilecekti. Ancak Kuvayı Milliye ordusunun direnci sayesinde, işgalci Yunan ordusu Sakarya nehrinin batısına çekilmek zorunda kaldı. 23 Ağustos 1921’de başlayıp, 22 gün, 22 gece devam eden bu meydan savaşında, 350 subayımız, 2.900 erimiz şehit oldu. On üç bin erimiz de yaralandı. Düşman ordusunun kaybı ise, 18 bin ölüydü.

İşte bu meydan muharebesine Amasya sancağından katılan er ve subaylar da vardı. Bu askerlerden 193’ü şehit düştü. Ancak, bu savaşta şehit olup, kimlikleri tespit edilebilen şehitlerimizin elli ikisinin kaydına ulaşılabildi. Geri kalanlar ya yolda ya da tedavi edildikleri hastanelerde şehit oldukları için kayıtlarına ulaşılamadı.

Amasyalı Tarihçi Hüseyin Menç’in, Amasya Belediyesi tarafından yayınlanan “MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA AMASYA” isimli eserinde yer alan bilgilere göre kaydı tespit edilen Amasyalı şehitler şunlar:

1-Güllecilerden Süleymanoğlu, 1315-1899 doğumlu, Er, ARİF.

2-Gümüş kasabasından, Abdullah oğlu 1313-1897 doğumlu, Er, İSMAİL.

3-Gümüşhacıköy, Saraycık Köyü Tonguş Oğullarından Ahmet oğlu 1314-1898 doğumlu, Piyade Er AHMET.

4-Ladik kazasından Mevlüt oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er ŞÜKRÜ.

5-Gümüşhacıköy, Çavuş köyünden Sarı Naip oğullarından, Mehmet Adil oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er MEHMET ZENİT.

6-Gümüşhacıköy, Kızılca Köyü, Tuzcu oğullarından Ömer oğlu, 1309-1893 doğumlu, Müfreze Er OSMAN.

7-Gümüşhacıköy, İrablardan Mustafa oğlu, 1315-1899 doğumlu, piyade Er SADIK.

8-Merzifon, Yol üstü köyünden, Kara Mehmetlerden İbrahim oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er OSMAN.

9-Gümüşhacıköy’den İkiz Musa oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er AHMET.

10-Gümüşhacıköy, Balıklı köyünden Halil oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er ALİ.

11-Gümüşhacıköy, Balıklı köyünden 1315-1899 doğumlu, Piyade Er İBRAHİM.

12-Gümüşhacıköy, Töngel Oğullarından Mustafa oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er MEHMET.

13-Merzifon, Alıcık Bucağı, Bulak köyünden Keskin oğullarından, Ali oğlu 1315-1899 doğumlu, Er RIFAT.

14-Merzifon, Sarıbuğday Nahiyesi, Bayazıt Köyünden, İdris oğlu, 1315-1899 doğumlu, Mustahfız Er MEHMET.

15-Kimliği tam tespit edilemeyen Merzifonlu MURAT.

16-Kimliği tespit edilemeyen 1314-1898 doğumlu, Er MEHMET.

17-Gümüşhacıköy, Kasım oğullarından, Sadık oğlu, 1309 doğumlu, piyade Er VELİ.

18-Ladikli Seyit Ahmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er MUSTAFA.

19-Gümüş kasabasından, Berber Sadık oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er MUSTAFA.

20-Gümüşhacıköy, Demirci oğullarından, Osman oğlu, 1316-1900 doğumlu, Piyade Er SÜLEYMAN.

21-Suluova, Bayırlı köyünden, Süleyman Kahya oğullarından, Emrullah oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er HASAN.

22-Gümüş kasabasından, Evla Ahmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, İstihkam Er ŞÜKRÜ.

23-Gümüşhacıköy, Saray Özü köyünden, Dede oğullarından, Ali oğlu 1315-1899 doğumlu, piyade Er ALİ.

24-Suluova, Ala Bedir Hacı oğullarından, Şerif oğlu, 1307-1891 doğumlu, Er YUNUS.

25-Gümüş kasabasından, Kara Mehmetlerden Ali oğlu, 1313-1897 doğumlu, Er ALİ.

26-Amasya, Doğantepe Nahiyesi, Yaylacık köyünden, Şişek oğullarından, Cuma oğlu, 1311-1895 doğumlu, Süvari Er İBRAHİM.

27-Amasya Merkez, Vermiş köyünden, Kurt oğullarından, Mehmet oğlu, 1313-1897 doğumlu, Piyade Er DAVUT.

28-Amasya Merkez, Kara Halil oğullarından, Halil oğlu, 1313-1897 doğumlu, Er HALİL.

29-Ezinepazar Nahiyesi, Çengel Kayı köyü, Gazi oğullarından, Bektaş oğlu, 1311-1895 doğumlu, Er ALİ.

30-Amasya Merkez, Cebeci Oğullarından, Abdullah oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er HULUSİ.

31-Doğantepe Nahiyesi, Kayacık köyünden, Canlı oğullarından, Mehmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er ALİ.

32-Amasya Merkezden, Ayvalı oğullarından, Ahmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, İstihkam Er VEYSEL.

33-Amasya Merkez, Acem oğullarından, İbrahim oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er MEHMET.

34-Amasya Merkez, Gök Osman oğullarından, Ömer oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er MEHMET.

35-Gümüş kasabasından, Derviş Ağa Ömer oğlu, 1309-1893 doğumlu, Er ABDULLAH.

36-Amasya Merkez, Kel Bekir oğullarından Emrullah oğlu, 1312-1896 doğumlu, Er ŞABAN.

37-Küçük Ali oğullarından, Abdullah oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er KADİR.

38-Arnavut oğullarından, Satılmış oğlu, 1313-1897 doğumlu, Er ALİ.

39-Amasya, Ezine Pazar Nahiyesi, Kara İbrahim köyünden, Koca Baş oğullarından, Mehmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, Nizamiye Er ABDULLAH.

40-Doğantepe nahiyesi, Kayacık köyünden, Ali Baş oğullarından, Ali oğlu, 1312-1896 doğumlu, Süvari Er HASAN.

41-Doğantepe Nahiyesi, Hacı Hasan oğullarından, Osman oğlu, 1313-1897 doğumlu, Süvari Er İZZET.

42-Akdağ Nahiyesi, Karakese köyünden, Keşan oğullarından, Necip oğlu, 1311-1895 doğumlu, Piyade Er MEHMET.

43-Havza kazası, Şeyh Safi köyünden, Umur Ahmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er ALİ.

44-Havza kazasından Ahmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er YAHYA.

45-Havza-Çakıralan’a bağlı Boyalı Köyünden, Kel Mustafalardan, İsmail oğlu, 1310-1894 doğumlu, piyade Er YAHYA.

46-Ladik Kazası, Büyük Kız oğlu Köyü, Ömer Baş oğullarından, Emin oğlu, 1313-1897 doğumlu, Piyade Er MEHMET.

47-Merzifon, Alıcık Nahiyesi, Eymür Köyü, Kıymacı Oğullarından, Ahmet oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er HÜSEYİN.

48-İmam Abdullah oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er HASAN.

49-Gümüşhacıköy, Bademli Köyünden, Yakışık Arif oğlu, 1315-1899 doğumlu, Piyade Er HÜSEYİN.

50-Amasya merkezden Mehmet oğlu, 1314-1898 doğumlu, piyade Er VELİ.

51-Ezinepazar Nahiyesi, Heniske köyünden, Dişli oğullarından, Süleyman oğlu, 1315-1899 doğumlu, Süvari Er OSMAN.

52-Merzifon, Alıcık Nahiyesi, Hayrettin köyünden, Gediz Oğullarından, Haydar oğlu, 1315-1899 doğumlu, Er SADIK.

(Hüseyin Menç, Milli Mücadele Yıllarında AMASYA, 3. BASKI, 2007, Sayfa, 385-388 Amasya Belediyesi Kültür Yayınları)

Bu ülkeyi bize vatan yapan şehitlerimize; Allah’tan rahmet diliyor, mekanları ebedi cennet olsun…

Hamdullah Dedeoğlu.

10.10.2025.

9 Ekim 2025 Perşembe

KUR'AN’DA ADALET VE LİYAKAT

 

KUR'AN’DA ADALET VE LİYAKAT

Adalet ve liyakatla yönetilen ülkelere baktığımızda gelişmiş ve sanayileşmiş ülkeleri görmekteyiz. İslam ülkeleri ise, bu sıralamada en altlarda yer almaktadır. Oysa, İslam dininin kutsal kitabı olan Kur’an’ı Kerim’de adalet ve liyakat ilkeleri en önde gelmektedir. Kur’an’da adalet ve liyakat ile ilgili ayetler aynen şöyledir:

MAİDE SURESİ 8. Ayet: “Ey inananlar! Allah için daima doğru hüküm verin. Adalete tam uygun şahitlikte bulunun. Bir millete olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın. “

SAD SURESİ 26. Ayet: “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde hükümran yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet.”

NİSA SURESİ 58. AYET: “Hiç şüphe yok ki Allah size devlet işlerinde emanetlerinizi ehline teslim etmenizi ve insanlara hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, devleti yönetenlere işin ehline, yani o görevi hak edene verilmesi ve halkın adaletle yönetilmesi istenmektedir.

O halde, İslam ülkelerinde adalet ve liyakat ilkeleri neden uygulanmamaktadır? Bunun nedeni ülke yönetimini elinde bulunduranların iktidarlarını süresiz kılmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Zira bu ülkelerin büyük çoğunluğu Krallık ve Sultanlıkla yönetilmektedir. Amaç sürekli iktidarda kalmak olunca, adalet ve liyakat değil, sadakat ön plana çıkmaktadır. Yani işi bilene ve hak edene değil, her şart altında kendilerine bağlı olanlara görev verilmektedir. Bu da toplumun yozlaşmasına ve çürümesine neden olmaktadır. Bunun sonucunda adalet ilkesi de ahlaki değerler ve vicdani değerler de ortadan kaybolmaktadır. İşte İslam coğrafyası da aynen bunu yaşamaktadır.

Burada şu soruyu sormamız gerekecektir;

Dini inancında adalet, liyakat ve ahlaki değerlerin ön planda olduğu bir toplumda bu nasıl olmaktadır?

Bunun nedeni dinin özü yerine, sadece ibadetlerin esas alınmasından gelmektedir. Zira siz her daim topluma ibadetlerin dinin özünü oluşturduğunu tekrarlarsanız, insanlar da dinin özü olan iyi ahlaktan ve adaletten uzaklaşmış olurlar. İslam coğrafyasının bu kadar yozlaşmasının ve çürümesinin esas nedeni de budur. Bu durumun baş sorumluları da din adamlarıdır. Zira insanların tümünün dinin özünü kavraması mümkün değildir. Toplumu bu konuda aydınlatacak olan din adamlarıdır. Ama bu din adamları da siyasal iktidarlara bağımlı ve onların denetiminde bulunuyorlarsa bunu nasıl başaracaklar?

İşte burada laiklik ilkesi ön plana çıkmaktadır. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı bir sistemde din adamlarının siyasal iktidarlara bağımlılığı ortadan kalkacak, toplum da din adamları aracılığı ile dinin özü olan iyi ahlak ve adalet ilkelerini özümseyecektir. Batılı ülkeler bunu gerçekleştirdikleri için başarıya ulaşmış, sanayi devrimlerini gerçekleştirmiş, bilim ve teknoloji de çağ atlamışlardır. İslam coğrafyasının çağımızın gerisinde kalmasının ve batılı ülkelere bağımlı olmasının nedenlerinin başında da bu gelmektedir.   

Ülkemize gelecek olursak; Mustafa Kemal önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, aydınlanma devrimini başlatmış, yönetimde laiklik ilkesini benimsemiş, din eğitimi de dahil bilimsel eğitimi esas almış, adalet ve liyakati hakim kılmış, herkese fırsat eşitliği getirmiştir. Bunun sonucunda diğer İslam ülkeleri arasında öne çıkarak, tarımda ve sanayi de büyük gelişmeler kaydetmiştir. Ancak ne var ki, 1950’lerden sonra bu ilkeler terk edilerek, tarımda ve sanayi de gelişmesini tamamlayamamıştır.

Son yıllarda bu durum daha da katmerleşmiş, laik ve bilimsel eğitimden daha da uzaklaşılmış, adalet ve liyakat ilkelerinden de vaz geçilmiştir. Bunun sonucunda da ülkemiz tarımda ve sanayide dışa bağımlı hale gelmiş, dünyadaki etkinliği azalmıştır. İslam ülkelerine ve gelişmekte olan ülkelere bir model olması beklenen ülkemiz, maalesef bunu gerçekleştirmekten uzak kalmıştır. Ülkemizin hak ettiği yere gelmesi için yeniden kurucu ayarlara dönmesi gerekmektedir.

 Hamdullah Dedeoğlu

09.10.2025.

Popular